Hasan Ali Yücel Klasikleri Dizisi’nin kitaplarının beyaz-bej kapaklarını “çok satanlar” listelerinde görmek pek alışıldık bir durum değil. Özellikle de Antik Yunan destanlarını. Fakat Christopher Nolan’ın Odyssey’i Türkiye’deki kitap satışlarını da etkiledi. Azra Erhat ve A. Kadir’in yıllar önce çevirdiği Odyssesia ve İlyada destanlarının satışları arttı. İki kitap da belki ilk kez en ön raflarda. İkisi de yeniden basılıyor.

Bugün hayatta olsalar her gün sosyal medyada muhtemelen “naif liboşlar, Anadolulu diyen hainler” diye suçlanacak Mavi Anadolucular yıllar sonra belki de en büyük kültürel zaferlerini bir Hollywood filmi ile elde etmiş oldu.
Gerçi Azra Erhat’ın derdi hiçbir zaman kitaplarının çok satılması olmamıştı. Halikarnas Balıkçısı, Selahattin Eyyüboğlu gibi isimlerle yeni kurulan Cumhuriyet’e yeni bir kimlik kazandırmak istiyordu: Anadoluluk. Cumhuriyet’in yeni kimliğinde İslam ve Orta Asya kadar Hitit’lerden İyonlara, Selçuklulardan Osmanlı’ya uzanan mekânsal bir hikâyeyi sırtlanmışlardı. Sundukları hikâye türdeşlerine göre çok daha kapsayıcı ve derindi. Anadolu’nun binlerce yıllık mirasını üstleniyorlardı. Batı hayranı değillerdi. Tam tersi, evrensel değerleri Batı’nın tekelinden çıkarıp Anadolu kültürü ile yerelleştirmek istiyorlardı. Ne yazık ki hiçbir zaman amaçlarına ulaşamadılar. Geçmişten günümüze “naiflikle” suçlanıp küçümsendiler.
Bugün Odyssey’i en güzel IMAX salonlarında izleyenlerin çıktığı mavi turları onlar icat etmişti. Elbette en sessiz koyu bulmaya, en iyi balığı yemeye odaklandıkları bir Instragram paylaşım maratonu olarak kurgulamamışlardı bu mavi turları. Antik Yunan destanlarının anlatıldığı, destanlarda geçen koyların gezildiği, entelektüel tartışmalarının yapıldığı, Troyalı yiğitlerin anıldığı kültürel yolculuklardı. Azra Erhat’ın en büyük katkısı ise bugünlerde tekrardan okunan Homeros çevirileriydi. Azra Erhat, bu çevirilerden ilki olan İlyada’yı 1957 yılında yayınlamıştı. Çevirinin matbaaya verildiğini ise ilk kez Çanakkalelilere duyurmuştu. Aslında yazdığı mektup bir duyurudan çok teşekkürdü.

Azra Erhat, çeviriye ilham olduğu için Çanakkale’ye teşekkür etmişti. Çanakkale özelinde ise resim öğretmeni Şadiye Erdölen’i uzun uzun övmüştü. Şadiye Erdölen, Azra Erhat’ın yakın dostuydu. Azra Erhat’ı Çanakkale ve Troya ile tanıştırmış, İlyada’yı çevirmesi fikrini aklına sokmuş, ilham olmuştu. Azra Erhat’ın Homeros destanlarını çevirmesini sağlamak Şadiye Hanım’ın Troya için yaptıklarının sadece küçük bir kısmıydı. Şadiye Erdölen, yeni yeni müze ve ören yerine dönüşen, halk ile buluşan Troya’ya yeniden hayat veren kadındı.

Troya’nın modern bir ören yerine dönüşmesi ve turizme açılması için özellikle Demokrat Parti döneminde aktif çaba gösteren Vali Cemal Tarlan ile omuz omuza vermişti. 1955 yılında halka açılan Troya için tanıtım pulları, kartpostallar, afişler tasarlamış, Troya Festivali fikrini ortaya atmış, müzenin tanıtımı için tüm yeteneğini kullanmıştı. Azra Erhat gibi Mavi Anadolucu aydınların ve sanatçıların dikkatini Troya’ya çevirmişti. Geniş sanat çevresini seferber etmişti. En önemlisi, kazı çalışmalarında kentten çıkan çömlekleri ve eserleri incelemiş, hepsinin ölçülerini alarak modellerini çıkarmıştı. Ardından kendi seramik atölyesinde bu eserlerden esinlenerek küçük hediyelik eşyalar üretmeye başlamıştı.

