“Samimi demokrasi” buysa…

Hakimler ve savcılar gözlerini ve kulaklarını cumhurbaşkanlığından ayıramıyorlar. Atanmış bakanlar yüksek yargıçlara ayar çekmede, meydan okuma ve azarlamada beis görmüyor. Adalet sisteminin en önemli parçası olan savunmanın örgütü olan baroların partizan ihtiraslar uğruna parçalanması bile göz alındı. (…) ‘samimi demokrasi’ buysa, Allah bizi böyle demokrasiden korusun!

Son yıllarda iktidar ve küçük ortağı ülkenin siyasal rejimine dair öyle tanımlar getirdiler ki, çoğu zaman aynı topraklarda mı yaşıyoruz kuşkusuna kapıldık.

Hafta içinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AK Parti il başkanlarına seslenirken yaptığı tanımlama ise bu yaklaşımın zirvesi oldu.

Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin dış politika çizgisini tanımlarken şöyle dedi: “Kendimizle birlikte ister tarihi bağlara dayansın, ister yeni ilişkiler kurmuş olalım, tüm kardeşlerimiz için aynı mücadeleyi vermekte kararlıyız. Bunun adı Türkiye modelidir. Başka bir yerde insani değerler üzerine bina edilmiş böylesine samimi bir demokrasi, adil bir kalkınma hedefi, köklü bir hak ve adalet ideali bulamazsınız. İnşallah 2053 vizyonumuzu böyle bir model üzerine inşa edeceğiz.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan dış politikası çizgisini “Türkiye modeli” olarak tarif ederken, ülkenin ona eşlik iç siyasal sistemini de “samimi demokrasi” olarak gösterdi. 

Unuttuğumuz demokrasi ilkeleri

Bu yazıda asıl niyetim, toplumsal yaşamımıza rengini veren siyasal sistemimizle ilgili yaygın ve olağan bazı sahneleri sizinle paylaşmak ve Cumhurbaşkanı’nın üzerinde hususiyetle durduğu demokrasimizin “samimiyetini” anlamaya çalışmak olacak.

Demokrasi, ilkeleri itibariyle şüphesiz kendini diğer siyasal sistemlerden önemli ölçüde ayırmaktadır. Aralarında kısmi farklılıklar söz konusu olsa da, bu ilkeler aşağı yukarı bütün demokrasilerde milli egemenlik, bütün yurttaşlara seçme ve seçilme hakkı, hukuk devleti, özgürlük, eşitlik, katılım, çoğulculuk, hoşgörü, kuvvetler ayrılığı şeklinde tezahür ediyor.

Söz konusu egemenlik halk tarafından kullanılırken ‘doğrudan, yarı doğrudan ve temsili demokrasi’ tercihleri önümüze çıkıyor. Bunlar arasında dünyada en yaygın olanının, halkın egemenlik hakkını seçtiği temsilciler aracılığıyla kullandığı temsili demokrasi modeli olduğunu biliyoruz. Türkiye’de uygulanan da bu kategoriye giriyor.

Demokrasi de çeşit çeşit ama…

Siyaset hukuku üzerinde çalışanlar, demokrasiyi amacı, anlamı ve içeriği itibariyle de bazı türlere ayırıyorlar:

Klasik çoğulcu demokrasi, mutlak çoğunlukçu demokrasi, liberal demokrasi, radikal demokrasi, sosyalist demokrasi, düşük yoğunluklu demokrasi, uzlaşmacı demokrasi, delegasyoncu demokrasi, militan demokrasi, müzakereci demokrasi, plebisitçi demokrasi, siber demokrasi, Westminster demokrasisi, oydaşmacı demokrasi. (Bu tasnifleri Ali İmran Köşker’in 20 Mayıs 2019 tarihli kısa makalesinden aldım. www.imvemedeniyet.com

Bunların her birinin niteliğini ve içeriğini açıklamayı mesleğin erbaplarına bırakıp, demokrasi çeşitleri arasında bulamadığımız “samimi” türün Türkiye’de nasıl bir şey olduğuna bakalım. 

‘Samimi Türk demokrasisi’nden sahneler

Bildiğim ve yaşadığım kadarıyla bizim demokrasimiz iyi bir çocukluk ve ergenlik dönemi geçirmedi. Yetişkinlik dönemi ise çok eskilerden devralıp, bir türlü üstesinden gelemediği kimlik sorunlarının, birbirine güvensizliğin, kutuplaşmaların yarattığı kavga ve kaoslarla sürüp gidiyor.

1960 Anayasası’nda, Özal döneminde ve AK Parti’nin ilk yıllarında demokrasiyi geliştirmek, vatandaşın özgürlük taleplerini karşılamak adına bazı adımlar atılmış ve Türkiye demokrasinin kitaplardaki tanımına, kimi ülkelerde görüp imrendiğimiz model ve uygulamalarına bir nebze de olsa yaklaşmıştı.

Fakat bu dönemler uzun sürmedi; yasalar ve uygulamalardan başlayarak birçok şey tersine döndü. Türkiye, bu “ara” dönemleri takiben, demokratik ve insani kriterler bakımından övünülmesi hiç de kolay olmayan malum yerine hep avdet etti.

Yanlış anlaşılmasın; tabii ki Afrika’nın, Asya’nın ve Güney Amerika’nın nice ülkeleriyle birçok yönden kıyaslanamaz bir noktadayız fakat demokrasinin kriterleri ve evrensel değerleri söz konusu olduğunda, bizim bulunduğumuz yere övgüler düzene pek rastlanmıyor.

