İcraatın İçinden

Sedat Peker mevzunun nedenlerine, o “kafa karıştırıcı” yanına pek girmeden hap gibi vakaları gündeme yerleştiriyor. Lafı dolandırmadan, milleti baymadan, ulusal düzeyde “etkili konuşma sanatı”… Hem de İcraatın İçinden! O programın yıldızı Turgut Özal bile, devlette “İcraatın İçinden”in bu versiyonunu hayal edemezdi herhalde.

Gazetecilikte Pazar Yazıları, okurun haftasonu keyfine uygun köşe yazıları olarak anılır. Siyasetten, artık gündelik denilen didişmelerden, ülkenin ağır sorunlarından uzak, renkli, bazen magazinel, bazen hafiften edebiyat, sanat, artık elden, dağarcıktan ne gelirse. Kalibresi farklılık gösterse de… Hayatın kavanozundaki renkli bilyeler.

Hafta içinde asık suratlı, sivri dilli, hatta hırçın makaleleriyle nam salan bazı köşe yazarları bile bu bahar esintisine kayıtsız kalamadı, pazar günleri yazılarına, karşısındaki ama yine de sapa kalan parkta piknik yaptırdı. Onların da gülümsediğini, duygulandığını, sinemaya bile gittiğini öyle yazılarından öğrendik. Gazetelerin renkli haftasonu ekleri, Pazar Yazıları, o güne mahsus pembemsi haberleri, satışlarına da yansıdı, tirajları bilhassa pazar günleri kendi arşına ulaştı.

Lâkin sekiz haftadır bu konuda radikal bir değişim yaşanıyor. Mizanpajı atlastan, cümleleri ibrişimden o yumuşacık pazar gündemine, Yeraltından Sedat Peker Videoları el koydu… Her pazar rezaletleri, karanlık bağlantıları, kirliliği, siyaset-devlet otobanına çıkardığı iddiaları, manşetten izlenme rekorları kırıyor.

Belli ki, House of Cards dizisi misali, dağıtılan eli bu kez kendi kartlarıyla oynamaya karar vermiş. Başroldeki Kevin Spacey, o dizinin alâmet-i fârikalarından birisi olarak icraatlarının ardından dönüp kameraya, seyirciye bakıyor, göz kırpıyor, tebessüm ediyor, onunla konuşuyor ya… Sanki biraz da öyle.

Pazar Sohbetleri’nin tüy etkisi

Artık milyonlar pazar günleri o zehir zemberek “siyaset dizisi”ni bekliyor. Reytingi, ağır iddialarının ve o iddiaları sağlamlaştıran örnek olaylarının, içeriden tanıklığının/tanıklarının sarsıcılığının, öneminin yanında, Peker’in sunumuyla da ilgili olmalı.

Aslında sunumuyla gazetecilikteki “pazar günü” geleneğine uyan da bir dizi. Zira kendince “mizah”ı, “hicvi”, magazini, şovu, hatta aksesuarları, ülke standartlarında yerli yerinde… Pazar Yazıları misali, bu yanıyla “eğlenceli”, yormayan, sıkmayan Pazar Sohbetleri.

İzlenme rekorunda bunun da payı (tüy etkisi) var. Tüy etkisini, tüyleri ürperten, “diken diken” eden yahut “manzaraya dikilen” haliyle de yorumlayabilirsiniz… Meşrebinizce “şeytan tüyü” olarak da. Mizah dergisi “Uykusuz”un 19 Mayıs’taki kapağında “Son üç ayda 29 bin esnaf kepenk kapattı” spotunun altında, masaya koyduğu kitabı, tespihi, giydiği gömleği, taktığı madalyonu, yüzüğüyle Sedat Peker videoları dekorunda ekrana çıkan esnafın cümlesi de bu ilgiyi karikatürize ediyor: “Başka türlü kimse dinlemiyor…

Ortadaki “altı”patlar iddialar

Reytinginde bu tüy etkisi öne çıkarılarak, içeriğinin önemi, vahâmeti gölgelenmemeli elbette. Oturduğumuz sofrayı zaten ve baştan bilsek de, iddialar ne yenilir, ne yutulur… Peker kendi “mizah”ının eşliğinde mevzunun nedenlerine, o “kafa karıştırıcı” yanına pek girmeden, uzatmadan, hap gibi vakaları, vahim sonuçları gündeme yerleştiriyor. Aklın ve duyguların alanını kesiştiren sokaklarda dolaşıyor.

