Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / PKK feshedildi, siyaset hâlâ bekliyor

PKK feshedildi, siyaset hâlâ bekliyor

PKK’nin kendini feshetmesi ve silahlı mücadeleyi sonlandırdığını açıklaması, Türkiye için tarihsel bir eşik. Ancak süreç, “teyit” ve “tam tasfiye” gerekçeleriyle uzatılırken, yasal ve demokratik adımlar hâlâ erteleniyor. Güvenlik–özgürlük dengesi bir kez daha “bekle-gör” politikasına mı kurban ediliyor?

On yıllardır hiç bitmeyen ve kendini sürekli tekrar eden güvenlik kaygıları nedeniyle demokratik adımları atmamak, hak ve özgürlük alanlarını genişletmemek nasıl izah edilebilir?

Soğuk Savaş döneminde komünizm tehlikesi bahane edilerek ve son 50 yıldır bölücü tehlike gerekçesiyle demokraside yerinde saymak; üstüne üstlük PKK’nin kendini feshetmesine rağmen hâlâ güvenlik endişesine sarılmak ve süreci sürekli uzatma pozisyonunda tutmak sahici bir siyaset olabilir mi?

Bugün gelinen noktada, siyasal aklın en temel sınavı, korkular üzerinden değil, fırsatlar üzerinden bir gelecek inşa edebilme kapasitesidir. Türkiye’nin kronikleşmiş meselelerini çözmek için gerekli olan şey, geçmişin reflekslerini tekrar etmek değil, yeni bir siyasal cesaret üretmektir.

Şimdi de İran ile ilgili bekle-gör politikasına yatmak, bu ülkenin demokrasisine ne fayda sağlayacak?

Bir faydası olacaksa da galiba iktidarın iktidarda kalma arzusu dışında bir şey olmayacak. Ama böylesine tarihsel bir fırsat olan şiddetsiz bir dönemin varlığına yazık olacak. Bu ülkenin geleceği, bütün iktidarların iktidarda kalma hevesinden daha değerlidir.

Demokrasi, ertelenebilecek bir hedef değil, sürekli inşa edilmesi gereken bir süreçtir. Bu süreçte atılmayan her adım, yalnızca bugünü değil, geleceği de ipotek altına alır.

Her dönemde bir “tehlike” öne sürülüyor, bu tehlike demokrasi ve özgürlük taleplerini askıya almak için gerekçe hâline getiriliyor. Soğuk Savaş yıllarında komünizm korkusu, askerî müdahalelerin ve sıkıyönetimlerin meşruiyet zemini oldu.

Sonraki yarım asırda ise “bölücü terör” tehdidi, hak ve özgürlük alanlarını genişletme çabalarını sürekli erteleyen bir kalkan işlevi gördü. Bu yaklaşım, demokrasiyi bir lüks değil, güvenlik sağlandıktan sonra ele alınabilecek ikincil bir mesele gibi konumlandırdı.

Oysa modern demokratik devletlerde güvenlik ile özgürlük birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Birinin eksikliği, diğerini de zayıflatır.

Sonuçta Türkiye, hem güvenlik hem de demokrasi cephesinde tam anlamıyla tatmin edici bir denge kuramadı.

2025 Mayıs’ında PKK’nin örgütsel yapısını feshettiğini ve silahlı mücadeleyi sonlandırdığını açıklaması, bu döngüde kritik bir kırılma noktasıydı. Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlayan süreç, örgütün kongresinde somutlaştı ve PKK adı altında yürütülen faaliyetlerin bittiği ilan edildi.

Bu gelişme, sadece bir örgütün tasfiyesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin demokratikleşme potansiyelinin önündeki en büyük engellerden birinin zayıflaması anlamına gelmektedir.

Bu karar, yaklaşık 40 yıllık şiddet sarmalının potansiyel olarak sona ermesi anlamına geliyordu. Silah bırakma, tasfiye ve demokratik siyasete geçiş gibi adımlar gündeme geldi.

Terörsüz Türkiye süreci, Meclis’te Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üzerinden yasal düzenlemelerle desteklenmeye çalışıldı. Umut hakkı, AİHM kararlarına uyum gibi konular tartışıldı; raporlar hazırlandı. Ancak hâlâ “sürecin teyidi”, “tam tasfiye”, “silahların teslimi” gibi adımlar öne sürülerek ilerleme kontrollü ve temkinli tutuluyor.

Bu temkinli yaklaşım anlaşılabilir olsa da, aşırı temkin çoğu zaman hareketsizliğe dönüşür. Hareketsizlik ise sorunları çözmek yerine zamana yayar.

Burada asıl soru şu: PKK’nin fesih kararına rağmen güvenlik kaygılarına bu kadar sıkı sarılmak gerçekten sahici ve stratejik bir siyaset midir? Yoksa kronikleşmiş bir erteleme mekanizması mı?