Her birine ayrı bir sanat eseri dikkati vermiş, Troya’nın kimliğini ve hikayesini her bir parçaya yansıtmıştı. Troya’yı ziyaret edenler bu hediyelik eşyaları da satın alacak, Troya’nın hikayesi evlere taşınacaktı. Küçük heykeller, Troya atları, çömlekler. 10 yılda 30 bine yakın hediyelik eşya üretti.

Elbette bu işte tek başına değildi. Müzik öğretmeni eşi Muzaffer Erdölen (dedemin amcası), memleketi Tekirdağ’da bu iş için harıl harıl çalışan amatör bir “fabrika” kurmuştu. Nihal ve Zühal Erdölen (büyük halalarım) küçük evlerinin bahçesinde amcalarının Çanakkale’den Çerkezköy’e getirdiği malzemelerle yengeleri Şadiye Erdölen’in hazırladığı kalıpları kullanarak adeta seri üretime geçmişti.

Rusların işgali, Şadiye Hanım’ın ailesini Bayburt’tan, Erdölenleri ise Deliorman’dan koparmıştı. Doğdukları evleri, ağladıkları mezarları geride bırakanlar yerleştikleri Çerkezköy’ü Troya’nın yeniden doğduğu bir seramik atölyesine çevirmişti. Binlerce yıl sonra ilk kez kapılarını ziyaretçilere açan Troya da bu muhacirler sayesinde misafirlerine sunduğu hediyelik eşyalara kavuşmuştu.

Şadiye Erdölen’in Troya’yı anlattığı binlerce seramik Çerkezköy’de üretildi, Çanakkale’de satıldı, Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı. Kitaplıkları, sehpaları süsledi. Birçok kişi geçmişin pek de farkında olmadan bu seramikleri Azra Erhat çevirilerinin önüne koydu.
Mavi Anadolucular belki yaşarken de vefatlarından sonra yaptıklarının tam karşılığını alamadı. Kimse isimlerini zikretmiyordu. Hatta Azra Erhat’ın Bülbüldere’de Füreya Koral’ın mavi kuş seramiğiyle süslü mezarı düzenli aralıklarla tahrip ediliyor (kim bilir belki de Troya düşmanları hâlâ faaldir), Mavi Anadoluculara “özgüvensiz, naif, hayalperest” sıfatları yakıştırılıyordu.

Her şeye rağmen Mavi Anadolucular, kitaplarıyla, fikirleriyle, bu toprakların hikâyesine olan derin tutkularıyla sessiz bir kültürel hakimiyet elde etmişti.
Bu hakimiyet Mavi Anadolucuların kitaplarının önüne konulan Troya seramikleriyle de popülerleşmişti.
Troya’nın seramikleri, belki az kişinin dahil olduğu elit bir tartışmayı konferans salonlarından, entelektüel mavi turlardan almış; evlerin salonlarına, kitaplıklarına, sehpalarına taşımıştı. Çanakkale’ye yolu düşen zengin-fakir herkes bütçesine göre Troya destanından payına düşeni alıp memleketine götürebiliyordu. Kimi büyük bir çömlek, kimi küçük bir Troya atı.
Şadiye Erdölen ve yeğenlerinin el emeğiyle yapmaya çalıştığını, Christopher Nolan milyon dolarlık bütçesiyle arşa çıkardı. Mavi Anadolucuların hikayesini tüm dünyaya yaydı. Herkese Troya’yı konuşturdu.
Batı medeniyetinin kurucu metinlerinden birini alıp Troya’nın binlerce yıllık hesabını dünün ve bugünün faillerine kesti.
Mavi Anadolu’nun zamanaşımına bırakılan davasını tekrardan açtı.
