Ana SayfaManşetHayat bir yandan akarken

Hayat bir yandan akarken

Morga girdim. Hastanenin en alt katında Arif’in kolundayım. Koyu gri duvarlara bakıyorum. Kapılar, duvarlar, kapılar…

Arif soldan ikinci kapının önünde durunca ben de durdum. Bize yolu gösteren hemşire kız bana bakıyor. İyi değilseniz girmeyin diyor. İyi miyim. Niye iyi olalım ki, hem Arif’e neden sormuyor, neden ona sormuyor da bana soruyor. İçim titriyor. Bacaklarım taş. Başımı sallıyorum, iyiyim diyorum. Kapılar açılıyor. Kilitli dolaplardan birine yöneliyoruz. Buzhane kilitlerinden biri açılıyor, alttan ikinci sıradaki çelik yatağı dışarı çekiyorlar. Üzerinde beyaz bir örtü var.  Güzel yüzü uyuyor gibi. Kendimi ona doğru fırlatıyorum. Onlar daha yapma diyemeden. Sarılıyorum. Yüzü bembeyaz. Kirpikleri kıpırdıyor, gözleri aralandı. Çığlığı basıyorum.

Bana bakıyor, kirpikleri kımıldadı, çıkarın çabuk buradan yaşıyor o, diyorum

Zorla çekiyorlar beni ondan, kardeşimden. Sürükleniyorum.

2 HAFTA  ÖNCE

Hazan mevsimi geldi çattı işte, diye girdi kapıdan Suna.

Hazan mevsimi diyen bir sen kaldın şekerim, dedim yanaklarından öperken.

Kahveleri sabahları artık camlarını kapattığımız balkonda içecektik. Cüce palmiye ağacı hışırdıyordu. Yanındaki mercan çiçeği yerini sevmiş iyice coşmuştu. Zakkumların çiçekleri kurumuş, güller son bir gayretle patlamıştı. Elinde tepsi bana doğru yürüdü. İki sade kahve, çikolata kaplı lokum ve leblebi kasesini masaya bıraktı.

Bu palmiye gene yağmur sesiyle hışırdıyor, dedi bana.

Elimle ağzımı kapatıp güldüm. Suna çocukluğundan beri ağaçların dilinden anladığını iddia eder. Dutları toplar ağaca teşekkür eder, zeytini toplar teşekkür eder, çiçek eker onlarla konuşur. Bir defasında meyve vermeyen nar ağacının altında epey bir kalmıştı. Ne yaptın sen orada o kadar dediğimde, azarladım biraz, meyve vermiyorsun çok ayıp, dedim demişti. Ben o zaman da epey dalga geçip gülmüştüm Suna’ya. Çok üstüne gitmeseydin evden kaçar filan alimallah, diye. Ertesi sene ağacın üstü çiçekle bezendiğinde bana gösterip, bak azarladım ama kızmadım, bereketini hatırlattım gördün mü, demişti. Kim bilir belki de gerçekten ağaçların dilinden anlıyordur benim Sunam.

Ağzıma birkaç leblebi attım.

Benim kahveme Hindistan cevizi yağı koydun mu, dedim. Başını salladı. Geldi karşıma oturdu.

Güzel yüzüne baktım. Anneme benziyor Suna, ben babama. Koyu kumral saçlarını artık boyatmayacağını söylemişti Covid 19 salgını başladığında. Saçları gittikçe beyazladı. Diplerden fırlayıp gelen beyazlarla griler ağır oturaklı bir hava vermişti kardeşime.

Yakında topuz da yapmaya başlarsın sen, dedim.

Kahvesinden bir yudum aldı. Çikolatalı lokum dişlerinde iz bırakmıştı. Parmağımla işaret ettim.

Aman boş ver, daha bitirmedim zaten dedi ve bu sefer ısırmadan olduğu gibi ağzına attı.

Bir yandan da elleriyle saçlarını havalandırdı Suna.

Saçlarımın önünü geçici boyayla mora boyayacağım. Beğenirsek bu sefer sonrakini sahiden boyarız, dedi.

Annemin eksantrikliği bunda da var. O da böyle şeyleri bulur, yapar, hiç korkmaz. Başlarına hep bir eşarp bağlama halleri. Eşarplar ipek olacak ve asla klasik bir bağlama olmayacak. Kübalı mübarek. Rengarenk her zaman ikisi de. Kemerler, gözlükler, ayakkabılar, giysiler en olmadık modeller acayip yakışır bunlara. Benim klasik halimin yanında ateş parçası ana kız. Dünyanın renkleri yanı başımda, çok şükür.

Cebinden bir tüp çıkardı. Mor bir tüp. Bunu, dedi, internetten istedim bir günde geldi.

Bana uzattı. Gözlüğümü taktım. En küçük puntoyla yazılmış kullanma kılavuzunu okumaya başladım. Biliyorum çünkü boyama işi bende. Saçını ıslat gel dedim. Islakken sürülüyormuş, üzerinde öyle yazıyor. Ben daha konuşurken banyoya gitti geldi. Gözleri nasıl parlıyor heyecandan. Yüzünün iki yanından bukleleri ayırıp ıslatmış. Boynunda eski bir havlu.

Eldiven yok mu, dedim. Ellerim de morarırsa… Cebinden şeffaf bir çift eldiven çıkardı.

Evden çıkarken yüzünü koyu mordan daha açık mora çerçeveleyen saçlarıyla çok güzel görünüyordu.

Çiçek gibi oldum gidiyorum, dedi.

Arkasından el sallarken dua ettim.

Suna o gece Feride’de kalacaktı. Arayıp haber vermiş, yemek için beklemeyin beni demişti. azıcık sitem ettim ama çok da bir şey demeden kapadım telefonu. Konuşurken arkadan Feride’nin kızının cıvıltısı geliyordu.

