Mahalle maçı

Bir de Çeltik Kilisesi vardı. Kilise ise çeltik ne alaka, çeltik ise kilise nereden çıktı, hiçbir fikrimiz yoktu. Tabii çok sonradan öğrendik o güzelim yapının hikayesini: Katolik Ermenilere ait bir kilise olduğunu, kitabesi olmadığından ne zaman inşa edildiğinin kesin olarak bilinmediğini, mimari özelliklerine bakılarak 16. yüzyılda yapıldığının tahmin edildiğini, 1914’ten sonra bir dönem çeltik fabrikası olarak kullanıldığını ve sonradan yıkılmaya terk edildiğini.

Aslında öyle “mahalle maçı” dediğime bakmayın! Çoğunlukla bu adla andığımız maçları bir, hadi bilemedin iki, üç sokak ötedeki çocuklarla yapardık. Hepimiz aynı mahallenin sınırları içindeydik, aynı mahallenin çocuklarıydık ve kendi kendimize oynuyorduk. Olsa olsa “sokak maçı” olurdu bizimkisi ama maçlarımıza sanki mahalleler kapışıyormuş gibi bir izlenim veren fiyakalı bir isim takmak da hoşumuza gidiyordu. Nihayetinde sıradan bir lig maçında oynamak ile “derbi” heyecanı yaşamak arasında hatırı sayılır bir fark var, değil mi?

Evlerimiz bitişik, dış duvarlarımız alçak, sokaklarımız dardı. Top taşların arasında zıplar, bir o duvara bir bu duvara çarpar, biz de topun ardına verirdik. Bir el arabası veya üç-dört kişilik bir grup sokaktan geçti mi, maç dururdu. Saha ve zemin şartları haliyle birçok kazaya da davetiye çıkarırdı.

Mesela, tut ki ayarsız arkadaşlarından biri topa abandı, top da gitti bir evin dış duvarını aştı ve avluya düştü. Maç durdu. Ne olacak şimdi?  Genelde iki ihtimal olurdu:

Birinde, topun davetsiz misafir olarak gittiği evin sahibi şeker-lokum tadında bir komşundur. O halde endişelenecek bir durum yoktur. Gönül rahatlığıyla koşarsın, sevimli çehreni takınırsın, öz güvenle kapıyı çalarsın. Kapı açılır; iyilik perisi komşun ya hiçbir şey söylemeden topu sana verir, sırtını sıvazlar, yanağını okşar ve seni hemen sokağa geri salar ya da numaradan kafasını sallar, kaşını gözünü kaldırır, kızar gibi yapar. Tabii sen o uyarının sözüm ona olduğunu bilirsin. Zerrece kalbin kırılmadan topunu alır, gelir ve kaldığın yerden devam edersin.

Boynın kopa!”

Diğerinde ise top, mahalledeki suratında meymenet olmayan bir büyüğün evine düşmüştür. İşte o zaman iş fena. Kural açıktır: Topu atan topu getirir. Herkes vurduğu topun sorumluluğunu taşır. Eğer sözü edilen sorumlu kişi sensen içinde korku dağları büyür. Elin titreye titreye tokmağa gider. Kendinin bile duymakta zorlanacağı kadar yavaşça çalarsın kapıyı. Kapı açılır. Ve artık ne çıkarsa bahtına!

Toptan nefret eden bir teyze ise kapıyı açan, yine de şanslı sayılırsın. Gerçi ondan da paparanı yersin, beddualarını alırsın, “Boynın kopa!” ile başlayan ve nerede duracağını ancak Allah’ın bildiği zılgıta muhatap olursun ama yine büyük ihtimal topunu kurtarırsın. Zaten önemli olan da budur; top kurtulsun, diğerleri gelir geçer.

Lakin o gün piyangodan sana efrut bir amca çıkmışsa, yapacak bir şey yok, kaderine küsersin! Amcanın o anki ruh haline göre eğer birkaç fırça ile yırtarsan, ne ala, oturur dua edersin. Ancak talih her zaman çevrende dolanmadığından, kimi vakit suratında beş parmağın izi ile dönersin arkadaşların arasına. Bazen amca zalimliği abartır, tokat yetmezmiş gibi üstüne üstlük kalkar topu da patlatır. Kıyametin koptuğu andır o an, başa gelebilecek en büyük felaket!

Çeltik Kilisesinin arkası

Sokağın her türlüsüne alışıktık alışık olmasına, yine de tercih ettiğimiz bazı sahalarımız vardı. Meryem Ana Kilisesinden aşağı kıvrılıp Turistik Caddesine varmadan “Meydana Çêleka” diye bilinen bir alan vardı. Oraya neden “İneklerin Meydanı” dendiğini bilmiyorduk, bizim için önemli olan o dönemki ölçülerimize göre çok hoş bir saha olmasıydı. Bizden önce başkaları kapatmışsa bu sahayı, bu kez bahçesinde oynamak üzere Ali Paşa İlkokulunun yolunu tutardık.