Popüler bir kültür tartışması başlattı.
Bunun için de ilk önce Homeros’un Odyssey’i eritti, kendi elleriyle yaptığı kalıbına döktü ve destanı adeta yeniden baştan sona yazdı.
Odysseus kimin evine döndü?
Homeros’un Odyssey’i Batı’nın en temel eserlerinden. Sadece Yunanistan’da değil, tüm Batı okullarında derslerde okutulan bir kitap. Nolan da bu kitapla üniversitede İngiliz dili edebiyatı okurken tanışmış. Odyssey içinde barındırdığı etik ikilemler, karakter ve kurguyla üzerine birçok tartışma ve analizin yapılabileceği bir destan.
Her yere çekilebilecek, her görüşe dayanak olabilecek, her ilgi alanını besleyebilecek zenginlikte. Dünyadaki birçok filme, romana, öyküye de dolaylı ve doğrudan ilham olabilecek kadar derin bir zenginlik bu. Bu pek şaşırtıcı değil. Zira bir kahramanın zorlu engelleri aşıp eve dönmesi çok tipik bir hikâye. İşte bunun ilk derli toplu örneklerinden biri de Odyssey.
Nitekim Odysseus’nun yolculuğundaki en önemli kırılım anı da bu. Kendisini yedi yıl boyunca adasında hapseden Kalypso, Odysseus’u serbest bırakması yönünde Zeus’tan talimat alınca kahramanımıza eşi benzeri görülmemiş bir teklif sunar: Ölümsüzlük.
Odysseus, kendisini Ithaca’da bekleyen karısı Penelopeia’dan daha güzel bir tanrıça olan Kalypso ile sonsuza kadar yaşamak yerine acılarla dolu ölümlü bir hayatı tercih etmek pahasına evine dönmek ister.
Ölümsüzlüğü reddederek evine dönmek için yola çıkar.
Ne Kalypso’nun adasına vurana kadar yaşadığı acılar ne de ölümsüzlük teklifi Odysseus’un eve dönme iradesini kırmaya yetmiştir.
Homeros’un destanının en önemli anı bu onursuz teklifin reddedilmesi, sonu ölümle biten ama acısıyla tatlısıyla anlamlı bir hayatın bilinçli bir şekilde tercih edilmesidir.
Odyssey, bu anlamlı hayatın mistik ve bir o kadar da didaktik bir özetidir. Açgözlülüğün sonunun hüsranla bitmesi, bencilliğin bedelinin mutlaka ödenmesi, kibrin her zaman ayağa dolanması. Tanrılar duygularıyla hareket edip, fikirlerini değiştirip, destan boyunca giderek insanileştirilirken, Odysseus her engeli zekâsı ve cesaretiyle aşarak evine geri dönen bir insan olarak kahramanlaşır. Çıktığı yolculuk sonucunda değişir, olgunlaşır ve tamamlanır.
Bu yüzden özellikle bireyin ön plana çıkarıldığı, kişisel gelişime odaklanıldığı bir sistemde okutulmak için paha biçilemez bir destandır. Odysseus’un maceralarının her biri bireyin zorlukları aşmasını anlatır ve “anlamlı” ama bir o kadar da bireysel bir dünyanın kapılarını açar.
Destanı okumayıp sadece filmi izleyenlerin bu noktada şaşırması doğal. Zira Homeros’un Odyssey’i bir eve dönüş hikayesiyken, Nolan’ın Odyssey’i bir “evi yakma” manifestosu.
Christopher Nolan, Batı medeniyetinin temelini oluşturan bu klasik metini ters yüz etmiş.
Eve dönüşe dair en önemli motifleri es geçerek, destanın merkezine Homeros’un en azından bu destanda hızlıca geçtiği Troya’yı koymuş.
Homeros’un Odysseus’u Troya’nın fethedilmesini sağlayan kurnaz cesur bir askerken; Nolan’ın Odysseus’u Gazzeli bebekleri bombaladıktan sonra geceleri uyuyamayan İsrailli bir asker, Irak işgalinden sonra PTSD yaşayan Amerikalı bir komando, Minablı kız çocuklarının üzerine bomba atan bir pilot.