ERTESİ GÜN

Bulutlu hava iş yaptırmadı bana. Üstümde bir bezginlik. Sonbahardandır, dedi annem. Ortagüz derler eskiler ekimle kasım karışır. Kırlangıçlar da gider artık, zamanıdır…

Önündeki puzzle dağının üstünden bana bakıyordu annem. Rengarenk giyinmişti gene. Turkuaz pantolon üstüne yeşil bluz. Her zaman bir şey ekler ya da çıkartır mağazadan aldığı giysilerden, şimdi de üstündeki bluza dantelden bebe yaka işleyip dikmiş. Nasıl şık. Fakat gene de üstünde bir yelek. Asimetrik örülmüş ama gene de yelek. İhtiyarlığın en büyük nişanesi. Annem üşümeye başladığında küçülmeye de başlamıştı.

Akşam için çay demler kahvaltı yaparız, yemek memek yapma, dedi.

Ben de aynı şeyi düşünmüştüm. Saatime baktım, akşamın altısı olmuş. Mutfakta çayı demlerken kapı açıldı Suna girdi içeri. Başımı uzattım hoş geldin, dedim. Hiç bakmadı. Yüzü kararmış. Omuzları düşmüş. Sabah giderken parlayan mor bukleler solmuş. Çayın altını kıstım.

Salona girmeden benim odama doğru yürüdü. Anneme baktım, duymamıştı geldiğini. Uyandırmadım.

Ellerini yumruk yapmış oturdu koltuğa. Anlamıştım bir şeyler olduğunu, bekledim.

Bir paket sigarayı bir seferde içesim var, dedi.

Çantasından bir poşet çıkardı, bak, dedi bunlar benim günahlarım.

Ne diyorsun sen, saçma saçma konuşma da ne olduğunu anlat, dedim.

Cem geldi bugün dükkana. Giyinmiş süslenmiş, tıraş olmuş parfümlerini sıkmış. Ben daha bir şey demeden girdi içeri. İlk zamanlarda da böyle gelirdi hatırlıyor musun?

Derin bir iç geçirdi, nefesinin yetmediğini görebiliyordum. İçimden nasıl sarılmak geliyor. Ama istemez Suna. Böyle dertli kederli olduğu zamanlarda şefkat istemez. Daha beter oluyorum, der.

Karşısına oturdum.

Öyle yakışıklı, öyle tatlıydı ki o zamanlar, dedi Suna. Yumruk yaptığı eliyle kafasına vurdu hafifçe.

Kafama sıçayım bir de akıllı geçinirim, millete öğütler veririm. Aman aldanmayın derim. Daha ilk yanıma gelip gözlerimin içine baktığında bitmişti benim işim zaten.

Kuzum, oluyor bunlar senin saflığından değil ki, onun kurnazlığından diyecek oldum.

Abla kaç yaşındayım ben, elli bir, elli bir. Eşşek kadarım. Boyum kadar oğlum var.

Sunam, rengarenk Sunam, kimileri onun bu renklerini görür yanılır. Cıvıltısını hafiflik görür. Kaç kere dedim, Şekerim azıcık toparla kendini başkaları seni bizim gördüğümüz gibi görmüyor.

Kucağındaki torbayı aldım. İçinde bir sürü fiş. Eskiden KDV için fiş biriktirirdik o geldi aklıma.

Nedir bunlar gider fişleri mi, biraz çok değil mi?

Suna aldı elimden hepsini yatağın üstüne attı. Bak dedi, yorulmayalım diye tarih sırasına göre düzenlenmiş.

Fişlere bakarken ağzım açık kaldı.

CEM

Tam çiçeklerimle konuşuyordum, kuruyan yaprakları toparlamış, yeni aldığım cüce orkideyi camın kenarına koyuyordum ki dükkanın açık kapısından giren Cem’i görünce içim sıkıldı. Kapıya asılı rüzgar çanı şıngırdadı. Uzanıp eliyle tuttu, şıngırtı sustu.

Yüzünde tuhaf bir gülümseme. Kapıdan girdiğinde benimle dışarının bağı kesilmiş gibi oluyor, iyi bilir bunu. İyi yapar.  

İçeri girdiğinde dikkatle bana bakıyor, sonra duvarda asılı duran küçük renkli süslerimi tek tek kontrol ediyor.

Bunların tozunu ne zamandır almadın kim bilir, ben varken pırıl pırıldı her yer. Kendi haline bırakınca boka dönmüş ortalık, diyor.

Cep telefonum elimde, mesaj atıyorum yan komşuma, Cem geldi gelsene hemen, yazıyorum.

Cem elimdeki telefona bakıyor önce kızacak gibi oluyor sonra gevşiyor yüzü.

Kırığına mı mesaj attın, çağır gelsin de tanışalım. Eskisiyle yenisi yan yana, senin eksantrikliğine de bu yakışır zaten, diyor. Saçlar da morarmış, iyiden iyiye kafayı yedin sen, ölecek yaşa geldin ama hala kendini ergen zannediyorsun. Yaşından başından utan.

Korkmasam fırlayıp yüzünü gözünü çizesim var. Terbiyesiz. Şimdi ağzını açtı mı ne hafifliğim kalır, ne oynaşlığım. Ne işin var senin burada? diyorum yalnızca.

Pişkin pişkin gülüyor karşımda, rahatlığı daha da asabımı bozuyor. Normal hali bu değil. Normal hali yok bunun. Bakışıyoruz.

Bana doğru bir adım atıyor. Kül tablasına bıraktığım sigaramı söndürüyor.

Hala içiyor musun bu zıkkımı, diyor. Ben sana bırak demedim mi?

Kafam uğulduyor, yanaklarıma bir kızıllık yayılıyor. Bu adamdan kurtulamayacak mıyım ben Yarabbim.