Bir kere o yola girilince…

Öncesinde de ara ara ataklar olmakla beraber, 7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana, AK Parti’nin yönetiminde Türkiye hukuk, adalet, özgürlük, güçler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü, insan hakları ve hukuku, vb. alanlarda, zaten kusurlu olan demokrasisinden adım adım uzaklaştı.

15 Temmuz 2016’daki FETÖ Darbesi, ardından gelen OHAL, hukuki sınır tanımayan davalar ve işten çıkarmalar, üniversitelerde yaşanan tasfiye, gazetecilerin ve aydınların hukuksuz bir şekilde aylar ve yıllar boyu tutuklu kalmaları ve nihayet 16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu’yla geçtiğimiz başkanlık sistemi, demokrasi adına kalan ne varsa üzerinden silindir gibi geçti.

Demokrasinin en temel ilkesi olan güçler ayrılığı rafa kalktı; yasama, yürütme ve yargı erki siyasal uygulamaların çoğunda görüldüğü gibi tek elde toplandı. Bugün, ağırlıkla cumhurbaşkanlığı karar ve kararnameleriyle yönetilen bir ülkeyiz.

Hakimler ve savcılar gözlerini ve kulaklarını cumhurbaşkanlığından ayıramıyorlar. Atanmış bakanlar yüksek yargıçlara ayar çekmede, meydan okuma ve azarlamada beis görmüyor. Adalet sisteminin en önemli parçası olan savunmanın örgütü olan baroların partizan ihtiraslar uğruna parçalanması bile göz alındı.

Kanunlar genel müdürlüğüne dönen Meclis

Bugün, bir zamanlar demokrasimizin kâbesi sayılan TBMM esasen işlevsiz hale gelmiş durumda. Meclisin bütçe yapma ve denetleme yetkisi neredeyse yok düzeyinde. Üzerinden 40 yıl geçtiği halde, 12 Eylül 1980 darbesinin hayatımızı kışlaya çeviren anayasasından bile memleketi kurtaramıyor.

Ne milletvekillerinin vekilliklerine, ne dokunulmazlıklarına, ne can güvenliklerine doğru dürüst sahip çıkabiliyor. Meclis artık Cumhurbaşkanlığında hazırlandığı alenen belli olan taslakları yasalaştırmaktan öte bir şey yapamayan bir kurum olarak görülüyor.

Evet, sektirmeden seçimlerimizi yapıyoruz. Ama seçim barajımız neredeyse dünya birincisi. Buna rağmen, muhaliflerin örgütlenip seçime tam teşekküllü biçimde katılma yönünde adım atmaya hazır olduklarında da, milli spor haline getirdiğimiz seçim ve siyasi partiler yasası değişikliklerini devreye sokuyoruz. Bu yönde iktidar mahfillerinde harıl harıl hazırlıkların yapıldığı haberleri yine duyuluyor.

Gündelik siyasette, saldırgan milliyetçiliğin ve onunla sarmaş dolaş olan endişeli ve ihtiraslı siyasal İslamcılığın demokrasiye bakışlarında, yasaklama, kapatma, baskı ve kısıtlamadan fazla bir şey görmek şimdiye kadar kısmet olmadı.

Kimi vali ve kaymakamların Osmanlı kadısı gibi kent caddelerinde vatandaşa gözlerinin ucuyla bakmaları, liyakat tartılarının nasıl yapıldığını pek bilemediğimiz rektörlerin, o makamda bilimden başka her şeyle iştigal etmeleri nasıl olduysa normalimiz haline geldi.

Samimi olan buysa, sırada ne var?

Ekonomik durumdan, diplomalı diplomasız işsizliğinden, döviz kurları karşısında heder olmuş Türk lirasından, yoksulluktan, borçlardan, kapanan iş yerlerinden, eş dost kayırma ve yolsuzluklardan, memleketin tarım arazisinin ve yeşilinin yandaş beton bağımlılarının eline teslim edilişinden, bu yazıda söz etmeyeyim.

Covid-19’dan kurtulmaya başladığımızı sanıyor, mücadelenin, her şeyin ayan beyan halkın önüne konulduğu bir açıklıkla sürdürüldüğüne inanıyorduk. Meğer durum tam tersiymiş. Bu şartlara rağmen, sağlıkçılarımız büyük kayıpları pahasına olağanüstü bir çalışma sergiliyor. İşin uzmanları daha nicelerinin aramızdan ayrılacağını öngörüyor.

İktidarın küçük ortağının, sanki devletten gayri her şeyin kapısına kilit vurmak ister gibi, yemeyip içmeyip “Türk Tabipleri Birliği kapatılsın” çağrısıyla ortalık yere sıçramasını da, demokrasiyle yakından bağlantılı olsa da, bu yazıda ele almak istemiyorum.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı çatısı altında “Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi” adıyla, değme istihbarat örgütlerine taş çıkartacak, işletmesi döner sermayeli yeni dönem “propaganda bakanlığı” girişimini de, demokrasimizin yeni çehresi itibariyle değerlendirmemiz için ileride zamanımız olacak.

Lafı uzatmayayım; demokrasinin tanımı, türleri ve uygulama biçimleri arasında “samimi demokrasi” diye bir şey bulamadım. Samimiyetle söylüyorum, bizdeki uygulamasında “olumlu ve iyimser” bir duyguyu ifade eden “samimiyet”i göremedim.   

Yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi, Türkiye’de bu olan bitenin adına “samimi demokrasi” deniliyorsa, Allah bizi böyle demokrasiden korusun! 

Önceki İçerikFinCEN belgelerinde de ismi öne çıkan Reza Zarrab’ı, kuryesi ABD basınına anlattı
Sonraki İçerikİyi Parti’de ağır toplar krizi… Partinin yeni çizgisi ‘sol söylemli milliyetçilik’ mi?