“Altı”patlar iddiaları sıkıyor ortaya… Lafı dolandırmadan, meselelerin nedenselliğine dalıp ilgisi hoppala dağılan milleti baymadan, ulusal düzeyde “etkili konuşma sanatı”…  Hem de İcraatın İçinden! O programın yıldızı Turgut Özal bile, devlette “İcraatın İçinden”in bu versiyonunu hayal edemezdi herhalde.

Peker’in hitabetini, geçmişinde “reis”liğe dayalı “güç faktörü”yle, imajıyla pekiştirdiğini de söyleyebiliriz. Doğrudan, zehir zemberek ama “esprili”, alaycı aynı zamanda. Ad takmalar, küçümseyen, güçlü muhataplarını altını çizerek kendince deşifre eden, uluorta hırpalayan kahkahalar… Tam istediğimiz gibi.

Delikanlı raconlu muhit mizahı

Peker’in mizah avadanlığında hepsi hazır. Bazen asabi ama bunu kendi mizah tarzı, konumu, hedefleriyle iktidarın siyasi asabiyetinden ayırmayı başarıyor gibi. Bir nevi “muhit mizahı”…  Ya da o jargondaki “ağır abi” alaycılığı mı desem? Ama çok çok önemli bir farkı var; senaryodaki “reis”, iddialarıyla güçlünün değil güçsüzün, mağrurun değil mağdurun safında sanki. Tabii en birinci mağdurun kendisi olması kaydıyla…

Mâlûm, iktidarlar mizah sevmez; kendine yönelmesine asla izin vermez ama kılıfındaki alaycı, küçümseyen, ezen, ötekileştiren “mizah”ı güçsüze doğrultmaya bayılır. Her ölçekte iktidar olanın güçsüze yönelttiği bu tür “mizah”, en zalim örneklerinden birisi hayatın… Lâkin güç kullanmak, hatta o güce dayanarak hakaret savurmak, Türkiye’de insana şöhret, nam, pâye kazandırabiliyor.

İktidarın alaycılığı menüde, görünüşte ahlakçı ama harcıâlem ahlak, hatta “racon” dışı saldırganlık örnekleriyle dolu… Peker ise konuşmalarında “feodal ahlak”ı, “delikanlı racon”unu da öne çıkarmaya çalışıyor. Mukabelesini -mümkün olduğunca- “onlar gibi” belaltına inmeden, ayıplayarak, kulağını çekerek, “Bu delikanlılığa sığar mı?” sorularıyla dile getirmeye çabalıyor. Tam istediğimiz gibi.

Tarihimizin matrak geleneği

Bir konuşmayı bezeyen, sıkıcı olmaktan uzaklaştıran “mizah, esprili üslup” filan deyince zaten ulusal reyting kriterlerimiz ortada. Nevi şahsına münhasır mizahımıza gelinceye kadar, “el şakası” gibi öyle ya da böyle bir fiziksel müdahaleyi “şaka” belleyen gelenekten geliyoruz.

Tarihimiz öyle. Muhteşem Yüzyıl sayesinde öğrendik; koca koca adamların, padişahın-sadrazamın ucu sertçe minderlenmiş sopalarla birbirine -keyif, eğlence için- kafa-göz giriştiğini. “Oyun”un adı da “matrak”mış… Ne matrak değil mi? Karagöz-Hacivat’ta, tulûatta kahramanların elindeki şakşağı (pastav) durma birbirinin kafasına kafasına indirmesi de, (ulu)orta oyunlarımızın bugüne de miras kalan kahkaha vesilesi.

