Yıllardır ekranlarda söyler, köşelerde yazar, ders veririm; kapitalizm nedir? ne değildir? nasıl çalışır? ilkeleri nelerdir?
Kısaca tekrar edeyim; kapitalizme neden karşı olmamız gerektiğini.
Kapitalizm üç temel ilke üzerinde hareket eder: 1) Üstünlük maddi imkanlarla doğru orantılıdır. Maddi gücü yöneten üstündür, elde tutmak yetmez! 2) Demokrasi, gibi sahip olduğu özellikleri yaşayarak göstermek ve teklif etmek yerine tahakkümle dayatır.[1] 3) Ayrımcıdır (discretive).
Dayatılan bu hayat tarzında anormallik görenler yakın tarihte çeşitli tedbir ve mücadele yollarına başvurdular: 19. yy.da Ütopyacı Sosyalistler, 20. yy.da Hippiler, Nasyonal Sosyalistler, Faşistler ve komün tecrübeleri… Bunlar dünya sisteminin piyasa aracılığıyla kurduğu denetimden sıyrılmak ve sistemin dışına çıkmak için kendilerine mahsus maddi ve manevi araçlar kullandılar. Sistemin bunlara tepkisi aynı araçların piyasa şartlarında alınır satılır hale getirilmesi şeklinde oldu. Sonuçta sistem dışına çıkmak isteyen Ütopyacı Sosyalistler sistem içinde kaldılar ve kamusal olarak en maliyetli hayat tarzının, hippilerse en ucuzunun nasıl yürütüleceğinin meşrulaştırıcı örnekleri olarak tarihe geçtiler. Sistem bu arada ikisinin ürettiği maddi tehditlerinden büyük kârlar elde etti. Nasyonal Sosyalistler ve Faşistler ise sistemden çıkmak yerine sistemin efendisi olmak istediler. Bu amacı gerçekleştirmek için uluslara yekvücut olma anlayışını yerleştirmeye ve devletin harekete geçirici gücünü faaliyete soktular. Sistem bu tecrübelerde kullanılan araçları benimseyerek savaştan güçlenerek çıktı.
Tarihsel olarak kapitalist sistem bugüne kadar kendisine karşı geliştirilen tüm hareket ve mücadele taktiklerini sahiplenerek etkisiz hale getirme konusunda başarılı oldu. Gücünü ve hakimiyetini artırdı. Hatta bazen bu hareketlere bizzat kendisi izin vererek ya da yaratarak düzene karşı birikmiş tazyiki aynen düdüklü tencerenin çalışmasında olduğu gibi boşaltabildi ve etkin çalışmasına devam edebildi. Sisteme karşı yürütülen mücadeleler esnasında çıkarılan iniltiler, haykırış ve çığlıklar, düdüğün ötüşü gibi acıydı ama işlevleri insanların içinde birikmiş tazyikin ciddi patlamalara dönüşmesinden önce boşaltılmasına yönelik kaldı.
Kapitalist sistem kendini korumak için insanlara bir şartlandırmayı dayatarak ümitsizlik yaydı: maddi zaaftan kurtulmak isteyenler, akıllarını dünya sistemine emanet ederek yozlaşmaya, yozlaşmak istemeyenler de kirli işlerden pay almadıkları için yoksullaşmaya mahkûm olacaklarını düşündüler.[2] Bu ürkütücü düşünce, insanlarda maddi tatmin vasıtalarıyla birlikte bir ahlaki çöküntüye, ahlaki değerlerin üstün tutulmasıyla da mücadele gücünde azalmaya zemin hazırladı. Hermann Hesse’nin Bozkırkurdu kitabındaki sözlerini hatırlayalım: “Gerçekte burjuvazinin diri gücü … üyelerinin özelliklerinden değil, ideallerinin silikliği ve esnekliği dolayısıyla kapsamı içine alabildiği olağanüstü … sayıdaki… aydınlar[dan]… ve sanatçılar[dan kaynaklanır]… Aralarında en güçlüleri hariç [diğerleri] ya pes eder ya da uzlaşma yoluna sapar… yaşayabilmek için sonunda onaylar burjuvaziyi, böylece onu güçlendirip yüceltir…” (İstanbul 2009, YKY: 51-52).
Kapitalizmi daha da ayrıntılandırarak anlattığımda herkesin aklına en sonunda “Peki’ çıkış mümkün mü?” sorusu gelir. Kendisine yöneltilen bu soruya çoğu insan “Hayır, mümkün değil, karşı da olunsa kaçamazsınız!” cevabını verir. Aslında çıkış mümkündür; tamamen olmasa da. Başlangıçta küçük bir parça kaçırmak, sonra kaçırılan parçayı zamanla büyütmek çaresi vardır.
Yolunu hemen söyleyeyim: kapitalizmin nüfuz edemediği ve ele geçiremediği için nefret ettiği iki karşı taktik vardır: birincisi ücretsiz hizmet vermek, buna ek olarak ikincisi kurumsallaşmadan uzak durmak. İkisi mutlaka bir arada olmalıdır.
