Denizli horozu

“Sezonun daha başları, yazdan kalma bir sonbahar günü, limon gibi bir hava var. Maçımız Denizli ile. (…) Bağırış çağırışlar, birbirine takılmalar, yer bulma tartışmaları, arada küçükten gerginlikler, folklor gösterileri derken başlama anı yaklaşıyor. Meşin yuvarlağın dönmesine az bir süre kala, şal û şapik giymiş baş amigomuz koltuklarına aldığı iki horozla orta sahaya doğru ilerliyor. Malum, Denizli’nin amblemi horoz; bakalım günün sürprizi ne getirecek!”

Yıl 1986 olsa gerek; Diyarbakır -şimdiki adı Süper Lig olan- Birinci Lig’e çıkmış, keyifler gıcır. Takım, en üst klasmana yükselmiş, şehirde tansiyon tavan yapmış. Futbol camiasında münakaşalar almış başını gitmiş; kimi “İş yoğ bu takımda, geldığımız gibi gider, asansor oluruz valla” endişesinde, kimi de “Yok benim babam, takım fena degıl, korkmayın lige kazıği çakarığ” havasında. Ağır abelerin huzurunda söz hakkım yok ama aklım erdiğince, enseyi karartmayalım diyenlerin safındayım ben de.

Her maçı heyecanla takip ediyoruz elbet, fakat kendi sahamızdaki maçların coşkusu bir başka. Daha hafta başından havaya giriyor, maç gününü iple çekiyoruz. Her halükarda stadın çevresinde hazır kıta bekliyoruz. Biletli ya da biletsiz bir şekilde içeri girdikse zaten yeme de yanında yat! Yalan yok, dışarıda kaldığımızda üzülüyorduk, gamlanıyorduk. Ancak yine mevziyi terk etmiyor, içerden gelen uğultulara manalar yükleyerek izleyemediğimiz maçın sevincine ya da üzüntüsüne ortak oluyorduk.

Ava buzê 

Sezonun daha başları, yazdan kalma bir sonbahar günü, limon gibi bir hava var. Maçımız Denizli ile. Ahmet Abim birkaç gün önceden hep duymak istediğim “Pazar günü maça gideceğiz” haberini veriyor. Muştuyu aldıktan sonra vakit zor akıyor, nihayet beklenen gün geliyor. Maç öğleden sonra saat üçte, biz ise geç bir kahvaltının ardından hafiften kıpırdanmaya başlıyoruz. Evimiz Meryem Ana Kilisesi’nin yanı başında. Daha arka sokaklarda oturan abimin arkadaşları varıyor, birlikte sahaya doğru yol almaya başlıyoruz.

Diyarbekir, çok büyük sayılmaz o vakitler, hemen her yer yürüyüş mesafesinde. Şehrin dört bir tarafından sahaya doğru bir akış var. Biz de Alipaşa’dan çıkıyor, Turistik Caddesi’ni geçiyor, Yeni Hal ve Su İşleri üzerinden Stad’a vasıl oluyoruz.

“Yan Saha” denilen amatörlerin idman yaptığı toprak saha ana-baba günü, etraf panayır yerine dönüşmüş. Sağda-solda ciğer dumanları yükseliyor göğe. Ekmek arası köfte ve yanında ayran aklı başından alıyor. Tok olsan da yemek istersin, kokusu o kadar cezbedici! Termos içerisinde çay servisleri yapılıyor. İsteğe göre meyveli ya da sade gazozlar içiliyor. “Ava buzê (buz gibi soğuk su)” ile yükselen hararetler indiriliyor.      

13+1

Dolanıyoruz biraz çevrede, havayı kokluyor, atmosferi teneffüs ediyoruz. Abimin tayfasıyla vakitlice sahaya giriyoruz. Şimdiki gibi PassoLig’ler, numaralı tribünler, şahsa özel koltuklar yok tabii! İyi bir yer kapmak için erken gelmek lazım. Öyle yapıyoruz. Şeref Tribünü’nin tam karşısındaki Açık’ta orta sahaya denk gelen bir noktaya konumlanıyoruz. Yerimiz, stratejik; sahaya bütünüyle hakimiz ve her ayrıntıyı rahatça görebiliyoruz. 

Ekip kalabalık, bir kısım öne bir kısım da bir arka sıraya geçiyoruz. Taş tribünlerin üzerine kartonları, gazeteleri seriyoruz. İçimizden kimileri canının kıymetini biliyor, evden kilim getirmiş, onu yayıyor. Velhasıl cümbür cemaat oturuyoruz.

Abim çekirdek düşkünü; ilk işi kağıt külah içinde satılan çekirdekleri almak oluyor. Sonra radyosunu açıyor. Bir yandan bizim takım seyredilirken diğer yandan da geri kalan maçlar takip edilecek. Spor-Toto kuponunu çıkarıyor. Neredeyse herkes kupon yapmış, kimin hangi maça ne verdiği üzerine sonu gelmez bir sohbet başlıyor. “Fener, boştur bu sene”, “Saxan dedim Trabzon banko diye”, “Oğlım, dünkü maçlar tamam, bugün biz de aldıx mi 13+1 tamam!”  

O 13+1 bir türlü yakalanmıyor ama kuponlar her hafta doldurulup hayalleri süslemeye devam ediyor.

Yeşil-Kırmızı, şampiyon Diyarbakır

Maça daha var, ama stat hızla dolup taşıyor. Amigonun biri hemen üç dört sıra önümüzde, biri kapalı tribünlerde onun karşısında, ikisi de kale arkalarında yerlerini almış, taraftarları havaya sokuyorlar. Kapalı “Yeşil” diyor, Açık “Kırmızı” diye cevap veriyor. Sümerbank’a bakan kale arkası “En büyük” diye çıkış yapıyor, Valilik’e bakan kale arkası “Diyarbakır” diye tamamlıyor. En sonunda bütün stat ayağa kalkıyor, davullar zurnalar çalıyor, “Şampiyon Diyarbakır” tezahüratları ile yer gök inliyor.

Bağırış çağırışlar, birbirine takılmalar, yer bulma tartışmaları, arada küçükten gerginlikler, folklor gösterileri derken başlama anı yaklaşıyor. Meşin yuvarlağın dönmesine az bir süre kala, şal û şapik giymiş baş amigomuz koltuklarına aldığı iki horozla orta sahaya doğru ilerliyor. Malum, Denizli’nin amblemi horoz; bakalım günün sürprizi ne getirecek!

Horozlardan biri devasa irilikte, görüntüsüyle insana “xof” veriyor, yani insanı ürkütüyor. Amigo onu yeşil-kırmızıya boyamış. Öbürü ise küçük, narin bir şey ve onun da üzerine yeşil-siyah renkler çekilmiş. Mizansen belli: Azman kılıklı yeşil-kırmızılı horoz, civciv kılıklı yeşil-siyahlı horozu tepeleyecek, Denizli önünde daha maç başlamadan galip duruma geçeceğiz. Beklenti bu yönde!

Belengaz!

Horozlar orta sahanın içine konuyor. Bizim yeşil-kırmızlı horoz kanatlarını açıyor, güz güneşinin altında parıl parıl parlıyor. Yeşil-siyahlı horoz ise süklüm püklüm başına gelecekleri bekleyen bir hal içinde. Amigo aradan çekiliyor ve horozların kapışması başlıyor. Fakat o da ne? Dövüş öncesinde belengaz (çaresiz, umutsuz, zavallı) bir resim veren yeşil-siyahlı horoz dövüşün başlamasıyla birden bir canavara dönüşüyor. Bizim horozun etrafında dört dönüyor, ara vermeksizin bizimkini dımdıkliyor (gagalıyor), sağdan soldan darbe üstüne darbe indiriyor.

Zavallı horozumuzun feleği şaşıyor. Öne gidiyor olmuyor, arkaya dönüyor olmuyor, yanlardan ise çıkış yok! Kurgusu daha ilk saniyeden itibaren çöpe giden amigo da şaşkın; durumu kurtarmak için fair-play kurallarına aykırı bazı hamlelerde bulunuyor; Denizli horozunu bizimkinden uzaklaştırıyor, bir an önce bu dayak faslından kurtulmak isteyen bizim horozu zorla dövüş alanının içine sokuyor ama nafile!

Taraftarlar ise zevkten dört köşe; sahnenin tadını çıkarıyor, amigoyla dalgasını geçiyor. “Kardaşım, senin xoroz zıbıl (beş para etmez) çıktı”, “Vulan marifet büyüklıxta olsa deve, padişah olırdi”, “Millete fak (tuzak) kurisan he, al saxan, gör başan neler geli” alay ifadeleri ve dünyanın en orijinal küfürleri gırla gidiyor. Gidişatı tersine çeviremeyeceğini anlayan amigo, bizim yanpıri olmuş (yamulmuş) horozu kucaklıyor ve çareyi dövüşü bitirmekte buluyor.

Neyse ki takımımız, horozumuz gibi değil; sahada rakibiyle dişe diş bir mücadele sergiliyor, maç 2-2 berabere sonuçlanıyor, puanlar kardeşçe paylaşılıyor. Bize de bu kıssadan, şark kurnazlığının ters tepebileceği hissesini çıkarmak kalıyor.   

Bir geçiş daha!

Geçen hafta, bilet olmadan sahaya girmenin üç yolu olduğunu söylemiştim. Uzak ve soğuk diyarlardan Vildan (Saim Tanrıkulu) Abi müdahale etti hemen; bir yolun daha olduğunu hatırlattı: “Stat bekçilerinin uzak olduğu köşelerden, gizlice duvardan atlayarak içeri girip maç seyretmek!”

Doğrusu biz de bu yolun yabancısı sayılmayız, duvarları çok aşındırmışlığımız vardır ama yazarken nasıl olmuşsa olmuş hatırdan uçup gitmiş. Hatırladık, güzel oldu. Eyvallah!

Hasılı, öyle ya da böyle o sırat köprüsünden geçilirdi, Diyarbekir çocukları ne yapar eder bunun bir yolunu bulurdu.

Önceki İçerikYüzyılın casusu Eşref Marvan
Sonraki İçerikİçimizdeki canavarlar