Aletli el şakalarımızın sosyal medyada dolaşan bazı örnekleri öyle doğal afet ki; can kaybını önlemek yahut azaltmak için lisanımıza “eşek şakası” gibi bir kategorinin eklenmesi, “Şakayı kaka yapmayın” vecizeleri zaruri görülmüş.

İlkokulda erkek çocuğun kız çocuğuna “ilgi-sevgi gösterme” yönteminin, onun saçını çekmekten ibaret olması da şaka gibidir ama gerçektir mesela. Oturanın altından sandalye çekmek, kelin keline, fodulun ensesine şaplak indirmek de hemen her kuşakta caiz şaka külliyatından. Bu alanı meşrulaştırmak için de “Hem kel, hem fodul” gibi deyimler bile üretiyoruz, kıkır kıkır…

Tüzüklü değil alaylı partili

Mevzuyu buralara, “mizahî” alana, şaka sicilimize getirdiysem… Sedat Peker de bazı muhatapları gibi ad takmayı, üstten üstten alaycılığı seviyor. İddialarının “gerçek”liğini, tarafları “er meydanı”na davet eden böyle peşrevleriyle de koyulaştırıyor. Ki ad takmak da huyu kuruyasıca “mizah”ımızın, alaycılığımızın en bereketli imkânlarından birisi. Maalesef mizahın alt dallarından birisi gibi görülüyor.

Ad takma, iktidara, otoriteye hicvi direniş kisvesinde değil, daha çok zulmün, her türden ayrımcılığın, “öteki”ne saldırganlığın aracı olarak tedavülde. Muhtemelen siyasi kutupların temsil edildiği partilerin tüzüğünden daha etkili hayatta… Üyeleri sıkıcı, dolambaçlı tüzüğünde değil, onun ayrımcı ve o oranda “eğlenceli” mizahında, kahkahayla birleşiyor.

Ad takmak için bir insanın gözlük, küpe, başörtüsü takması, tayt filan giymesi, azıcık farklı olması bile yeterli üstelik. Gözlüklü sabilerin takma adı Edirne’den Kars’a aynıydı mesela: Dörtgöz… Çocukların bulaşıcı zalimliğinin, “öteki” yaratma refleksiyle yapıştırdığı o “dörtgöz” etiketi beterdi, bir zamanlar. Bugün de alanı, çeşidi zengin etiketlemenin…

“Beni dövdüler çok gözlüklüydüm”

Dayanılmaz ağırlığı, gözlüğün o günün teknolojisinde ağır-kalın camı/çerçevesi, kırılganlığı ve pahasıyla birleşince, aksatırdı birçok çocuğu. Gözlüğüne mi sahip olsun, gözlüklü haline mi bilemezdi, yorgun, çöktürülmüş omuzlarının gölgesinde… Ürkerdi, dörtgözlüğünden. Bilhassa kavgada, arbedede… Millet ceketini, paltosunu fırlatırdı kenara, o önce gözlüğünü koyacak/koruyacak uygun yer arardı.

Attila İlhan “Beni bir kere dövdüler çok gözlüklüydüm” travmasının şiirini bile yazdı. Normal hayatta itilip-kakılan garibim Clark Kent’i de Süpermen’den ayıran ana özelliği kalın camlı koca gözlüğü değil miydi? Gözlerden gizlenmesinde “Yok canım, bu gözlüklüden Süpermen olmaz” kamuflajı…

Sonradan numaralı havasını veren numarasız ya da “0.25 dinlendirici gözlük”ün imaj, moda olması, özürdür, iade-i itibardır dörtgözlü geçmişe… İkigözlü insanların basmakalıp dünyasında, insanı imajıyla entelektüel, kültürlü, düşünen insan yapar. Bilhassa retro ya da bağa çerçevelisi… Bu kapsamda gözlüğün altından bakarak kurulan cümleler, bazen bıyık altı tebessüm mahiyetinde seyreder ekranlarda.