Nasıl da tadını çıkartıyor beni sinirlendirmenin, yok yok daha çok korktuğumu biliyor. Keyifle izliyor beni.

Paketimi alıp cebine koyuyor.

Sen bana en başta söz vermemiş miydin bırakacağım diye. Verdiğin bir tek sözünü tutsaydın şimdi hala beraberdik, diyor.

Delirmiş bu. Ben hiçbir söz vermedim sana, diyorum. Sesim kısık çıkıyor. Korktuğum için kendime kızıyorum. Cem’in bana öğrettiği bir şey varsa o da öfkeyle kalkarsam zararla oturacağım. Derin bir nefes alıyorum.

Hadi kardeşim söyleyeceğini söylediysen çık git, diyorum.

Gözlerine bakamıyorum. Tepki yok. İçimden söylediğimi anlıyorum. Yoksa…

Komşum hala daha gelmedi. Cem’le yalnız olmak istemiyorum.

Hiç bekleme diyor, komşun dükkanda değil. Çocuğa bıraktı gitti. O da az değil kim bilir nereye, kime gitti. Sizin topunuzu terbiye etmek lazım, diyor. Kardeşim… diye ilave ediyor müstehzi bir tavırla.

Omuzundaki çantadan şeffaf bir dosya çıkartıyor bunları söylerken. İçinde bir sürü kağıt.

Masaya bırakıyor.

Bunların bir bedeli var. Hepsini geri istiyorum, diyor. Borçlarını ödeme vakti geldi.

Ne borcu bile diyemiyorum. Ben almaya yeltenmeyince kağıtları dosyadan çıkartıp masaya diziyor. İntizamlı.

Tek tek bak, diyor. Sana kolaylık olsun diye tarih sırasına göre dizdim.

Derin bir nefes alıyorum. Bu takıntılı adam bir türlü yakamdan düşmüyor.

Sırayla açıyor masaya, elindekileri kağıtları masaya yatıran kumarbazların sakinliğiyle.

Bu, diyor ilk gittiğimiz, ilk yemeğimizi yediğimiz lokantanın fişi.

Bu gittiğimiz konserin fişi, bu sana aldığım güllerin fişi, bu saç boyasının fişi, bu eczaneden aldığım ağrı kesicinin fişi, bu yürüyüşe gittiğimiz grubun fişi, bu durmadan içtiğin kahvelerin fişi, duble içmişsin her seferinde, aç gözlü obur …

Sayıyor durmadan. Ne dediğini anlamıyorum bir türlü. Koltuğa çöküyorum. O saymaya devam ediyor.

Bu seni beklerken içtiğim çayların fişi, arkasındaki balık lokantasının fişi, evde yemek yapacağımız zaman marketten aldıklarımızın fişi, bu da gözlüğünü tamir ettirdiğimde aldığım fiş. Bunlar son zamanlardan evde kırılan vazonun fişi.

Şimdi ödeşme zamanı. Toplamı dört bin dokuz yüz seksen lira. Bak tablosunu da yaptım. Hangi gün, hangi saatte nerede harcama yapmışım. Hepsini geri istiyorum. Borçlusun bana, ödeme zamanı.

Dehşet duygusu benliğimi sarıyor. Deli olduğunu biliyorum. Biliyordum. Ne zaman anlamıştım onu bilmiyorum. Şimdi karşımda duran adamın çok daha kötüsü olduğunu anlıyorum. Psikopat bu.

Ee hadi diyor, çık bakalım paraları.

İtiraz etmeye gücüm yok. Ödeyeceğim. Ödemezsem çok daha kötü olur. İçimden bir ses diyor ki ödeme, Allah belasını versin.  Ne yapacaksa yapsın, zaten hayatını allak bullak etmedi mi?

Fişlere bakıyorum. Onun gözlerine bakamıyorum. Bakmak istemiyorum. Hem bir yandan kalkıp suratına fırlatmak istiyorum. Siktir ol git hayatımdan, demek istiyorum. Bir şey beni tutuyor. Tehlikeyi tanıyan yanım o. Yapma, yapma. Bu son olsun, bu son Allahım.

Sabırsızca kıpırdanıyor. Benim korkumdan besleniyor. Hoşuna gidiyor. Yutkunuyorum.

Başımı kaldırıp Cem’e bakıyorum.

Bunları biriktirirken bu anın geleceğini biliyordun demek, diyorum.

O anda kafama dank ediyor. Bunu daha önce de yapmış. Daha önce de fişleri getirip bir kadının önüne koymuş. Kadını korkutmaktan zevk almış. İlk ben değilim. Korkum artıyor. Onun hep yaptığı benim ilk defa karşılaştığım bu anla başa çıkamıyorum.

Uzun boyuna, büyükçe kafasına, kumral saçlarına, kahverengi gözlerine, yanağındaki gamze olacak yerde duran benine. Yüzü kararmış.

Aklıma söyleyecek hiçbir şey gelmiyor. Ne diyeceğim ben bu adama, hiç, ağzımdan git buradan, çıkıyor. Çıkar çıkmaz hata yaptığımı anlıyorum ama çok geç. Cem’e söylenmemesi gereken bir söz bu. Daha önce de böyle demiştim. Başıma neler geleceğini hesap edememiştim o zaman. Şimdi niye söyledim peki, niye. Hep bunu yapıyorum. Hep aynı hatayı yapıyorum. Hep.

Cem’in yüzüne dalga dalga yayılan değişikliği görebiliyorum şimdi. Öfke değil, içinden çıkan başka bir adam. Yüzeyin hemen altında duran, teninin içine yerleşmiş başka bir şey.  Bilimkurgu filmlerindeki yaratıklar gibi. İnsan derisini parçalayarak çıkan bir canavar.

Üzerime saldırıyor. Kendimi olabildiğince geriye doğru atıyorum. Aşkettiği tokattan ramak kala kurtuluyorum. Aklım başıma geliyor. Üst üste özür diliyorum.