Bir de Çeltik Kilisesi vardı. Kilise ise çeltik ne alaka, çeltik ise kilise nereden çıktı, hiçbir fikrimiz yoktu. Tabii çok sonradan öğrendik o güzelim yapının hikayesini: Katolik Ermenilere ait bir kilise olduğunu, kitabesi olmadığından ne zaman inşa edildiğinin kesin olarak bilinmediğini, mimari özelliklerine bakılarak 16. yüzyılda yapıldığının tahmin edildiğini, 1914’ten sonra bir dönem çeltik fabrikası olarak kullanıldığını ve sonradan yıkılmaya terk edildiğini.

Çocukken birkaç kez duvarların üstünden içeri girip ne muazzam bir yapı olduğunu görmüştük ama o dönemleri bizi ilgilendiren asıl yönü, arkasında genişçe bir sahanın olmasıydı. İki taşı koyup kale yapan bizler için kale direkleri olan bir sahada oynamak az buz bir şey değildi. Öyle ki, sahanın hemen yanında şişman bir bakkal vardı; ona çok top kurban vermemize rağmen yine de buradan vazgeçmiyorduk.

Sosyetik semt çocukları

O favorimiz olan sahalarda oynamanın ayrı bir havası vardı. Hele topla alakadar bir mahalle büyüğü kürsüyü çekip size bakmaya koyulduysa, onun gözüne girmek için kendinizi paralardınız. Herkes elinden ve ayağından ne geldiyse sahaya dökerdi; röveşatalar, voleler, plonjonlar, uçarak kafa vurmalar… Zemin sert, taşlar keskin, düştüğünde yara bere içinde kalmanız ve bunun için evde sorguya çekilmeniz garanti. Ama kimin umurunda? Helalinden alınacak bir aferin, yürekten gelen samimi bir övgü her şeye değer de artardı bile.

Büyüdükçe artık gerçekten mahalle maçı yapmaya başladık. Adrese dayalı okul sisteminin olmadığı günler; abim, eğitimi daha iyi diye beni Ali Emiri Ortaokuluna yazdırdı. Öyle evden çok uzak değil, ara sokaklardan vursan 15-20 dakikada okuldasın. Yeni arkadaşlar ediniyoruz: Ofis gibi Yenişehir gibi “sosyetik” semtlerin çocukları, yakın köylerden sabah dolmuşuyla gelip akşam dolmuşuyla dönen köy çocukları, kaldıkları lojmanlardan servislerle gelip servislerle dönen asker-polis çocukları.

Bu arkadaşlarımızla sınıf ve okul takımında birlikteyiz, ama mahallelerimize bağlılığımız baki. Hepimiz kendi mahallemizin daha iyi olduğu konusunda kesin inançlıyız, o nedenle meydan okuyoruz birbirimize. Asker-polis çocuklarının lojman dışına çıkmalarına aileleri pek izin vermiyor ama diğer semtlerin çocuklarıyla karşılıklı deplasmanlara çıkıyoruz. Bir onların mekânında paylaşıyoruz kozlarımızı, bir bizim mekanımızda. Yavaştan kan da deli akmaya başlamış, kıran kırana mücadele cereyan ediyor aramızda.

“Yenildik ama ezilmedik”

Ortaokul 3’te olsam gerek; bir gün bir arkadaşımız bizi köyüne davet etti, hem maç ederiz hem de piknik yaparız diye. Nevalemizi aldık, belediye otobüsüne bindik, bize bayağı uzun gelen bir yolculuktan sonra köye vardık. Önce topumuzu oynayalım sonra yemeğimizi yeriz dedik. Sahaya çıktık.

Ama çıkmaz olaydık! Köy çocukları bizden hem daha kuvvetli hem de daha hızlılar. Çalım atıyorsun, geçiyorsun, tam “Oh be kurtuldum” diyorsun, adam bir saniye geçmeden yine karşında duruyor. Topu sağından atıp solundan koşuyorsun, iki adım sonra seni yine yakalıyor. Yanından rüzgâr gibi esip geçerken sen onun tozunu yutuyorsun. Onların gücüne karşı koymamızın, onlarla baş etmemizin imkânı yok. Daha maçın başında bunu fark ediyoruz ama artık geri dönüş yok. Dakikalar geçtikçe ne kadar büyük bir halt ettiğimizi daha iyi anlıyoruz.   

Velhasıl, kelimenin gerçek anlamıyla bizi perişan ettiler; “5’te devre 10’da biter” kuralından o gün nefret ettim. Çünkü bize kalsa 5’ten sonra havluyu atmıştık ama adamlar 10’u tamamlayıncaya kadar durmadılar. Boyumuzun ölçüsünü aldık; sahadan 10-1 gibi ağır bir skorla boynu bükük ayrıldık. “Yenildik ama ezilmedik” demeyi çok isterdim ama öyle değil ne yazık ki hem yenildik hem de feci ezildik!

Tabii o kadar golü yedikten sonra kimsenin yemek namına bir şey yemeye mecali de kalmadı.