Homeros’un Odysseus’u övmek için anlattığı ne kadar hikaye var ise Nolan hepsini Odysseus’un pişmanlığına çevirmiş.
En eski savaş hilesi olan Troya Atı, Nolan için “ilk günah”. Düzeni bozan ilk “hukuk ihlali”.
Bu yüzden Homeros belki Nolan’ın filmini izlese siyah bir Helen’den çok savaş karşıtı bir Odyssey destanı izlediği için şok geçirirdi.
Zira aslında Nolan’ın Odysseus’u kahraman gibi karşılandığı evine değil, savaş suçlusu gibi yargılandığı bir uluslararası hukuk mahkemesine dönen bir fail.
Troya’nın değil, Gazze’nin zeytin ağaçları

Nolan Odysseus’un yolculuğunu anlamlı bir hayatı seçmesinden değil, Troya’nın yerle bir edilmesinden başlatıyor. 10 yıl boyunca Troya sahillerinde bekleyen Odysseus, savaşı hızlandırmak adına bir hile buluyor ve elit bir asker gücüyle tahta bir atın içine saklanıyor. Sinon adında bir Ithacalı asker de bu atın Troyalılara hediye olduğunu söylemek adına nöbetçi bırakılıyor. Odysseus, kendi askeri Sinon’a bile işin gerçeğini söylemiyor. Sinon Troyalılarca öldürülürken bile bir yalanın parçası olduğunu bilmiyor.
Troyalılar tanrıçaları Athena’ya sunulduğunu zannettikleri atı kente götürüyor, askerler gece olunca attan çıkıp savaşarak geçemedikleri surların kapılarını açıyor. Agammennon’un ordusu sahilde aç susuz bekledikleri 10 yılın hıncını bütün şehri yakarak, tapınakları yağmayalarak, kadınlara tecavüz ederek, tüm sivilleri katlederek çıkarıyor.
Filmin en önemli dönüm noktası olan Troya sahnelerindeki katliam ise yüzünü hiçbir zaman göremediğimiz savaş makinesine benzeyen Agammennon’un şehrin kapılarından girmesi ve zeytin ağaçlarının yanmasıyla başlıyor.
2026 yılında zeytin ağaçlarının yandığı, dini mabetlerin yerle bir edildiği, kadınların ve çocukların katledildiği bir katliam sahnesinin herhalde Gazze’yi hatırlatmaması imkansız. Savaşa yollanacak çocukların bile seçildiği kurada zenginlerin hile yapmaya çalışması ve yoksulların cepheye sürülmesi, bugünün de hikayesi.
Nitekim Troya Atı hilesi de aslında bugüne dair. Filmde sık sık Odysseus’un Zeus’un yasalarını çiğnediği söyleniyor. Zeus’un yasası, yani Xenia, yabancı misafirlere kendine davranılmasını istediğin gibi davranma zorunluluğu. Aslında, uluslararası hukukun veya evrensel değerlerin en temel kuralı. Ötekini kendinle eşit kabul etmek. Bu yasa filmde sık sık hatırlatılıyor. Dilencilere iyi davranılması, Pelenopie’ye gelen taliplerin evden kovulamaması, her misafirin belki de insan kılığına girmiş bir tanrı olma olasılığı. Fakat filmdeki en temel yasa ihlali, tanrılara adak olarak sunulan bir at hediyesinin içi asker dolu bir katliam makinesi olması.
Bazı film eleştirmenleri Troya atını 2. Dünya Savaşı’ndaki atom bombasına benzetse de aslında bunun çok daha ötesinde. Troya atı, bugün Gazze’de kullanılan yapay zeka teknolojisi. İstemeden tüm dünyanın bir parçası olduğu, işlemesine katkı verdiği, tüm bilgilerimizle bir ürününe dönüştüğümüz Palantir teknolojisi. İsrail, Gazzelilerin verilerini bir veri bulutuna toplayarak otomatik hedef seçme uygulamalarıyla tüm verileri birleştiriyor ve bu nedenle hızlı bir şekilde sivilleri topluca katledebiliyor. Aynı anda bir ailenin tüm üyelerinin bombalanması, soykırımın ilk günlerinde hızlı ve seri atışların yapılması tesadüf değil.
