Osmanlı İmparatorluğu’nda cinsel çoğulculuk ve çağın gerisinde kalan Türkiye

“Türkiye hükümetinin Osmanlı atalarına olan sınırsız hürmetinin, günün birinde cinsellik konusunda da daha açık fikirli bir yaklaşım içerecek şekilde genişlemesini umuyorum.”

Günlerdir ben de bütün ülke gibi gözlerimi dikmiş, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerini izliyorum. Yaşananları görünce içim sızlıyor, yazılanları görünce öfkeleniyorum; “her şeye inat, yaşasın hayat” diye gökkuşağı bayraklı paylaşımlarımı yapıyorum; eksik kaldığını biliyorum, yine üzülüyorum.

Fakat bütün bu sinir, hüzün ve yetersizlik duygularımın ortasında, dün (3 Şubat Çarşamba günü) ilk defa bu konudaki bir paylaşıma güldüm. Sabah yine karamsarlıkla Twitter’da gezinirken, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Bizim geçmişimizde LGBT+ gibi şeyler var mı? Var da biz mi bilmiyoruz? Bunlar Batı’da olan şeyler” dediğini görünce gerçekten kahkahayı koyuverdim. Kendim sosyal medyada paylaştığım kısa bir cevabı, bir de burada dillendirmek istedim.

Uzun lâfın kısası, evet, tabii ki var. Hem de nasıl var! Batı’dan bu alanda herhangi bir şey geldiyse, asıl püritanizm ve heteronormativite geldi, modernite öncesinde bunları tanımayan Osmanlılara. Bu da 19. yüzyıl sonlarında oldu. Öncesinde, tekrar altını çizeyim: Batı’nın püritanizm ve heteronormativite dalgasına kapılmadan önce, Osmanlı toplumunun cinsel âdetleri bugün gördüklerimizden ve resmen kabul ettiklerimizden epey farklıydı. En başta, Osmanlı toplumunun kadınları ve erkekleri birbirinden ayrı tuttuğunu ve kamusal alanda bir arada bulunmalarının hemen hemen imkânsız olduğunu akılda bulundurmak gerekiyor — yani sosyalleşmek büyük oranda sadece aynı cinsiyetten insanlar arasında gerçekleşebiliyordu. Tarihçiler ve sosyologlar eşcinselliğin modern bir kurum olduğunu söylediğinde, tabii geçmişte insanların eşcinsel erotik veya romantik ilişkilere girmediğini iddia etmiyorlar. Aksine, çok eskiden de var olduğunu, ama bir kimlik meselesi olarak görülmediğini anlatmaya çalışıyorlar. Günlük hayatın içinde, spontane bir sosyal pratik olarak mevcut bu tür ilişkiler. Öyle de oluyor, böyle de. Eşcinsel ilişkiler ancak 19. yüzyıldan itibaren doğamızın ve kimliğimizin bir parçası olarak görülmeye başlıyor.

A picture containing text, sale

Description automatically generated
British Library’deki 18. yüzyıl Hamse-i Atā’ī kopyasından (Or. 13882), dördüncü mesnevisi olan Heft Han’ın yemek sahnesi.

Eşcinselliğin Avrupa’da bir kimlik olarak icat edilmesinden önceki beş asırlık Osmanlıca terminolojiyi tarayan tarihçi İrvin Cemil Schick, üç cinsiyet ve iki cinsel yönelimden bahsedilebileceği sonucuna varıyor. İlk olarak, kaynakların bir erkek-kadın zıtlığı yerine kadın, erkek ve oğlanları üç ayrı cinsiyet olarak kabul ettiğini söylüyor. Oğlanlar ne “kadınsı” (feminen) ilân ediliyor, ne de kadınların yerini tutuyor; tamamen ayrı bir cinsiyet olarak görülüyorlar. Bunun da ötesinde, büyüdüklerinde erkek oldukları (erkekliğe geçtikleri) için cinsiyetlerinin akışkan, yani aslında gender-fluid olarak değerlendirilmesi mümkün. İkincisi, cinsel yönelimde bir heteroseksüel/homoseksüel ayrımı yerine, penetre etme ve penetre edilme kavramları kullanılıyor. Penetre eden erkek için penetre ettiği kişinin kim olduğu çok önemli olmamakla birlikte, büyük oranda kişisel zevke bağlı bir mesele gibi gözüküyor. Cinsel yönelimi anlatmak için kullanılan, örneğin matlab (talepler, arzular), meşreb (mizaç, karakter), mezhep (tavır, hareket), tarik (usül, metot) ve tercih gibi kelimelerin ahlâkî değer yargılarından ne kadar uzak ve yoksun olduğu dikkat çekiyor.