Kapitalizm verilen her türlü hizmete para gibi maddi karşılık koyarak ve kurumlar (kurumsallaşma) yoluyla sızmaya çalışır.
Karşılıksız hizmet verdik ama bunu bir dernek yoluyla yaptık, n’olur? STKlar dahil tüm kurumlar resmiyet içinde hareket etmek zorundadır. Bu resmiyet de hizmeti devlete dolayısıyla uluslararası kapitalist sisteme mali, hukuki ve iktisadi bakımdan entegre eder. Bir berber düşünelim rızkını çıkardıktan sonra ücretsiz hizmet vermeye başlasın. Bu hizmeti o kadar beğenilsin ki belediye veya bir STK bu berberi kendi gibi gönüllü berberleri bu hizmet etrafında örgütlemesini istesin ve berberimiz de bunu kabul etsin. Bu teşkilat tarzı bu hizmeti banka hesapları, devlet denetimi gibi zorunlu resmiyet yollarıyla kapitalist sisteme bağlar.
Biraz daha izah edeyim.
Bu çark içinde üst katmanlarda alınan kararları bir alt kademeye aktarmak, emir-komuta zincirini oluşturur ve bu düzende “işe yarayan” insan, emretmeyi ve emre itaat etmeyi bilen insandır. Alttaki, üstünden gelen emre itaat etmesi sayesinde bir altındakine emir verebileceğini bilir. Emir verebilmek için emir alır! Emir, bir üstten bir alta aktarılarak hiyerarşinin tüm katmanlarında dolaştırılır. Altta kalanlar, bu işleyişin sorunsuz bir şekilde çalışması için gereken yakıtı oluştururlar. Böylelikle sıkı bir entegrasyon gerçekleşir.
Hiyerarşik yapı içinde sisteme entegrasyon sonucu n’olur? Bu sistem içinde sunulan tüm nimetler yanında açlık, yoksulluk, cehalet, zulüm ve işgaller gibi türlü bozukluklar üretir. Parkta predator gibi elindeki şekerle küçük çocukları avlayan sapkının verdiği şekerdir ama götürdüğü yer ve ortaya çıkacak sonuç…
Hiyerarşik yapıda dikkat çekici husus, bozuklukların düzeltilmesi için çözümün yine kapitalizmden gelmesidir.[3] Burada önemli bir soru çıkar karşımıza: Meseleleri doğurandan çözümü beklemek ne kadar akıllıcadır?[4]
“Çözüm” olarak bu bozukluğun zaten sebebi sisteme entegre devletler, kendi bünyelerinde devleti daha güçlü kılacak resmi kurumları tesis ederler. STKlara izin verir ve denetlerler. Bu sorunları bertaraf etmek yerine daha da artırır. Kimse kendi aleyhine iş yapılmasına izin vermez!
Sonuç:
İşte bu yüzden maddi ücret devreye girmediği ve kurumsallaşma da olmadığı müddetçe o hizmet korunaklı bir ada haline dönüşür. Bu ada başkalarının oluşturduğu adalarla birlikte düşünüldüğünde yüzölçümü gitgide büyüyen kurtarılmış (karışsız: müstakil) bölgeler halini alır. Kapitalizmin sızamadığı topraklar!
[1] Onlarca örnek için bkz. Naomi Klein, The Shock Doctrine. The rise of disaster capitalism, NY 2007 ve Ranajit Guha, Dominance without hegemony: history and power in colonial India, Cambridge 1997.
[2] Bu her yerde yerleşmiş bir kanıdır. Nitekim 10 Temmuz 1923 tarihinde Ankara’da tren istasyonundaki özel kalem binasında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın nizamnamesi hazırlanırken, Kazım [Karabekir] Paşa’ya şu denir: “Din ve namusu olanlar kazanamazlar!.. Fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur.” İsmet Bozdağ, Paşalar Kavgası isimli eserinde bu konuşmayı nakleder. Uğur Mumcu da Kazım Karabekir ile ilgili kitabında bu konudan bahseder. Karabekir Paşa da hatıralarında bu konuyu ele alır.
[3] Kapitalizm bunları 20.yy. sonuna kadar düzeltilebilecek pürüzler olarak nitelendirirken artık gelecekte bu bozukluklara hem yenilerinin eklenmesinden hem de varolanların vehametinin artmasından korkulduğu itiraf etmektedir. Nitekim Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Irene Khan’ın “adaletsizlik ve güven yokluğuna dayalı bir barut fıçısının üzerinde oturuyoruz ve fıçı patlamak üzere” sözleri ve devamı için bkz. http://www.amnesty.org.tr/yeni/yillikrapor09.pdf sayfa 3
[4] Herbert Marcuse, Eros ve Uygarlık. Freud üzerine felsefi bir inceleme, İstanbul 1985: 13.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.