Savaş teknolojisi, bu teknolojiyi geliştiren ve kullananların iradeleri hilafına büyük katliam makinelerine dönüşüyor. Hukuk kuralları sadece çiğnenmekle kalmıyor, dürüst olmayan bir şekilde birçok insan da dolaylı bir şekilde bu katliamların bir parçası oluyor. İnsanlar istemeden, dürüst olmayan bir şekilde bir katliam çarkının dişlisine dönüşüyor. Vergileriyle, oylarıyla İsrail’e yardım ediyor.

Troya atının bünyesinde taşıdığı hile de aslında bu. Sadece Zeus’un yasalarını çiğnemiyor, bunu büyük bir yalan inşa ederek bu yasaların varlığını kökten sarsıyor. Nitekim Troya savaşından sonra tüm Ege’de düzen bozuluyor ve “deniz insanları” denilen gruplar yağmalara başlıyor. Evlerine dönen askerler huzurla yaşamlarına devam edemiyor.
İsrail’in Gazze’de cehennemin kapılarını açarak her türlü hukuk kuralını en zalim ve yaratıcı şekilde ihlal etmesiyle birlikte “her şey mübah” devrinin bugünün dünyasında başlaması gibi Troya sonrası Ege’de istikrarlı bir kaos dönemi yaşanıyor. Herkes “deniz insanlarından” korkuyor, silahlanmaya öncelik veriyor, pusular kuruluyor, herkes savaşın kurallarını es geçmeye başlıyor.
Odysseus’un eve döndüğünde eşiyle konuşurken, aslında dünyayı tehlikeye atan “deniz insanlarının” kendisi olduğunu fark etmesi, bu döngünün röntgenini çekiyor. Troya atının “adiliğiyle” bozulan düzen, Troya’nın ganimetlerini kazananların da elinden her şeyi alıyor. Troya’da Troyalılara mübah görülen her şey Troya’nın galiplerinin başına geliyor. Zira Troya uğruna ayaklar altına alınan hukuk kurallarına artık “ulaşılamıyor”. Kısa vadeli çıkarlar için ayaklar altına alınan kuralların yokluğu uzun vadede huzuru bozuyor.
Nolan, bu mesajı vermek adına aslında özgün metini bükmüş. Zaten özgün metinde Odysseus’un Troya’dan sonra yaptığı ilk iş Trakya kıyılarını yağmalamak: “İlyon’dan çıkarken bir rüzgar aldı beni, götürdü attı İsmaros’a, Kikonların kentine, yerle bir ettim ben orayı, öldürdüm Kikonları, aldım karılarını, mallarını bütün ve onları bir güzel pay ettim, hiç kimse yakınmadı kendine düşen eşit paydan”
Homeros’un Odysseus’unun aklını bin bir türlü engeli aştığı yolculuk da toplamaya yetmiyor olsa gerek ki destanın sonunda Odysseus taliplerin yok ettiği servetini yağma seferine çıkarak toparlayacağını söylüyor. Homeros’un Odysseus’u destanın başından en sonuna kadar yeni Troya’ları yağmalamaya ve Troyalıları öldürmeye devam ediyor. Yağmayla başlayan hikâye yağma ile bitiyor.
Nolan da ise hikâyenin sonu yine Odysseus’un çıktığı bir yolculuk. Fakat burada talipleri kendi evinde misafirken öldüren kahraman, oğluna tahtı devredip eşiyle birlikte gömmeden savaş meydanlarında bıraktığı adamlarını huzura kavuşturmak adına Batı’ya doğru yelken açıyor ve şehirden ayrılıyor. Aslında kendisini sürgüne gönderiyor. Antik Yunan’da şehirden sürgüne gönderilmek, yurttaşlık hakkının kaybı, yani aslında seçme ve seçilme hakkının kısıtlanması demek. Odysseus kendisini adeta bir mahkeme gibi yargılayıp siyasi yasak veriyor, kendi iradesiyle yurttaşlık haklarını tahtıyla beraber bırakıp sürgüne çıkıyor.