Affet beni Cem, özür dilerim. Ağzımdan kaçtı. Niyetim bu değildi, kaç para toplamı, neyse emeklerin hemen ödeyeceğim, diyorum.

Memnun bana bakıyor, canavar geldiği gibi kayboluyor. Bu beni rahatlatacağına daha da çok korkutuyor.

Salak olduğun için hatırlamıyorsun, daha iki dakika önce söyledim tam dört bin dokuz yüz seksen lira, diyor. İndirim yok. Neyse o. Zaten biraz daha oyalanırsan beş bin liraya çıkar. Yıpranma payı. Beni üzdüğün günlere say, diyor.

Titrememi durdursam, durdurabilsem. Özür dilemeye devam ediyorum. Tam o sırada içeriye komşum Feride giriyor. Feride’yi görünce sinirlerim iyice bozulup ağlamaya başlıyorum. Cem belirgin bir şekilde seviniyor ağlamama.

Ha şöyle, ancak anladın durumu. Ağlanacak haldesin, ağla kendine, diyor.

Feride bir masaya bakıyor fişlere, bir bana bakıyor. Tam çözemediği belli.

Feride, dört bin liran var mı yanında. Aslında üç bin lira da olur. Bende bin lira var. Bin lira lazım bana, diyorum.

Feride Cem’in tam yanında.

Dört bin lira mı? hayrola neye lazım oldu, diyor.

Bir borcum çıktı da, hemen ödemem lazım Feride, diyorum sesim çatallaşmış çıkıyor.

Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu anlıyor Feride. Ben hemen geliyorum diyerek çıkıyor dükkandan.

Çıkarken Cem abi çay içer misin sana bir çay söyleyeyim mi? diyor cevabını beklemeden.

Ben ağlamaya devam ederken Cem koltuğa oturuyor. Uzun bacakları masanın altından neredeyse bana değecek. Kendimi dertop ediyorum.

Gördün mü bak, diyor. Arkadaşın bile bana hak verdi, çayımı söyleyecek kadar da kibar. Nerde sende o incelik. Bir de yüksek okul mezunu olacaksın. O bankada seni nasıl çalıştırdılar kim bilir. Salaklığını nasıl anlamadılar. Kim bilir kimlere kuyruk salladın da aldın maaşını. Senin gibileri iyi bilirim ben, iyi aile kızı gibi durursunuz. Tatlı, neşeli. Ama içinizde bir yılan saklı. Azıcık zora geldiniz mi kayıp kaçmak istersiniz. Yok ama öyle yağma. Sizin gibileri terbiye edecek adamlara ihtiyacınız var, kafanıza vura vura öğreneceksiniz. Ben öğreteceğim topunuza!

Sessiz bekliyoruz bir süre. Masanın üzerindeki fesleğenin yapraklarını kopartıp parmaklarının arasında eziyor. Bu bitki ezildikçe güzel kokar, diyor. Bunu unutma.

Derken Feride elinde bir bardak çayla giriyor içeriye. Cem’in önüne bırakıyor çayı. Cebinden beş bin lira çıkartıp masaya koyuyor sonra.

Cem abi zarf aradım bulamadım kusura bakma, böyle eline veriyor gibi oldu ama…

Cem iyice yerleşiyor koltuğuna. Feride ben seni bundan önce tanısaydım ya, ne güzel olurdu her şey, diyor.

Feride’nin irkildiğini görebiliyorum. Estağfurullah abi, diyor bana bakarken.

Paraları tek tek sayıyor. Bundan geri almayı unutma, bu salak unutur, diyor cüzdanına koyarken. Çayı bir dikişte içiyor. Kapıdan çıkarken dönüp bana bakıyor. Artan yirmi liranı masaya bıraktım bak. Ben kimsenin hakkını yemem, diyor.

Gözüm üstünde, bir yanlışını görürsem fena olur diyerek çıkıyor kapıdan.

Bağıra bağıra ağlıyorum peşinden.

***

Akşam eve gelemedim, gücüm yoktu o yüzden Feride’de kaldım ablam, diyor Suna.

Anlattıklarını dinlerken kafam fırıl fırıl dönüyor. Aklıma gazetelerde okuduğumuz haberler geliyor. Hemen diyorum, hemen savcılığa başvuralım. Koruma talebinde bulunalım. Uzaklaştırma isteyelim. Ne gerekiyorsa yapalım. Bu adam insanlıktan çıkmış.

Suna sessiz ağlıyor. Bir yandan da abla yavaş annem duymasın, diyor. Haklı, annemin duymaması lazım. Kalpti şekerdi tansiyondu ne ararsan var annemde. Kalbine iner duysa.

Zaten annem görür görmez bu başka türlü bir şey kızım sen buna fazla iyi davranıyorsun demişti. Yüz verme, adamın gözü göz değil, demişti. Biz anneme gülmüştük. Kızlarının turşusunu kurmaya meraklısın, diye. Annem de bize gülmüştü. Taze turşunuz siz, demişti. Biz daha çok gülmüştük. Gülerken de uzak dur bu adamdan, demişti. Suna’yı sarılıp koklayıp öpmüştü.

Yüzümü yıkayıp geleyim, ağzım burnum şişti, annem hemen anlayacak dedi banyoya doğru giderken. Arkasından baktım omuzları çökmüş, yaralı.

İlk günleri düşündüm. Nasıl canlı, neşeliydik hepimiz, ben bile.

Suna’yla koroda tanıştıklarını biliyordum. Yanlarındaydım. Belediyenin açtığı bir sürü kurstan İngilizceye beraber gidiyorduk. Ben ayrıca resim derslerine yazılmıştım. Suna sesi güzel diye Türk sanat müziği kursuna kayıt yaptırmıştı.