A picture containing text, person, older, painting

Description automatically generated
Şair Figani ve genç bir saki. Meşairü’ş-Şuara’nın bir resimli kopyasından, 1568. Millet Yazma Eser Kütüphanesi, Ali Emiri Collection, TR 772, fol. 534a, İstanbul.

Schick’in çalışmalarından aktarmaya devam edersem, edebi eserlerden gördüğümüz kadarıyla durum şu: Kesin sınırları olan cinsel kimliklerden ziyade, Osmanlı toplumunda bir erkeğin cinsel partner seçimi tamamen kişisel ve cinsel zevklerine bağlı; bugün birisinin şarap yerine birayı tercih etmesinden pek de farklı bir manzara arz etmiyor. Bu yüzden, Osmanlı dönemi edebiyatında kullanılan cinsel terminolojide erkek, kadın, genç, yaşlı, pasif ve aktif gibi bütün alt-kategorileri kapsayan genel bir eşcinsellik kavramı yok. Bunun yerine, spesifik katılımcıların spesifik rolleri yerine getirdiği, oldukça özelleşmiş cinsel terimler var. Eşcinsel hikâyeler, ilişkiler, âşıklar, Osmanlı edebiyat ve sanatında tekrar tekrar, epey uzmanlaşmış ve nüanslı bir terminolojiyle ifade buluyor. Walter G. Andrews, Mehmet Kalpaklı, Selim Kuru, Tülay Artan, Serkan Delice ve Irvin Shick gibi tarihçiler, edebiyat tarihçileri ve sanat tarihçileri, bu materyali çalışmaya ve en azından Osmanlıca konuşulan bölgelerde — günümüzde genel hatlarıyla Türkiye ve yakın komşularında — cinsellik hakkında ne düşünüldüğünü bize göstermeye devam ediyor.

Şimdi gelelim, bugün gördüğüm ikinci sosyal medya paylaşımına. Teyit.org, pek takip etmediğim ama çoğu zaman doğru şeyler yazdığını duyduğum bir site. Çoğu zaman, ama her zaman değil, anlaşılan. Daha önce de gördüğüm “Osmanlı devletinde eşcinselliğin 1858’de suç olmaktan çıkarıldığı doğrudur” başlıklı paylaşımlarını yinelemiş; altına da 16. yüzyıldan itibaren çeşitli kanunnâmelerde eşcinselliğin bir suç olarak gösterildiğini ve sonunda 1858’de suç olmaktan çıkarıldığını sıralamışlar.

Burada da bir düzeltmede bulunmak istiyorum. Eşcinselliğin suç olmaktan çıkarılması, rızaya dayalı özel cinsel faaliyetin yasallaştırılması veya özel eşcinsel yakınlık için herhangi bir ceza öngörülmemesi anlamına geliyor. Fakat bu formül, Batı hukuk sistemleri ve ceza kanunlarına dayalı; o yüzden, Batı’nın eşcinsel ilişkilere tavrının tarihiyle yakından ilişkili. Nitekim 1858’de Osmanlı devletinin eşcinselliği suç olmaktan çıkarması, kendi geleneksel hukuku içindeki bir gelişmeden değil, bunu Batı’yla aynı şekilde ve çerçevede ele almasından kaynaklanıyor. Mesele, 1858’de Osmanlı devletinin, 1810 Fransız Ceza Kanunu’nu kabul etmesidir. Bunu yaptığında, içinde barındırdığı şu maddeyi de alıp kendi ceza kanununa eklemiş oluyor:

“Madde 202: İffetliliğe ve utanç duygusuna aykırı olan iğrenç eylemi alenen [vurgu bana ait – A.B.] işlemeye cüret eden kişi, üç aydan bir yıla kadar hapse, bir Mecidiye altınından on Mecidiye altınına kadar para cezasına mahkûmdur.”