Troya’nın ve işlediği tüm suçların bedelini bu sürgün ile ödüyor. Siyasi yasak sembolik. Çünkü Odysseus aslında karar alma kapasitesinin olmadığını kabul edip yeni nesile görevini devrediyor. Nitekim talipleri öldürdüğü savaş sahnesi boyunca oğlunun elini kana bulamama çabası da Zeus’un yasasını onun ihlal etmesini önleme gayreti. Bu da aslında yine günümüze dair bir mesaj. Destanın özgün halinde bu yok.
İnsan hakları ihlallerine ve soykırımla verdikleri destek ile elini kana bulamış ve itibar kaybetmiş Batı elitlerine Nolan’ın sunduğu net bir yol haritası var: Yeni nesile koltukları devredin ve kenara çekilin.
Kurulan her sandıkta, yapılan her seçimde daha genç ve İsrail karşıtı siyasetçilerin kazandığı bir Batı için hem anlamlı hem de gerçekçi bir mesaj sanırım bu.

Nolan bu travma sonrası stres bozukluğu yaşayan savaş suçlusu hikayesini işlerken her türlü “eve dönüş” motifini kısa geçiyor, askerlerin domuza dönüşmesi, Troya atının bünyesinde taşıdığı hilenin vurgulanması, tek görünen tanrı olarak düşündüğümüz Athena’nın bile katledilen Troyalı bir rahibe olduğunun ortaya çıkması gibi detaylarla bize “savaşın bile kuralı olur” destanı sunuyor. Bu mesajı vurgulamak için aslında destanda ilk Zeus kuralını ihlal eden tarafın misafir oldukları saraydan Helen’i kaçıran Troyalılar olduğunu da gizliyor, kuralın ilk ihlal eden faili de saklıyor. Zaten Troya’nın baştan başa yakıldığı bir katliamda “ama onlar da Helen’i kaçırdı” demek; Gazze soykırımı hakkında tek bir kelime etmeyip “ama rehineler” demekle aslında aynı. Belki de amaç da bu. Helen’i kurtarmak uğruna koskoca bir medeniyeti kül etmenin ne demek olduğunu seyirciye göstermek. Helen’in “kurtarıldıktan” sonra dillere destan güzelliğini kaybetmesi, yüzünün çizilmesi ve Troya’nın harabelerine benzemesi de Nolan için bunun sembolik bir sonucu.
Homeros belki bugün yaşasa binlerce Troya’yı aynı anda yok edebilecek İsrail için destanlar yazabilecekken, Nolan Batı’nın işlediği ve ortak olduğu katliamların mağdurları için çekingen de olsa bir destan çekiyor.
Aslında sessiz, biraz da öznesiz bir özür diliyor.
Nolan’ın filmi çıktığından beri İsrail medyası ve destekçilerinin bunun Yahudilerin Filistin’e dönüşü temasını içeren bir “eve dönüş” filmi olduğunu vurgulama çabası, Trump’ın gümrük vergilerini eleştirdiğine dair tuhaf yazılar, Helen’in siyah olması, filmin IMAX için çekilmesi gibi popüler tartışmalarla filmin es geçilme çabası da sanırım bu esas mesajı gizlemeyi amaçlıyor.
Nolan’ın filmine sponsor olanların bile ilk bakışta fark etmeyeceği ustalıkla ince ince örülen bir mesaj ise Troya’nın harabelerinden beyazperdeye süzülüyor. Filmdeki bu mesaj karşısında ortalama bir Batılı seyircinin aklına ilk gelen ise filmde azıcık gözüken siyah tenli Helen değil, elbette verdikleri oy ve vergilerle istemeden ortak oldukları Gazze soykırımı.
Nolan filmin epi topu beş dakikasını meşgul eden popüler kültür tartışmalarının gölgesinde, üç saatlik bir savaş karşıtı destan çekmiş.