4 AY ÖNCE

İçeriye beraber girdik Suna’yla. Salonda bir uğultu. Çoğu kadın, bizim yaşta bir sürü insan. Kimi birbirini tanıyor, kimi tanışmaya gelmiş. Küçük yere taşınan büyük şehir emeklilerinin en sevdiği yerler buralar. Hem arkadaş edinirler hem de iyi vakit geçirirler. Ortalarda koşuşturan çoluk çocuk, cep telefonlarına aşık gençler ve bangır bangır müzik de yoksa değme keyfimize.

Daha biz salona girdiğimizde fark ettik Cem’i. Boylu poslu, bakımlı, komik bir şeyler anlattığı belli, etrafındakiler kahkahalarla gülüyordu. O da Suna’yı fark etti hemen. Rengarenk Sunam saçlarının önünü oyalı bir eşarpla toplamış, turuncu kaftana benzeyen bir elbise giymişti. Kolunda kendi yaptığı bilezikler. Yürüdükçe şıngır şıngır. Adam doğru bize geldi. Son derece kibardı.

Ben Cem, Ankara’dan mevsim başında taşındım, iyi ki taşındım. Sizin burada saklandığınızı bilseydim çok daha önce taşınırdım, dedi.

Suna kıkırdadı. Cem’in gözleri parladı.

***

Sonraki zamanlarda ciddi bir grup kurdular korocular. Hep beraber gezilere, meyhanelere ve denize gider oldular. Biz resimciler daha çok resim yaptığımız odada beraberdik. Arada Sunalarla ben de takılıyordum ama annemi de çok yalnız bırakmak istemiyordum. Cem bakanlıktan emekli olmuş, evlenmiş boşanmış, çoluğu çocuğu yokmuş. Bir annesi bir de ablası varmış Samsun’da. Yılın iki ayı, temmuz ağustosta onların yanına gidermiş. Hem fındık toplamaya hem de evin tamirat işlerini yapmaya. İlk defa bu sene gitmemişti. Seni bırakıp gidemem, demiş Suna’ma. Keşke gitseydi. Suna’ya yapışmış, bırakmıyordu. Kardeşimi gittikçe daha az görüyordum. Gruptan da ayrılmış ikisi gezmeye başlamışlardı.

Bir gün eve erken geldi Suna. Annem sarılmıştı içeriye girdiğinde. Kızım özledim, ne zamandır düzgün göremiyorum seni, demişti. Suna ergenliğe yeni girmiş kızlar gibi itiraz etmişti anneme.

Her gece evdeyim, sen erkenden uyuya kalıyorsun annem, demişti.

O gece anlatmıştı Suna;

Ben olmadığım zamanlar dışarı çıkmanı istemiyorum, grupla görüşeceksen gündüzleri görüş, iti var kopuğu var. Geceleri bensiz çıkmanı istemiyorum. Senin gibi güzel bir kadını rahat bırakmazlar, diyormuş.

Şimdiye kadar gördüğüm en güzel kadınsın, seni nasıl oldu da bıraktılar. Ben olsam seni hemen kapardım diyormuş.

Dükkanda da yalnız kalma, bundan sonra yorulmanı istemiyorum ben hep senin yanındayım, diyormuş. Toptancıya, muhasebeciye, bankaya beraber gidiyorlarmış.

Berbere gideceği gün, al boyanı bana gel, ben boyarım saçını sana başka el değmesini istemem, diyormuş. Bir de güzel boyamış saçını, annesinin saçlarını da bu boyarmış. Ankara’dayken bazen annesi Cem’de kalırmış, ablasını dinlendirsin diye.

Suna, ne tatlı evlatmış değil mi ablam demişti gözleri parlayarak.

Dükkanın anahtarını da almış, senin erken gelmene gerek yok, ben erken kalkıyorum. Sabah koşudan sonra gelir açarım, demiş. Dükkanın içini yeniden düzenlemiş, temizlemiş. Tertemiz yapmış. Samsun’a beraber gidelim, annemle tanıştırmak istiyorum seni, fındıklıkların orda taht yaparım sana, bizim evde sigara içilmiyor, orda rahat rahat içersin. İçmesen daha iyi ama, içme bence, diyormuş.

Diyormuş da diyormuş.

Suna bunları anlatırken içimde küçük bir kuşku belirmişti.

Bu kadarı da fazla değil mi kız kardeşim, demiştim. Abartmıyor mu bu sence.

Gülmüştü Suna.

Abla göbeğimi bile seviyor biliyor musun, böyle güzel tombik göbek görmedim ben, dedi geçen gece, ilk defa böyle seviliyorum çok mutluyum, demişti.

Gece uyurken Suna’nın nefesini dinlemiştim. Dişlerini gıcırdatıyordu.

Eski arkadaşlarının hiçbirini aramaz olmuştu. Bir defasında, tanıştırmak için yan dükkandaki Feride’nin kocası ve iki çift daha yemeğe çıkmışlar limandaki bir lokantaya gitmişler. Bütün gece hiç konuşmamış bu. Surat edip oturmuş. Beyaz gömleği terden sırılsıklam olmuş niyeyse. Suna anlamamış önce. Utanmış da biraz. Sigara içmek için lokantanın önüne yalnız çıktığı bir anda gelmiş yanına kalkalım artık, sıkıldım ben, demiş Cem. Apar topar kalkmışlar. Feride, nereye daha erken diyecek olmuş, Cem, çok sevdiğimiz bir arkadaşımız var ona uğrayacağız diye yapıştırmış cevabı. Yol boyu canına okumuş kızın. Kim bu adamlar bu karılar, düşük tiplerle senin ne işin olur, dükkan komşun sadece arkadaş olunmaz bunlarla. Yakışmıyorlar yanına, demiş.

