Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar

İnsanın hayatta ne kadar mutlu olabileceği onu ne ölçüde kavradığıyla ilişkilidir. Esas olan mutlu olmaya çalışmak değil hayatı anlayıp kavramaktır. Tam bu noktada, dünya insan aklının yetmeyeceği büyüklükte anlaşılmazlıklarla doludur ve zihin de zaten akıldan ibaret olmayıp en az dünya kadar anlaşılmaz bir alandır. Anlaşılacağı gibi Schopenhauer idealist tarafta yer almaktadır ve asıl çabası bir tür idealizmi görünür kılma, teoriye dönüştürme arayışıdır.

Arthur Schopenhauer, uzun süredir üzerine yazmak istediğim bir isimdi. Nihayet Pazar gününe en uygun olabilecek, çok sevdiğim bir kitabını, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar’ı (İş Bankası Yay.) elime alıp,  altını çizdiğim yerleri yeniden okudum. Hayatın akışı içerisinde ne yazdığını unutsam ya da birebir hatırlamasam da üzerimdeki etkisini her zaman güçlü şekilde hissettiğim bu kitabın insana derinden işleyen gücüne bir kez daha saygı duydum. Böylelikle, inişli çıkışlı, bol maceralı ve renkli, arayışlarla geçmiş bir hayatın izlerinden süzülüp gelen satırların yazarı, bu “karamsar filozof”u anmak istedim. İnsanların sefaletini, kıyısından sessiz adımlarla geçip giderken gördüğü her şeyi düşünceye çeviren bir zihnin unutulmaması gereken fikirlerinden bazılarını hatırlamak istedim.  

Schopenhauer için karamsar ya da kötümser gibi nitelemeler oldukça yaygın şekilde yapılsa da Aforizmalar kitabı bana hiç de öyle gelmez, bu satırların yazarı nasıl karamsar olabilir ki diye düşünmüşümdür hep. Hayatı bu kadar iyi anlamış, insanın yetersizliklerle dolu memnuniyetsizliklerini olabilecek en yalın ifadesiyle satırlara dökmüş bir insan nasıl olur da kötülük karşısında çaresiz kalabilir. Evet, bu bir “mutluluk öğretisi” kitabı değildir (bilgelik mutluluk demek değildir çünkü!), yaşamdan mutluluk beklemek onun felsefesiyle uyuşmaz fakat hayatın bu en büyük yanılgısına kapılmamanın büyük bir özgürlük olduğunu söyleyecektir. Bilgelik de zaten yanılgılara kapılmamaktan başka ne olabilir.  

Bir tanıtım yazısında onunla ilgili şöyle yazıyor:  “Arthur Schopenhauer, yalnız yürüyen; kronikçilerin tahminine göre Frankfurt’ta kenara itilmiş bir ‘hiç kimse’ idi. Kendi kendine ve nehir kenarında yürüyüşlere çıktığı köpeğiyle mimikler, el kol hareketleri yaparak konuşan, bunun yanı sıra yöresel şair Friedrich Stoltze ile tesadüfleşen biri.” Bir ‘hiç kimse’ değildi şüphesiz, sadece, hiçbir anlamı olmayan şeylerden uzak duran, yalnız bir münzeviydi belki: “Çünkü, herkesin kendine döndüğü yalnızlıkta, bir kimsenin neye sahip olduğu ortaya çıkar.” (s.22). “Yöresel şair” böylesi durumlarda olabilecek en iyi karşılaşma olsa gerek!

Schopenhauer, insan zihninin, hayatın anlaşılmazlıkları karşısındaki yegâne çözüm yeri olduğunu düşünür, bütün gerginliklerimizin ve acılarımızın kaynağını düşünememekte görmektedir. Düşünce yalnız ve fazlasıyla bireysel bir iştir. Dışarıdan yardımla, şansla ya da tesadüflerle her şey olunabilse de düşünür buna en uygun olmayan iştir: “Herkes tıpkı kendi derisinin içinde olduğu gibi, kendi bilincinin içinde yaşar: Bu yüzden dışarıdan pek de yardım edilemez ona.