Tarihsel tecrübe gösteriyor ki, güvenlik kaygısı her zaman geçerli bir gerekçedir; çünkü terör tehdidi somut can ve mal kaybına yol açmıştır. Ancak bu kaygıyı mutlaklaştırarak her demokratik adımı “zamanı değil” diye ertelemek, sorunu çözmek yerine derinleştirebilir.

Toplumların ilerlemesi, risk almadan mümkün değildir. Siyaset kurumu, belirsizlikleri yönetme sanatıdır; onları gerekçe göstererek geri çekilme alanı değildir.

PKK’nin feshi gibi bir gelişme, şiddetsiz bir dönemin kapısını araladıysa, bu fırsatı değerlendirmek yerine “henüz erken” demek, süreci uzatmaktan öteye gitmeyebilir. Demokratik reformlar – ifade özgürlüğü, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kültürel haklar gibi – güvenlik tehdidi azaldığında daha kolay hayata geçirilebilir.

Tam tersi yapılırsa, yani reformlar sürekli güvenlik gerekçesiyle ötelenirse, toplumda biriken beklentiler ve güvensizlik artar; bu da yeni gerilimlere zemin hazırlar.

Geciken her reform, toplumsal maliyeti artırır. Bekleyen sorunlar zamanla daha karmaşık hâle gelir ve çözümü daha zor olur.

Ancak bu bekleme hâli, içerideki demokratik ivmeyi de yavaşlatıyor mu? İran’daki belirsizlik, “bölgede istikrar bozulmasın” diyerek reformları bir kez daha ertelemenin bahanesi hâline mi geliyor?

Eğer öyleyse, bu politika sadece kısa vadeli iktidar hesaplarına hizmet eder; uzun vadede ise Türkiye’nin hem bölgesel hem de iç siyasi gücünü zayıflatır. Çünkü demokrasi ve istikrar, birbirini tamamlayan unsurlardır. Güvenlikçi bir duruşla özgürlük alanlarını daraltmak, toplumu daha kırılgan hâle getirir.

Güçlü devlet, yalnızca güvenlik aygıtlarıyla değil, güçlü kurumlar ve özgür bireylerle inşa edilir.

Tarihsel fırsat dedikleri tam da bu dönemdir: Şiddetin azaldığı, PKK’nin kendini feshettiği, silah bırakma tartışmalarının yapıldığı bir eşik. Böylesi bir anda demokratik adımları atmak, sadece Kürt meselesini değil, genel olarak Türkiye’nin siyasal olgunluğunu ilerletir.

Hak ve özgürlükleri genişletmek, anayasal reformlarla hukukun üstünlüğünü güçlendirmek, yargı bağımsızlığını pekiştirmek; bunlar güvenlik tehdidi bittiğinde “lüks” değil, zorunluluktur.

Demokrasi, kriz anlarında askıya alınan değil, tam da o anlarda güçlendirilmesi gereken bir rejimdir.

Aksi takdirde, her iktidar döneminde aynı bahaneler tekrarlanır: Komünizm, bölücülük, dış tehdit, ekonomik kriz… ve demokrasi hep “yarına” kalır.

Elbette hiçbir süreç risksiz değildir. PKK’nin feshi tam anlamıyla hayata geçmemişse, iltisaklı yapıların tasfiyesi tamamlanmamışsa, güvenlik kaygıları hâlâ meşru olabilir.

Ancak bu kaygıları mutlaklaştırarak reformları ertelemek, aslında sorunu çözmek yerine muhafaza etmek anlamına gelir. Sahici siyaset, riskleri yönetirken aynı anda fırsatları değerlendirmeyi gerektirir.

Siyasi liderlik, yalnızca mevcut durumu korumak değil, toplumu daha ileri bir noktaya taşıyacak vizyonu ortaya koyabilmektir.

Şiddetsiz bir dönemi boşa harcamak, sadece bugünkü iktidarın konforunu korur; yarının Türkiye’sini ise daha fazla kutuplaşma ve güvensizlikle baş başa bırakır. Sonuç olarak, bu ülkenin geleceği gerçekten bütün iktidarların iktidarda kalma hevesinden daha değerlidir. Güvenlik ve demokrasi arasındaki dengeyi kurmak, ertelemekle değil, cesur ve sorumlu adımlar atmakla mümkündür. PKK’nin fesih süreci gibi tarihsel bir eşikte, sürekli uzatma politikası yerine kapsayıcı demokratik reformlara odaklanmak, Türkiye’yi hem daha güvenli hem de daha özgür kılar.

Aksi takdirde, aynı sorular on yıl sonra yine sorulacak: “Güvenlik kaygıları bitti mi ki demokrasi konuşalım?” Ve döngü devam edecek. Oysa millet, bu döngüyü kırmayı hak ediyor. Gelecek, korkuyla değil, güven ve özgürlükle inşa edilir.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın