Ekonomi niçin yalpalıyor, döviz neden yükseliyor (1)

Türk ekonomisi hızla toparlanıyor mu, yoksa uzunca süredir hasıraltı edilen sorunların oluşturduğu basınç artık kontrolden hepten çıkma noktasına mı varıyor? Esasında bakılan yere göre her iki yaklaşım da yanlış sayılmaz; bu cevap tatmin edici gelmeyebilir ama tablo gerçekten de böyle.

Türkiye kelimenin tam anlamıyla bir ihtilaflar ülkesi: ister bizler gibi içeriden konuşanlar, isterse dışarıdan konuşanlar olsun Türkiye’nin meseleleri üzerinde mutabakat oluşması pek mümkün olamıyor. En âyân meseleler bile dönüp dolaşıyor, sonunda bir ihtilafa zemin oluşturuyor. Bu durum kaçınılmaz olarak medyaya da yansıyor, aynı konu taban tabana zıt biçimlerde yorumlanabiliyor.

Sadece son haftaya bakmak bile yeterli: bir yandan Türkiye’nin döviz risklerinin patlama noktasına yaklaştığı yaygın şekilde ifade edilirken öte yandan iktidar yanlısı medyada Türkiye’nin ekonomik olarak hızla toparlandığı ilan ediliyor. Meselâ Anadolu Ajansı geçen gün Avrupa ülkelerine kıyasla 2020’de Türkiye’nin otomotiv satışlarının yükseldiği tek ülke olduğun haberini geçti. Ayrıca TÜİK ve TCMB verilerine dayanarak hazırlanan Türkiye Tüketici Güven Endeksi’nin ve hanelerin ekonomik beklentilerinin yükseldiği açıklandı. İmalat sanayii genelinde kapasite kullanım oranının yükseldiği de, düzelme trendi gösteren ekonomik veriler dizisi içinde basında yer aldı, konu Dünya gazetesine haber oldu. Aşağı yukarı aynı tarihlerde, ekonomi-finans alanında yüksek itibarı olan İngiliz Financial Times gazetesinde “Türkiye’nin TL konusunda yeni bir yaklaşıma ihtiyacı var” başlıklı önemli bir yazı çıktı. Ekonominin hayati bir kavşakta olduğuna işaret eden ve Editorial Board –yani yayın kurulu–  imzalı yazıda epey kritik detaylar yer almaktaydı. Altbaşlık olarak “Erdoğan ucuz parayla oynadığı kumarı kaybetti” yorumunu yapan Financial Times’ın haberinin Türkçe çevirisi BBC’nin Türkçe sitesinde yayınlandı. Bu yazıdan hemen sonra, ertesi gün Wall Street Journal gazetesinde Türk ekonomisi hakkında epey detaylı bir yazı çıktı. Bu yazıda da, özetle, “Türkiye’nin şimdiye kadar yürüttüğü şekliyle kur savaşını sürdürme imkânı kalmadı, cephane tükendi” denmekteydi. Aynı gün Reuters ajansının da Türk ekonomisi hakkında bir haber geçtiği görüldü. Reuters, haberinde döviz kurundaki hareketliliğin Türkiye’de yeni bir döviz krizi korkusunu canlandırdığını iddia etmekteydi. Reuters, bu haber kapsamında Kanadalı yatırım bankası ve finansal hizmetler firması TD Securities’in yöneticilerinden Cristian Maggio ile de görüşmüş ve Maggio’nun konuyla ilgili olarak “Bu gidişle Merkez Bankası’ndaki brüt rezervlerin tamamı sonbahara kalmadan tükenebilir” şeklindeki yorumunu da aboneleriyle paylaşmıştı.

Şimdi bu yaklaşımların hangisi doğru, hangisine itibar edeceğiz? Türk ekonomisi hızla toparlanıyor mu; yoksa uzunca süredir hasıraltı edilen sorunların oluşturduğu basınç artık kontrolden hepten çıkma noktasına mı varıyor? Esasında bakılan yere göre her iki yaklaşım da yanlış sayılmaz; iç piyasada talebin hızla arttığı da, bu hızlı toparlanmaya paralel şekilde risklerin süratle büyüdüğü de doğru. Bu cevap tatmin edici gelmeyebilir ama tablo gerçekten de böyle. Ekonomi yönetimi krediler yoluyla piyasaya para pompalayarak ekonomiyi canlandırabileceğini düşünüyor, kamu bankaları yoluyla piyasaya büyük miktarlarda para enjekte ediyor. Bu para iç piyasada talebi hızla büyüterek –tabiri caizse– hormonlu bir genişleme ve geçici bir rahatlama oluşturuyor ama tam da bu politikalar sebebiyle zaten bozuk olan makro dengeler daha da bozularak başka riskleri hızla büyütüyor. 2 hafta önce krediler yoluyla piyasaya para pompalamanın niçin çıkar bir yol olmadığını, ekonominin bu şekilde niçin toparlanamayacağını anlatmaya çalıştığım bir yazım yine Serbestiyet’te yayınlanmıştı. O yazıda da izah etmeye çalışmıştım, özellikle son 4-5 yıldır döviz kurunda gerçekleşen dalgalanmalar ve yaşanan kur atakları, ekonomi yönetiminin şeffaflıkla ve uluslararası standartlarla bağdaşmayan uygulamalarının ekonomide oluşturduğu değişik basınçların bir yansımasıdır.  Bilhassa global konjonktürün olumsuz seyrettiği anlarda bu basıncı kontrol imkânı ortadan kalkmakta, sorunlar tabiri caizse bombalara dönüşüp birbiri peşisıra patlamaktadır. Geldiğimiz bu noktada ekonomi literatüründe imkânsız üçleme veya üçlü açmaz olarak bilinen ilkeyi ve piyasanın işleyiş biçimini iyi anlamak gerekir.