Hayat bir sahne gibidir. “Sahnede biri prensi, bir başkası danışmanı, bir üçüncüsü hizmetçiyi ya da askeri ya da generali vb. oynar. Ama bu farklılıklar yalnızca dış görünüştedir: İç dünyada böyle bir görünüşün çekirdeğinde, herkeste aynı şey yatar: Eza ve cefa içinde yoksul bir komedyen. Yaşam da böyledir. Rütbe ve zenginlik farklılıkları herkese oynayacağı rolü gösterirler; ama bunlara asla içsel mutluluk ve hoşnutluk farklılıkları karşılık düşmez; burada da, herkesin içinde aynı zavallı saf adam vardır; elbette malzemesi herkeste farklı olan ama biçimi, yani asıl özü gereği herkeste hemen hemen aynı olan eza ve cefa içinde; derece farklılıkları bulunsa da, bunlar asla rütbeye ve zenginliğe, yani role göre ortaya çıkmazlar. Çünkü insan için var olan ve olup biten her şey, her zaman dolaysızca onun bilincinde vardır ve orada olup biter.” (s.5). 

Öfkeli, kendine benzemeyenle geçimsiz, kendi görüşlerine gereğinden fazla bir bağnazlıkla sarılan insanlar genellikle öteki insanların burada anlatılan içsel memnunluğunu ve hoşnutluğunu hisseden, buna karşılık kendi içinde hissedemeyenler arasından çıkar. Her öfkeli kişi herkesten önce kendine kızgındır bu yüzden. Olamadıklarına, yapamadıklarına ve yaşayamadıklarına delice kızmaktadır içten içe. İçsel memnuniyetsizlik kimi zaman dış dünyada kibir olarak kendini gösterir ve bu, zihinsel bir yetersizlik meselesidir. Ve zihinsel yetersizlik, büyük bir can sıkıntısı ve hayat yüküdür. İnsanın, acılarla ve bilinmezliklerle dolu bu hayat karşısındaki tek sermayesi zihnidir. Yeterli canlılığa ve genişliğe sahip bir zihin her türlü acının üstesinden gelebilecek tek dünyevi güçtür. 

İnsanın hayatta ne kadar mutlu olabileceği onu ne ölçüde kavradığıyla ilişkilidir. Esas olan mutlu olmaya çalışmak değil hayatı anlayıp kavramaktır. Tam bu noktada, dünya insan aklının yetmeyeceği büyüklükte anlaşılmazlıklarla doludur ve zihin de zaten akıldan ibaret olmayıp en az dünya kadar anlaşılmaz bir alandır. Anlaşılacağı gibi Schopenhauer idealist tarafta yer almaktadır ve asıl çabası bir tür idealizmi görünür kılma, teoriye dönüştürme arayışıdır. “İnsanın olası mutluluğunun ölçüsü bireyselliğiyle önceden belirlenmiştir. Özellikle zihinsel gücün sınırları, yüksek bir hazzı alma yeteneğini sonsuza dek belirlemiştir. Bu sınırlar darsa, dışarıdan gelen tüm çabalar, insanların ve şansın onun için yaptıkları, o kişiyi sıradan, yarı hayvansı insani mutluluğun ve hoşnutluğun ötesine geçiremezler: o kişi duyusal zevklere, rahat ve keyifli bir aile yaşamına, düşük bir dost canlılığına ve kaba saba bir zaman öldürmeye bağlı kalır: Eğitim bile, bir bütün olarak onun bu çemberini genişletmez, genişletse bile, bu çok kısıtlı kalır. Çünkü en yüksek, en çeşitli ve en kalıcı hazlar, zihinsel hazlar; gençliğimizde bu konuda ne denli çok yanılsak da bu hazlar zihinsel güce bağlıdırlar.” (s.6).

Schopenhauer’e göre insanın kendi kişiliğine ve zihin yapısının çizdiği sınırlara göre yaşaması huzurun en önemli anahtarıdır. Diğer bir deyişle, “kendine rağmen” bir yaşam, kasvetli bir huzursuzluktur. İnsan hiçbir şey için kendini feda etmemelidir. “Dışarıdan bir şeyler kazanabilmek için içeriden bir şeyler yitirmek, yani şan şöhret, mevki, şatafat, ün, san kazanmak için huzurunu, boş zamanını ve bağımsızlığını bütünüyle ya da önemli ölçüde feda etmek büyük budalalıktır.” (s.26). Bütün bunlar insan zihninin kayma noktalarıdır ve kendi kendine kalamayan bir zihnin için dışsal olan hiçbir “iyilik” yardımcı olamamaktadır.

Schopenhauer, her büyük düşünce insanında olduğu gibi fazlasıyla gururludur ama kibirli  değildir. Böyle olduğunu düşünenler olsa da bu biraz da onun görüşlerini bilmemektendir. Onunki daha çok suskun bir gururun kendini koruyan yaşamıdır: Gurur, “kişinin kendi değerinin herhangi bir bakımdan üstünlüğü hakkında zaten sabit olan kanısına dayanmasıdır; buna karşılık kibir, başkalarında böyle bir kanıyı uyandırma arzusudur, bu arzuya çoğu kez bu kanı sonucunda, onu kendine de mal edebilme sessiz umudu eşlik eder. Buna göre gurur, içten kaynaklanır, bu yüzden kendi kendine dolaysızca aşırı saygı gösterilmesidir; buna karşılık kibir ise böyle bir saygıya dışarıdan, yani dolaylı bir biçimde ulaşma çabasıdır. Buna uygun olarak kibir geveze, gurur da suskun yapar.” (s.59).  

Güven ve inanç konusunda da hayli ilginç şeyler söyler. Bir örnek vermek gerekirse: “Güveni ve inancı çiğneyen, her zaman her ne yapıyor olursa olsun ve her kim olursa olsun, güveni ve inancı yitirir; bu yitimin beraberinde getireceği acı meyveler de eksik olmazlar.” (s.64). Bu acı meyvelerin başında güvensizlik, kendinden başka hiç kimseye güvenememe gelir. Bu tür insanlar etraflarında ilişki kurdukları herkesi kendilerine benzetmek isterler. Yeterince güçlülerse herkes de zaten ancak bu benzerliğe sahip olduğunda değer göreceğini düşünür. Diğer insanlara olan inançsızlık kendine dönen aşırı inanç halinde kendini gösterir oysa bu kişiler kendi iç dünyalarında yoksul bir komedyen olduklarını bilirler ve tam da bu yüzden çok gülmezler. Hayatımız, iç dünyamızın ters yüzüdür ve komedyen burada gülemediğimiz kendimizdir.  

Bir Pazar yazısı için yeterince uzun olduğunu düşünerek son bir şey belirtmek gerekir ki onun karamsarlığı bu dünyanın sonlu ve acılarla dolu oluşundan değil, bu gerçek karşısında yeterli zihinsel genişliğe ve güce sahip olmayan sayısız insan oluşundan kaynaklanır.

Dolayısıyla, bunun yarattığı sonuç karamsarlık değil yalnızlıktır. Ve yalnızlık bir süre sonra gerçek anlamda sahip olduğumuz, asla bizden alınamayacak olan ne varsa onunla baş başa kalmamızı sağladığından, hayatın acıları, yeterince yalnız kalmamışlar için kalıcı bir ıstırap kaynağıdır.

Yaşamdaki bilgelik ise işte burada, hayatın acıları ve sefaleti karşısındaki tavırda yatmaktadır ve bu tavır, farklı insanlarda hep farklı farklıdır.  

Önceki İçerikHayat bir yandan akarken
Sonraki İçerikTürk milliyetçileri arasında