Bunlar ne yemeyi ne içmeyi biliyorlar, hayvan gibi rakı içtiler bütün gece. Sana sarksalar kavga etmem lazım, e sonra ne olacak karakol marakol…

Feride gene içlerinde en iyisi, kocası yavşağın teki, bütün gece seni kesti, bana da bir kere olsun bakmadı, o kadar konuşmaya çalıştım tek söz etmedi. Aralarında konuşup güldüler sanki ben yokmuşum gibi.  Öbür karı da yollu mudur nedir, ne anlattılarsa haykıra kaykıra güldü durmadan. Belli hafif karı. Ben bunlarla bir daha görüşmem, sen de görüşmeyeceksin, demiş.

Suna bana anlatmıştı ertesi gün. Haklı galiba, adamla hiç ilgilenmediler demişti. Yalnız yalnız oturdu masada, içime battı sonradan, demişti. Hak vermişti. Bir tek buna. Kalan her şeyi unutmuş gibiydi.

Dönüp sormuştu bana,

Ne yapmalıyım abla, kalan her zamanında mutluyum bu adamla.

Salak gibi, mutluysan devam et aşk kolay bulunmuyor çünkü, neyi daha çok istediğini düşün, karar ver, demiştim.

Aşkmış, sanki dizi çekiyoruz. Mahalle dizisi. Anlamadım ben de gittikçe baskının artacağını, anlamadım. Ablalık yapacağıma artistlik yaptım…

***

Annemi komşuya gönderdik, zorla. Gitmem de gitmem, sizde bir şey var bana söylemiyorsunuz, diyor. Yemin billah ettik, Feride’nin bir derdi varmış senin duymanı istemiyor, o yüzden komşuya gitmen lazım diyorum, sonunda ikna oluyor.

Annem gittikten biraz sonra Feride geldi. Üçümüz oturduk karşılıklı. Suna’nın gözleri yerde. Utanıyor. Söyleyecek bir şey bulamayınca ben gidip çay koydum geldim. Feride akıllı kız. Bir şeyler düşünürüz beraber.

Abla biz bu adamı savcılığa neden şikayet etmiyoruz, karakolda tanıdık var. Bu senin peşini bırakmayacak. İkide bir dükkana geliyor. Dükkanı kapalı görünce kapıyı tekmeledi geçen gün. Herkes kapıların önünde. Bu nasıl bağırıyor. Seni bulsa daha fena bir şeyler olacak kesin.

Feride durmadan konuşuyor. Esnafın dedikodularını anlatıyor bir yandan. Milletin ağzı torba değil ki büzesin, diyor. İyisi var, kötüsü çok. Adam geliyor bazen çok kibar, oturup anlatıyor bir de; şöyle paramı yedi, böyle aldattı, evlenelim diye tutturdu, ben istemeyince başıma bela oldu, diyor. Pislik!

Kulaklarım uğulduyor. Suna’ya bakıyorum. Saçındaki mor tuhaf bir sarıya dönmüş. Yüzü de sarı. Kara sarı. Rengarenk kardeşim gitmiş yerine bambaşka biri gelmiş. Korkuyor.

Sosyal medyada ifşa edelim, diyor Feride. Ailesine yazalım, korodaki herkese. Face’de de yayınlayalım. Sana yazdığı mesajları da koyalım altına. Nasıl bir manyak olduğunu herkes görsün, diyor.

Suna sessiz dinliyor. Uzattığım bardağı elinde tutuyor, içmeyi unuttuğu belli. Öylece boynu kırık gibi oturuyor.

Öyle bir şey yaparsak geri çekilmez bu, daha beter olur. Daha çok saldırır. Sessiz kalıp kapatalım diyor nice sonra.

İtiraz ediyorum. Kadınız diye geri adım atmayalım. Bu kendini ne sanıyor, hukuk var, adalet var. Bu kadar kadın istismarı varken biz de sessiz kalırsak…

Psikopat ablam bu adam, sağı solu belli değil. Kafası senin bildiğin gibi çalışmıyor. Size anlatmadığım tonlarca şey var. Telefonuma bir şey yerleştirmiş. Nereye gitsem karşıma çıkıyor. Kiminle ne konuşsam arayıp niye öyle dedin, onunla niye bu konuları konuştun filan diyordu son zamanlarda. Sonra dank etti kafama. Telefonu kapatmaya başladım. Bu sefer telefonunu kapatmayacaksın, hep açık kalacak, istediğim zaman sana ulaşacağım diye ortalığı inletti. Ben ağladım ilk o zaman. Babam bir kere bile sesini yükseltmedi bize. Alışık değiliz böyle şeylere. Cem ben ağlayınca yumuşadı. Geldi sarılıp sarılıp öptü. Ellerimi ayaklarımı…

Seni çok seviyorum, haber alamayınca delirecek gibi oluyorum. Lütfen kapatma, dedi.

İkna olur gibi oldum. Beni çok seviyordu, biliyorum. Ama en sonunda annem aradı bir gün. Dükkandayım ben. Bu adam seni bizden kopardı kızım, normal değil bu, Allah aşkına bırak bu adamı, eve gel artık, dedi. Akşamında buluştuğumuzda yüzü karamış geldi bu, hiç öyle görmemiştim.

O anan olacak orospu turşunu kurmuş senin, kendine baktırmak için yanında istiyor seni. Erkeksiz kalmış yaşlı cadı, çok istiyorsa ona da yeterim ben, dedi milletin ortasında daha masaya oturur oturmaz.

Ne diyorsun, düzgün konuş filan dememe kalmadı bir tane patlattı bana. Senin ananın da senin de icabına bakarım ben, haberin olsun diye tıslıyordu dişlerinin arasından.

Çantamı kaptığım gibi fırladım kalktım masadan. Doğru eve. Bu anlamadı. Tuvalete filan gideceğimi zannetti herhalde. Anneme nasıl sarıldıysam gelince, kadın yanımdan ayrılmamıştı o akşam.