“İmkânsız üçleme” veya “üçlü açmaz” sorunu

Türkiye, 24 Ocak 1980 kararlarıyla daha önce uygulanan ithal ikameci ve dışa kapalı ekonomik büyüme modelini terketti, dışa açık büyüme modeline geçti. Dışa açık büyüme modeli dünya ile ekonomik entegrasyonu esas alır; dışa açıklık malların, hizmetlerin, işgücünün ve sermayenin global dolaşımıyla mümkün olur. Sermaye hareketlerinin serbest bırakılması, yani sermayenin ülkeye girmesinin ve ülkeden çıkmasının önündeki engellerin kaldırılması –ve bunlarla bağlantılı olarak paranın konvertibilitesi– dışa açıklık açısından kritik uygulamalardır. Sermaye çıkışının engellendiği ülkelere yabancı sermaye gelmez. Ayrıca, sermaye hareketlerinin serbest olmadığı ülkelerde az veya çok para kazanan herkes parasının bir kısmını legal-illegal herhangi bir yolla yurtdışına çıkarıp muhafaza etme eğiliminde olur. Kısacası, sermaye kontrolünün sıkı olduğu ülkelerde sermaye kıtlaşır; para bu tür ülkelerden kaçar.

Sermaye hareketlerinin serbest bırakılması, ekonomik politika tercihleri açısından imkânsız üçleme veya üçlü açmaz olarak bilinen durumu gündeme getirir. İngilizcede impossible trinity veya trilemma olarak bilinen bu ilkeye (veya hipoteze) göre, sermaye hareketleri serbest ise aynı anda döviz kurunu kontrol edip bağımsız bir para politikası uygulamak mümkün olamaz. Döviz ve faizle ilgili her politika tercihinin ayrı ayrı sonuçları vardır; faizler baskılanırsa dövize talep artar. Faizler ve kur aynı anda baskılanır ise bu durumda da para (sermaye hareketleri serbest olduğu için) ülke dışına kaçar; bir müddet sonra kamu kontrolleri etkisizleşir ve aynı anda hem faizler hem de kurlar patlar. Varsayılan piyasa mekanizmasına göre, faizler baskılanarak piyasa dengesinin altında belirlenmişse –döviz ve sermaye hareketlerinin serbest olması şartıyla– mevduat sahipleri dövize dönmeyi veya ülke dışına çıkmayı tercih eder; yani düşük faiz ortamında dışarıya sermaye akışı olur. Eğer herhangi bir sebeple ülke döviz darboğazına girmiş ve döviz kuru çok yükselmişse; bu durumda ülkenin varlıkları ve dış ticarete konu olan mallarının fiyatı döviz bazında ucuzlar ve bunlara yönelik global talep artar. Yani yüksek kur ortamı ülkeye yurtdışından sermaye/döviz girişini teşvik eder, döviz kurunun yükselmesiyle “döviz darboğazı” sorunu da çözülmüş olur. Döviz kurunun “serbest piyasada belirlenmesi”nin anlamı budur. Ancak bütün çözümlerin bir bedeli vardır ve hükümetler kendileri açısından siyasi maliyetlerini düşünerek çözümleri olabildiğince erteleme eğiliminde olurlar. Bu ertelemeler, genellikle, ödenmesi gereken maliyeti daha da büyütür. Türkiye’nin özellikle son 4-5 yıldır yaşadığı ekonomik sorunlar, siyasi iktidarın gerçeklerle yüzleşmeme ve –biraz kibar şekilde ifade etmeye çalışacak olursam– uluslararası standartlara pek uymayan ve şeffaflıkla bağdaşmayan uygulamalarının kaçınılmaz bir sonucu olarak karşımızdadır.  