Bu, Fransız Ceza Kanunu’ndaki 330. Madde’nin çevirisidir. Burada kritik sözcük “alenen”; aslında böylece, sadece özel alanda, mahremde gerçekleşen eşcinsel aktiviteler suç sayılmamış oluyor. Belki daha anlamlı bir husus daha var. 1858 öncesindeki iki Osmanlı ceza kanunu (1840 ve 1851), herhangi bir Avrupa ceza kanunundan ödünç alınmış değil ve ilginçtir, eşcinsel ilişkilere hiçbir atıfta bulunmuyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nda şeriatın yanı sıra geniş bir örfî-sultanî hukuk (veya kısaca kanun) alanının da varlığı biliniyor. Örfî-sultanî hukuk deyince, illâ padişahların (ulemayla birlikte) sıfırdan icat ve dikte ettikleri yasa ve hükümleri değil, bu olanak da dahil olmakla birlikte, daha çok mevcut teamülleri, örf ve âdet hukukunu derleyip yazıya geçirtmelerini anlamak gerekir. Gerek telif, gerek derleme boyutlarını içeren bu tür kanun koyuculuğun elimizdeki ilk örneği II. Mehmed zamanından (1451-1481) kalma ve popüler dilde Fatih Kanunnâmesi olarak biliniyor.

Gerek II. Mehmed, gerekse II. Bayezid (1481-1512) ve I. Selim’in (1512-1520) ismiyle anılan kanunnâmelerde eşcinsel ilişkilere dair herhangi bir suç ve ceza maddesi bulunmuyor. Eşcinsel ilişkiler ancak genel olarak cinsel ilişkilere ilişkin maddeler kapsamında yer almış olabilir. Teyit.org’un bahsettiği, I. Süleyman (1520-1566) dönemine ait, muhtemelen 1539-1451 arasında kaleme alınan Kanuni Kanunnâmesi ise, “sodomi”ye ve eşcinsel ilişkiye açıkça değinen ilk Osmanlı kanunnâmesi; 27., 32., 33. ve 35. maddeleri eşcinsel erotik eylemlerle ilgili. Fakat görüldüğü kadarıyla bu maddeler, birincisi, daha çok genç oğlanları tâciz eden yaşlı, zengin ve iktidar sahibi erkeklerle; ikincisi, buluğa ermemiş çocuklarla ve mahremde değil, toplumsal alanda gerçekleştirilen eylemlerle ilgili. En büyük sorun ise karşısındakinin rızası olmadan, korkutarak veya zorlayarak girilen ilişkiler. Bu durumların her birinde suçlu yalnızca para cezasına çarptırılıyor, ödemesi gereken miktar da sosyal statüsüne ve varlığına göre değişiyor. Halbuki 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Batı Avrupa’da eşcinsel ilişkiler çoğunlukla idam, nadiren müebbet hapisler cezalandırılıyor.

Bu olgulardan iki önemli sonuç çıkarılabilir. Birincisi, Osmanlı döneminde eşcinsel arzuya ilişkin cezalar tarihsel olarak Batı deneyiminden farklıydı ve ikincisi, 1858’de eşcinsel ilişkilerin hukuken suç olmaktan çıkarılması, öncesinde ciddi anlamda bir suç olarak kabul edildikleri anlamına gelmiyor. Diyecek daha fazla bir şey yok; gene Irvin Schick’ten aktarabilirsem, belki sadece şu (mealen): “Türkiye hükümetinin Osmanlı atalarına olan sınırsız hürmetinin, günün birinde cinsellik konusunda da daha açık fikirli bir yaklaşımı içerecek şekilde genişlemesini umuyorum.”

Önceki İçerikMetropoll Ocak anketi: Cumhur değil Millet; Rusya-Çin değil AB-ABD
Sonraki İçerikErdoğan’ın atadığı rektör Beştepe’ye cüppesiyle geldi