Hem de Batı’nın medeniyet inşası için kullandığı en temel metni ters yüz ederek. Tam da bu yüzden Nolan aynı anda Odyssey’in ilk kadın çevirmeni olmakla övünen Emily Wilson ve dünyada yükselen küresel sağın şövalyesi Elon Musk’ın öfkesini çekti.

Wilson, Nolan’ın mesaj vermek uğruna Odysseus’un karakterini sıradanlaştırdığını, destandaki birçok ilginç noktayı es geçtiğini düşünüyor. Özellikle de Kalypso’nun Odysseus’u serbest bırakma emrini alınca tanrılara kızarak “erkek tanrıların cinsellik için insan kaçırmasına izin var da bize neden yok” haykırışı gibi erken feminist ögelerin silinmesine, Odysseus’un zekasının es geçilmesine öfkeli. Yazdığı eleştiri yazısı en az film kadar popüler oldu. Fakat bu denli sert sözlerin arkasında Nolan’ın özellikle Wilson çevirisinin önsözündeki açıklamalardan açıkça ilham alıp Wilson’ı film ekibine dahil etmemesi olabilir. Zira Wilson da önsözünde Odysseus’un suçlarına odaklanıyor ve Zeus yasasının ihlalini vurguluyor. Aslında filmin ana omurgası Wilson’ın 2017’de basılan önemli çevirisinde saklı. Nolan’ın filmdeki ana mesajı pek de özgün değil.
Elon Musk ise tam tersi yönden sallıyor. Filmin savaş karşıtı olması ve siyah ve Asyalı karakterler içermesi nedeniyle öfkeli. Sanki tanrıların olduğu bir destanda gerçeğe ilişkin esas mesele bu tanrıların ten rengiymişçesine filme saldırıyor.
Musk’a göre Nolan Batı medeniyetinin baş düşmanı.
Batı medeniyetinin içine bırakılmış bir Troya atı.
Bu Troya atının içinden çıkan ise bu sefer askerler veya sloganlar değil; ince ince işleyen bir kültür tartışması oldu.
Troya’yı yıllar önce Demokrat Parti zamanında Türkiye’de konuşturan Mavi Anadolucuların eserleri, Şadiye Erdölen’in seramikleri olmuştu; şimdi ise Nolan’ın filmi nöbeti devraldı.
Küçük bir “rönesans” havası estirdi. Hem de tüm dünyada. Bugünün sorunları ve krizlerini de es geçmeden.
Bizim küçük Rönesansımız
Christopher Nolan’ın filmini seven de sevmeyeni, IMAX seansına bilet bulup da bulamayanı birleştiren tek bir şey varsa o da Odyssey ile tüm dünyada aynı anda başlayan o tartışma. Yüzlerce farklı dilden, farklı görüşten insan aynı anda aynı filmi izleyip tartışıyor. İsrail eve dönüşten, dünyanın vicdanlı tarafı savaştan; apolitikler teknik detaylardan tutuyor. Herkes filin bir parçasından kavrayıp şehrin “agorasında” toplanıyor. Uzun zaman sonra ilk kez milyonlarca insan aynı eser üzerinden kamusal bir tartışmanın parçası oldu.
Bir film eleştirisi yazısı en son ne zaman popüler olmuştu? Veya bir oyuncu seçimi üzerine en son ne zaman insanlar birbirine düşmüştü?
Tam da bu yüzden Nolan’ın en büyük başarısı sanırım gece 1 seanslarında bile bilet bulunmayan bir film çekmek veya 70mm IMAX kameraları kullanmak değil; yapay zekanın kitapları topluca sipariş edip dijitale aktarıp yaktığı bir distopyada insanlığı tekrardan bir eser üzerine düşünmeye ve tartışmaya zorlaması.
En önemlisi de Nolan insanlara Troya’yı yeniden hatırlattı. Günümüzün Troya’ları yanmaya devam ederken.
Fakat ne yazık ki bugün Troya’yı ziyaret etmek için Çanakkale’ye gidenlerin hediyelik eşya için pek fazla seçeneği yok. Çanakkale’nin her yerinde aynı tip, cıvık renkli, çirkin, kaba küçük hediyelik eşyalar satılıyor. Toplu bir şekilde özenilmeden yapılmış tek tip yüzlerce çirkin hediyelik eşya. Hediye almış olmak için alınan ruhsuz “şeyler”.