Alaycı taklitten sakınınız

“Alaycı taklit”, eğretileme de mizahımızın en kestirme, en keskin alanlarından birisi aslında. Hem de her devirde… Gücünü, etnisiteye dayayan, gerektiğinde küçültücü “şive taklidi”yle de pekiştiriyor. Ama o da kullanımına, tasarrufuna göre mizah, o kritik ve dar alanda lezzetli. Çoğu kez atılan kahkahalar “grup dili” oluyor, farklı taklitlerle aynı cümleyi, kibri kuruyor: “Sen bizden değilsin…” Buna gülünür işte.

“Taklitlerinden sakınınız” sloganını böyle okumanın, “Alaycı, küçümseyici taklitten sakınınız”a dönüştürmenin zamanı çoktan geldi de, geçiyor. Çünkü çoğu, hurda mizah anlayışına sırtını dayayan “ötekileştirme”, aşağılama vesilesi. Yapması da kolay, “gelenek”e, dünya görüşüne yaslanıp hoş görülmesi de. Kantarın topuzu kaçarsa da dert değil; “şakacıktan” ya, şirin şirin…

Bir de şiveli, cinsiyetçi küfrün yakışıklı(lı)ğı var kuşkusuz. Bir spor gazetesi, 2012’de yayın hayatına AMK adıyla dalma cüretini bile gösterebildi bu iklimde. Hem de o dönem “olur da anlamayan çıkarsa” tedbirli, ayan beyan reklamlarıyla… Yedi yıllık yayın hayatında tirajıyla rakiplerini solladı tabii. Çünkü tercüman oldu duygularımıza, tam istediğimiz gibi. (İbretlik reklamı youtube’da duruyor… Bkz ya da ne bileyim asla bakmayınız.)

Hababam mektebin mizah maarifi

Atasözü, deyim, argo dağarcığımız da, kibirli, ona buna büyüklenen, bizden farklı olanı aşağılayan nitelemelerle dolu. “Mizah”ın gündelik hali de, çoğu kez ilhamını, gücünü böyle tuzu kuru vecizelerden alıyor. Kendini sağlama al; cinsiyete, cinsel tercihe, etnik kökene, dine, dünya görüşüne, azınlığa-çoğunluğa, kendine göre her “farklı”ya karşı “espri” üret, fıkra uyarla… Tamam. Gülünüz, güldürünüz.

Homofobik, zenofobik espriler, etnisitiye, mizojiniye dayalı aşağılayıcı fıkralar dededen toruna “mizah maarifi”. “Hedef” yaratmanın en yaygın, en bereketli, en kolay yolu da bu kıkırdatan patikalardan, o hababam mekteplerden geçiyor.

“Lazın, Kürdün, Yahudinin, delinin, sarışının, eşcinselin, dincinin, ateistin, köylünün, entelin, solcunun, sağcının biri bir gün…” diye başla fıkraya, gerisi neredeyse genden, kendiliğinden gelir. Ve “basit bir espriyle” genelleştirilen yargılar, çoğu insanın belleğine o insanın, o grubun, o kültürün eşkâli, “vesikalığı” olarak yerleşir.

“İnsanlık hâli” masumlaştırmaz

Gülümsettiği, çoğu kez gülüp geçildiği için de zehrini hemen ele vermez. “Fıkra, espri işte” der, geçer gidersin. Kaçımız, bir dönem için de olsa, görüşümüze, yaşam biçimimize, cinsiyetimize, geleneğimize ters, aykırı gelen insanlar için küçümseyen, hor gören “espri” tedavülüne destekçi, en azından dinleyip gülmeye hevesli ya da o “espri”lerin yapılmasına fırsat veren bir tebessümle örtülü yardakçı olmadık ki? “Ben hiç, asla öyle olmadım” derseniz, ben de size “Hiç başkaları gibi olmayan biri bir gün…” diye başlayan fıkraları hatırlatırım. Acı acı gülersiniz, güleriz hep birlikte…

Herkesin bir dönem bu tuzağa, kapana yakalanması, vakayı normalleştirmiyor. Masumlaştırıp, “insanlık hâli” yapmıyor. Tersine tehlikesine, bulaşıcılığına işaret ediyor, her tebessümde. Bu iklimde, “mizah” da nereye sürüklersen oraya gidiyor elbette.