Ağlamaya başladım. Bana bunları hiç anlatmadın ama Suna, dedim.

Çay bardağını masaya koydu Suna. Sosyal medya yok, anlaştık mı? Sessiz kalıp gitmesini bekleriz, dedi.

Feride gittikten sonra Suna odasından hiç çıkmadı.

3 GÜN ÖNCE

Dükkana gidiyorum dedi ayakkabılarını giyerken. Günlerdir evdeyim. Hem bir hava alırım hem de kafam dağılır. Merak etme, çok kalmam. Öylece bırakmıştım her şeyi, toparlar gelirim, dedi Suna.

Endişeliydim. Ben de geleyim seninle, dedim. Gözlerim yanmaya başlamıştı. Ağladım ağlayacağım. Suna kızar ağlarsam diye derin bir nefes aldım.

Ablam geleyim seninle bırak. Ben de bankaya uğrarım, beraber döneriz, dedim.

Elini kaldırdı usulca.

Merak etme, uyur bu saatlerde, ondan önce uyanmaz. On bire kalmaz dönerim.

Gitti Suna. Kot pantolon, beyaz tişört giymiş. Hiç renk yok. Fark edilmek istemiyor belki de ilk defa. Haklı.

Duramayıp aradım yarım saat sonra. Hemen açtı. Az önce geldim, çiçeklerimi suladım, faturaları filan toparlayıp çıkarım, dedi.

Feride’yi sordum, yoldaymış geliyormuş. Bekleme, dedim hemen dön eve.

Bir yarım saat sonra tekrar aradım. Uzun uzun çaldı, açılmadı. Tuvalettedir diye düşündüm. İçimi rahat tutmaya çalışıyorum bir yandan ama kalbim nasıl sıkıntılı.

Tekrar aradım, sonra tekrar. Kızacak bana biliyorum. Bir daha aradım. Yok. Açmıyor. Feride’yi aradım. Çat diye açtı.

Nerde Suna? dedim. Şaşırdı Feride.

Eve döndü zannettim. Dükkan kapalı, dedi.

Kapat kapat, belki arar şimdi dedim. Aramadı.

Defalarca aradım. Yok.

Pencerelerde beklemeye başlamıştım. Annem anladı bir şeyler olduğunu, dikkatle bana bakıyor. Telefon çaldı, nasıl sevindim. Baktım Feride. Bir umutla açtım.

Geldi mi abla, evde mi, diye soruyor.

Dünya bir genişledi bir daraldı. Yok dedim yok gelmedi.

Dükkandan çıkarken görmüşler saat on bir gibi, durağa doğru yürüyormuş, elinde poşetler varmış. Abla biz beklemeyelim karakolu arayalım bunda bir iş var, dedi Feride. Çarşı karakolundaki herkesi tanıyoruz. Biz eşimle gidelim beklemeyelim.

Tamam, dedim. Ben evdeyim. Annemi de yalnız bırakamam. Hem belki gelir size haber veririm.

Bağıra bağıra ağlamak isterken gidip anneme kahvaltı hazırladım. Annem sonunda sordu.

Ne oluyor kızım, Suna nerde, sen niye böyle allak bullaksın.

Ne diyeceğimi düşünüyordum deminden beri, anneme bir cevap bulmaya çalışıyordum. Bulamadım. Yanına oturdum.

Suna’ya ulaşamıyorum anne, ona telaş yapıyorum. Ya şarjı bitti ya da telefon sessizde kalmış, dedim.

Annem tam kavrayamamış bana bakıyordu. Olayları birbirine bağlaması birkaç dakikasını aldı.

Çabuk bana telefonumu ver, dedi.

Odasından aldım geldim. Bir numarayı aradı.

Arif oğlum, benim Suna’ya ulaşamıyorum. Ne yapmamız lazım, dedi. Karşı taraf bir şeyler söyledi. Annem rengi bembeyaz dinliyordu. Tamam, dedi sonunda, senden haber bekliyorum.

Arif, emniyet müdürü onu aradım. Telefon sinyaline baktıracak dedi, bana kızdığı belliydi.

Benim niye aklıma gelmemişti ki Arif.

Git elini yüzünü yıka çabuk, kafanı da topla, dedi annem. Haklıydı. Dağılmak üzereydim. Mutfağa gidip bir kez daha aradım. Ulaşılamıyor diyor telefondaki ses. Ulaşılamıyor.

Annemin telefonu çalıyor o ara. Annemden önce ben atlıyorum. Arayan Arif.

Arif… dememe kalmadan annem uzanıp alıyor elimden.

Oğlum iyi haberleri ver hadi, diyor. Koltuğa bırakıyorum kendimi. Ses ayarı yüksek, ne dediğini duyuyorum. Telefon sinyalini izlemişler, en son Davutlar tarafından sinyal gelmiş. Bir adamını yollamış o bölgeye ama bir şey çıkmamış.

Annem ağlamaya başladı. Telefon elinden kayıp düştü. Yerden aldım.

Arif dedim. Suna oralara gitmez, gitse bize haber verir. Başında bir bela vardı, bir adam. Tehdit edip duruyordu…

Daha fazla anlatamadım.

Tamam, dedi Arif hemen size geliyorum.

Annemin ellerini kolonyayla ovdum, ellerini öpüyorum bir yandan. Arif çözer merak etme, bak eli kolu uzundur, akıllıdır, diyorum ama dediklerim kendi kulağıma bile çok yabancı geliyor.

Kapı üst üste üç kere çalınca koştum, içimde bir korku. Suna’dır İşallah diyorum bir yandan, bir yandan da Arif’in geldiğine eminim.

Açtığım gibi içeriye daldı Arif. Kapıyı peşinden kapatıp kolumdan tuttu.