Erdölenlerin seramikleri artık yok. Tıpkı Troya’nın yerle bir edildiği topraklardan Nolan’ın başlattığı bu kültürel tartışmaya verilen katkının pek olmadığı gibi. Troya’nın hikayesini anlatanların da her şeye rağmen bu topraklardan pek de çıkmaması gibi.
Kütüphaneleri süsleyen o estetik hediyelik eşyalar resim öğretmenliği yaparken bir yandan Troya Müzesi’ni kurmakla, Troya’yı tanıtmakla, posterler dizayn etmekle, Azra Erhat’a İlyada’yı çevirtmekle meşgul olurken bir yandan Demokrat Parti’de kadın kolları başkanlığı yapacak kadar özgün biri olan Şadiye Erdölen’in ürünüydü.
Şadiye Erdölen’ler bugün nerede? Neden aynı anda siyaset, sanat, edebiyat ile uğraşan bu Rönesans adam ve kadınları bugünün Troya’sını rahatça anlatmıyor? Nolan’ın başlattığı tartışmada neden bu toprakların sesi cılız?
Nolan gibi didaktik olmaya gerek yok. Herkesin cevabını bildiği sorular bunlar.
Bu yüzden Nolan Troya’nın hesabını yeniden açtı, fakat o hesap yine kimseye kesilmedi. Gazze’nin de Troya’nın hesabı açıkta. Hesabı kesecek birileri aranıyor.
İster Zeus’un ister dünyanın ister uluslararası hukukun kuralları olsun; ortak değerlerimizi ayaklar altına alanlara karşı bu değerlere bir tekme de doğudan atmak yerine bu değerleri düştüğü yerden alıp yeniden göndere çeken kimse yok.
Batı’nın batırdığı güneşi doğudan doğurmak kimsenin derdi değil.
Muktedirler karanlıktan oldukça memnun gibi.
Fakat zamanın ilginç bir huyu var.
Binlerce yıl geriden fısıldanan bir hikayenin kendisini anlayacak kulakları yıllar sonra bulması gibi;
Bir Hollywood filminin kütüphanede tozlanmaya bırakılmış bir Troya seramiğinin hikayesini bize sessizce fısıldaması gibi;
Yıllar sonra yine bir Erdölen’in yine Çanakkale’de yine bir başka Erdölen’in (halası Ayşe Erdölen) elleriyle teker teker yaptığı seramiklerin gölgesinde Troya’nın hikayesini yazması gibi;

Her kaybettiğimizin, sonsuza dek yanımızda taşıdığımız anılara dönüşmesi gibi.
Bu toprakların kadim bir sırrı olsa gerek; doğru yöne hakkıyla atılan her söz yerini elbet bulur.
İşte Mavi Anadolu’nun hikayesi de bu yüzden Halikarnas Balıkçısı’yla, Azra Erhat ile Şadiye Erdölen’le bitmeyecek.
Onlara burun kıvıranların isimlerini bugün hatırlayan yok.
Fakat naiflikle suçlanan bu azimli, biraz da “toksik” iyimserlerin hikayesi vizyonda.
Hem de IMAX kalitesiyle.
Tabii bilet bulabilirseniz.
İlgilisine notlar:
- Troya Müzesi ve değerli arkeolog Osman Çapalov’a Şadiye Erdölen ile ilgili bilgileri paylaştıkları için teşekkür ederim. Mükemmel bir müze. Mükemmel bir müze ekibi. Mutlaka ziyaret edin. Keşke Troya Müzesi Nolan’ın filmi hakkında kapsamlı bir panel yapsa ve Nolan Troya’da konuşulsa.
- Emily Wilson’ın eleştiri yazısı çok haset ve sert. Ama mükemmel bir dil. Mutlaka okuyun. https://www.lrb.co.uk/the-paper/v48/n14/emily-wilson/an-uncomplicated-man
Film ile ilgili en iyi eleştiri Flu TV’de Nevzat Kaya’nın.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.