Döviz kurunun yükselmesi ihraç ürünlerinin uluslararası rekabet gücünü arttırarak ihracatı teşvik eder, ihracata yönelik sanayi üretimini de destekler. Ancak ithal malların maliyetini yükselterek ülkedeki genel refahı da düşürecektir. Bu durumu siyaseten elverişli görmeyen siyasi iktidar, özellikle 2016 sonundan beri döviz kurunu baskılamak için her türlü imkânı kullanıyor. Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın faizi enflasyonun temel sebebi saydığını ve faizleri düşürerek enflasyonu indirme gibi fantastik düşünceleri olduğunu da biliyoruz. Hatta, Erdoğan bu düşüncelerini 2018 seçimleri öncesinde Londra’da finans sektörü üst düzey yöneticileriyle yaptığı bir toplantıda da açıkça ifade etmiş, adamları şaşkına çevirmişti. Son dönemlerde bütün siyasi gücü kendinde toplayan Erdoğan bu düşüncelerini tatbikat sahasına koyma şansına sahip oldu. TL faizleri hızla düşürüldü, hatta faiz hadleri enflasyonun da altına inerek reel negatif faiz seviyelerine geldi. Lakin faizlerin düşmesi TL’yi kırılganlaştırdı, beklenmedik bir gelişme olması durumunda döviz kurunun yeniden patlayabileceği endişeleri yaygınlaştı ve mevduat getirisi açısından hiç elverişli olmamasına rağmen döviz mevduat hesapları toplamı TL mevduatları aştı. Merkez Bankası düzenli olarak ilgili verileri yayınlıyor; yurtiçi yerleşiklerin döviz mevduat hesapları toplamı 2019 başında 155 milyar dolar seviyelerinde iken 17 Temmuz haftası itibariyle 50 milyar dolara yakın bir artışla takriben 204 milyar dolara yükseldi. Yani ekonomiye ve Türk lirasına güven sağlanamadığı için tasarruf sahipleri TL’den kaçtı, güvenli gördüğü “dolar limanı”na demirlemeyi tercih etti.

Merkez Bankası ve kamu bankaları büyük gayretlerle faizi indirmeye çalışırken, ekonomi yönetimi de aynı anda kuru stabil tutmaya çalıştı. Sermaye hareketlerinde kısıtlama yoksa, aynı anda hem faizleri hem de kuru kontrol etmenin mümkün olmadığını görmüştük. Esasında ülke olarak bu imkânsız üçleme konusuyla ilgili olarak yakın tarihten epey kötü hatıralarımız da vardı: Tansu Çiller’in faizleri yapay şekilde aşağı bastırma çabası Türkiye’ye çok pahalıya mal olmuş; Nisan 1994’te kurlar 2 katına çıkmıştı. 1994 krizi öncesinde dönemin Merkez Bankası başkanı Rüşdü Saracoğlu bir rapor hazırlayarak Demirel’e gitmiş, faizi yapay olarak düşük tutma çabalarının döviz kuru üzerinde baskı oluşturacağını ve bütün ekonomik dengeleri altüst edeceğini anlatmaya çalışmıştı. Raporu kimse dinlemedi. Tansu Çiller’in o zamanlar yüzde 80-85 seviyesindeki faizleri 3-5 puan düşük tutabilmek için yaptığı yapay baskılar bütün dengeleri bozdu. 5 Nisan kararları sonrasında Hazine arzlarında faizler yüzde 400 seviyesine kadar çıktı. 3 banka battı (TYT Bank, Marmarabank, Impexbank); bir sürü yeni vergiler geldi. 5 Nisan kararları sonrasında faizler birkaç ay yüzde 300-400’ler seviyesinde, sonrasında yaklaşık 5 sene yüzde 100 civarında seyretti. Benim de Boğaziçi Üniversitesi’nden ekonomi hocam olan Tansu Çiller bedelini bütün Türkiye’ye ödeterek kendi dersini almış oldu. Son dönemlerde benzeri bir basiretsizlikle bir taraftan faizler düşürüldü, oluşan yüksek döviz talebi de Merkez Bankası’nın ve kamu bankalarının döviz rezervlerini satmasıyla karşılanarak dövizin yükselmesi engellendi. Şahsi gözlem ve kanaatim, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Ekonomi Bakanı Berat Albayrak’ın Türkiye’ye ödeteceği bedelin, Tansu Çiller’in 1994’te ödettiği bedelden çok daha büyük olacağı yolundadır.

Yarın – Türk ekonomisinin kronik yumuşak karnı: döviz yetersizliği.

Önceki İçerikZ kuşağı Kürtleri daha uzlaşmacı mı?
Sonraki İçerikÇEVİRİ – Kıbrıslı Rumların propagandası The Times’dan döndü: Hayır, o kadın Türk