Kızım niye bana haber vermiyorsunuz da kadın başınıza böyle şeylerle uğraşıyorsunuz. Kimmiş bu adam, neyin nesi, Suna’yla ne alakası var, dedi kısık sesle.

Ağladım ağlayacağım.

Bir ara çıktılar Arif, adam sonra sapıttı. Kızı taciz edip durdu. Ne zamandır ilk defa dükkana gitti, yalnız gitme dedim sabah, bir şey olmaz dedi gitti. Sonra da işte haber alamadık.

Ne zamandır yok, dedi Arif.

Sabah dokuzdu gittiğinde, dedim. Davutlardan mı çıktı sinyal?

Arifin çok kızdığını görüyordum. Dişlerini sıkardı sinirlendiğinde. Hiç yüzüme bakmadan içeriye doğru yürüdü. Annemin yanına. Çoktan ayaklanmıştı annem.

Oğlum bulursan sen bulursun, benim içimde çok kötü bir his var, dedi.

Gülümsedi Arif, Şengül teyze hemen telaşlanma dur bakalım. Koca kadın Suna, dünkü çocuk değil. Bizden bir arkadaşı yolladık, araştırıyor.

Sen bize kahve yapsana kafamızı toplayalım Şengül teyzemle, dedi.

Hay Allah kusuruma bakma, sade içiyordun değil mi, dedim. Yalnız kalıp kafamı toparlamak için kahve yapmak iyi olacaktı.

Ben mutfağa giderken o annemle konuşuyordu. Kahve makinasının sinyal sesi geldiğinde Arif yanıma gelmişti. Benim kahveleri koymamı seyretti bir süre. Bir şey söyleyecekti anlamıştım.

Bizim çocuk sormuş soruşturmuş, esnaf bir şey bilmiyor. Kameralara bakacaklar. An meselesi bulmamız. Sen de topla kendini, annenden daha kötü görünüyorsun, dedi.

Haklıydı.

Kameraların bakılması ne kadar sürer sence, dedim.

Bir kişi daha gönderdim. Davutlarlı bir eleman. Bölgeyi biliyor. Çok sürmez haber gelmesi, dedi.

Kahvesini içip gitti. Annemle hiç uyumadık o gece. Birkaç kere Feride aradı. Bir kere de Arif. Benden haber bekleyin, evden de ayrılmayın, gelirse de bize haber verin, dedi kısaca.

Sabaha doğru pencereden dışarıya baktım. Alacakaranlık. Güneş doğdu doğacak. Rüzgar nasıl esiyor dışarda. Ağaçlar bir o yana bir bu yana eğiliyor. Sokak bomboş. Sanki Suna köşeyi dönüp gelecekmiş gibi durmadan oraya bakıyorum. Aklıma gelen şeyleri düşünmemeye çalışıyorum. Arif’e tutunuyorum. Dağ başı mı hem burası. Suna güçlüdür, kuvvetlidir. Şimdi şuradan çıkar gelir, ablam çok geç kaldım değil mi? der. Gelsin iki tokat patlatacağım önce. Yok yok öyle yapmam, boynuna atlarım. Sarılır bırakmam. Bir daha sakın böyle yapma, derim. Aptal derim, aptallık etme bir daha derim.

 Dönüp anneme bakıyorum. Yatağına gitmek istemedi. Üçlü koltuğa uzandı. İlaçlarını verdim, zorla biraz çorba içirdim.  Elinde telefon uyuya kaldı sonunda. Uyanmasın istiyorum. Uyanırsa ne diyeceğimi bilmiyorum. Bilmiyorum.

***

Ondan sonrası çok hızlı aktı. Feride sosyal medyadan paylaşmış Suna’nın kaybolduğunu, duyan aradı. Duyan duymayana haber verdi. Bütün ilçe bir anda öğrendi. Arif’in eve gönderdiği polis memurları kapıda bekledi. Sokağın köşesinden Suna’dan başka herkes geçti, gitti.

Akşam üstü Arif geldi. Kamera kayıtlarında Suna’yı bulmuşlar. Yanında bir adam varmış. İlk görüntü arabadaymış, ikincisi banka kamerasında. Suna hesaptan para çekmiş. Adam arkasında beklemiş. Adamın başında bir kasket varmış, yüzü tam görünmüyormuş.

Beni almaya gelmişmiş. Merkeze götürecekmiş. Annem on yaş ihtiyarlamış yüzüyle Arif’e bakıyor. Sanki sadece onu görüyor, onu duyuyor.

Şengül teyzem kızını bir saat için alıyorum. Bakacağımız birkaç şey var. Bizim hanım da geliyor şimdi, Feride hanım da geliyor. Yalnız bırakmazlar seni. Biz hemen gider geliriz diyor.

Annemin karanlığa doğru çekildiğini görebiliyorum. Korkuyor olanlardan, olacaklardan.

Kızımı getir bana Arif, diyor.

Arif’in hanımıyla Feride peş peşe giriyorlar içeri. Onlar içeri biz dışarı. Bizi bekleyen makam arabasına binip merkeze gidiyoruz. Taş kesildim. İçimde koca bir taş.

Arif önde oturuyor. Hiç konuşmuyor yol boyu. İyi mi kötü mü karar veremiyorum.

Bir yerde duruyoruz, merkez değil. Neresi, neresi burası.

Arabadan inip etrafıma bakınıyorum. Puslu görünüyor dünya. Arif koluma giriyor.

Adamı yakaladık diyor, Samsun otobüsüne binmek üzereydi. Kaçamadı. Aldık geldik merkeze, hemen döküldü zaten. En ağır cezayı alması için bizzat ben uğraşacağım, bunu böyle bil, diyor.

Kafamı kaldırıp karşıya bakıyorum. Hastanenin acil kapısında bekleyen ambulansın tepe ışıkları yanıp sönüyor.

4 Kasım 2020 

- Advertisment -