Mizahı ironiden, giderek ironiyi zalim alaycılıktan ayırt etmek, gıyaben mahkûm etmek de müşkül o nedenle… Adı üstünde “espri”. Olmadık bir küçümsemeyi, aşağılamayı, ayrımcılığı ortaya yuvarladığında bile failin, “Yahu şunun şurasında bir espri yaptık” diyerek sitem etmesi, üste çıkması muhtemel.

İstisnalar da kaideyi bozabilir

Oysa “gülmece”nin, farklı inançları, başka insanları aşağılamaktan, ırkçılıktan, cinsiyetçilikten geçmeyen yolları “mizah”. Mizahın ana damarı olan eleştiriden, hicivden, ironiden, stilden ödün vermeden de bunu yapmak olanaklı. Mizahın özgür ve sivri dilini törpülemeye, sansürlemeye kalkışmadan da…

Tersinden baktığımızda da, mizaha karşı özürlüyüz vesselam. Bazı siyasi profillerin hemen her espriyi, mizahı kendine hakaret addedip yargıya koşturması, karikatürü tam donanımlı bir tehdit olarak algılaması da, madalyonun öbür yüzü. Bu tehdidi görmezden gelip, “O şakadan anlamaz” mı diyelim? 

Böyle haller, insanın mizaha karşı filtresini de kalınlaştırmamalı elbet. Mizah ciddi bir iştir de, insanı ciddiyete, illa büyük meselelere davet etmesi asla gerekmiyor. Yazıp geçiyorum ama… İtiraf edeyim; böyle ayrımcılıktan uzak bir mizah anlayışına, algısına, o vicdani teraziye, reflekse yeterince ulaşabildiğimi söylemem zor. Çünkü böyle mevzularda “yeterince” sözcüğüne sığınabileceğimiz bir muafiyet de yok esasında. Bu konuda istisna pek yok, olsa da kaideyi bozuyor.

“Mizahın İzahı” ders yapılmalı

Mizah olmayan “mizah”ı fark ettiğinde uyarmaya ve “fark etmeyi” sürekli yeniden öğrenmeye cürmünce çabalamalı insan. Çünkü kibirli değer yargılarımız ve burnu ondan da büyük devlet anlayışımız, iliğimize, içimize işle(n)miş yıllardır… Devlet ve mizah! Anlamlarını, buyurun kullanın -pozitif- cümle içinde.

Mizahın ne olduğunu anlamak da, ne olmadığını anlatmak da, mizaha -en azından- katlanmak da, belli ki yaman iş. “Mizahın İzahı”, ders olarak mı okutulmalı? Dersten kalanları da fıkra yapmalı, diyeceğim ama…

BİR FİLM/BİR REPLİK

“Neden önce polise gittin? Neden önce bana gelmedin? Adalet için, Don Corleone’ye gitmeliyiz. (…) Bak sana bir hikâye anlatayım: “Babam birisine anlaşma teklif etti, adam kabul etmedi. Ertesi gün babam yine onu ​​görmeye gitti ama bu kez Luca Brasi ile… Ve babam ona reddedemeyeceği bir teklif yaptı. Luca Brasi kafasına bir silah dayadı ve babam da ona yapacakları sözleşmede, ya beyninin ya da imzasının yer alacağını söyledi. Adam da hemen ilk çeki imzaladı.”  (The Godfather, Yönetmen: Francis Ford Coppola, 1972)

Önceki İçerikAkif’in Tatlı Bahçesi / Tutku
Sonraki İçerikİstemsiz