Şiddetin “ev hâli”

Gerçek hayatta tanık olduğumuz, bazen medyadaki kaygan, ataerkil anlatımıyla da mide kaldıran vakaların perde arkalarında inanılmaz süreçler gizli. Çoğunun örtülü kalan hikâyesi korkunç… Sinemada Yunan Yeni Dalgası cesaretle tabuların, mayınlı alanların, ataerkil zihniyetin arsızca güvendiği “kol kırılır yen içinde kalır”ın üzerine dimdik gidiyor.

Bir dönem otobüslerden minibüslere, işyerlerinden evlere, hemen her yere asılan bir poster vardı: Ağlayan Çocuk… Şehirlerarası mola yerlerinde bilhassa yaygındı. Sanki “Aracınızı dikkatli sürün, çocuğunuzu ardınızda gözü yaşlı, yetim bırakmayın” gibilerinden bir trafik işaretiydi aynı zamanda.  

Bazı versiyonlarında partal, ütüsüz giysileriyle yoksuldu. Bazısında şık paltosu ve atkısıyla varlıklı bir “küçük bey”di… Belki alıcı için bir seçenek yaratılmıştı; hani duygularla ya da mobilyalarla hangisi daha iyi durur, babından. Ardından ikinci seçimini yapar, bir kaç liralık ucuz poster ya da az pahalı yağlıboya tablo sürümünü alır, asardın “duvar”ına… Artık o modaya mı uyardın, duygu durumuna mı… Bilinmez.

Belki de çocuğun sosyo-ekonomisi değil muhtemel öksüzlüğüydü yürekleri burkan. Nihayetinde kalbi kırılan, ağlayan bir çocuktu karşındaki. Hem bir çocuğun gözyaşlarının gerisinde hangi trajedilerin yaşandığını bilemez, bazen tahmin bile edemezdin bu ülkede. Tombili yanağından inci inci öyle yaşlar süzülüyordu ki… Taş olsan dayanamazdın.

O “millî” posterimiz neyi temsil ediyordu ki, böylesine “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış”, dertte-kederde ortak bir itibar, şefkat görmüştü? Murat Belge bugün de çok şey anlatan “Tarihten Güncelliğe (İlk baskısı 1983)” kitabına aldığı ve tam 41 yıl önce yayınlanan yazısında harika yorumluyor bu hâli.

Türkiye çocukları karşısında suçlu bir halktır. Kimsenin çocuğu olmayıp da herkesin çocuğu olabilecek bir çocuk gözü yaşlı duruyorsa, bu çocuk (toplumsal) bilinçliliğin çok derin mahzenlerinde yıllardır uyuklayan duyguları uyandırabilir… Garip bir şekilde herkes başkasının çocuğunu çok sever bizim toplumda. Çocuk başkasınınsa alabildiğine hoşgörülüdür.”

Vicdanın marşına basmak

O resmin “bilinç uyandırma” olasılığı, Belge’nin toplumsal vicdan pragmatizmi nezdinde vurgusuna rağmen bana iyimser gelse de, her yere “bizi doğrudan suçlamaksızın suçluluğumuzun bir affettirme aracı olarak” girdiği yorumunu uzak bulmuyorum.

Şöyle devam ediyor: “Burada bir vicdan varsa, bu niçin bir posterde somutlaşıyor? Aynı vicdan rahatsızlığını somut-pratik etkileriyle bütün hayat içinde örnekleyecek bir film, bir roman niçin değil? Sanırım şundan: Bu soruna ayırabileceğimiz zaman bir poster estantanesinden ileri gitmiyor da ondan. O çocuğun gözünün niçin yaşlı olduğunu anlatan edebi veya sinematografik bir anlatıya tahammülümüz yok. Bu vicdan rahatsızlığının giderilmesine ayıracağımız zaman, hâlâ bir ‘poster’lik.

Haklı… Affedilmek, en azından gönül rahatlatmak niyetiyle, arada bir vicdanın marşına bir an, bir kere basmak, sürücü/sürdürücü refleksi… Karda kışta, onca zaman dışarda beklediği için çalışıp çalışmadığını “bi kontrol etmen” gerek. Çalıştı mı, tamamdır. Üstünü örtüp yine bırakabilirsin park yerine.

Gülenin gözyaşı kapağı

Yarattığı “kullanışlı” duygular, popülerliği, aynı resmi, 1979’da Fethullah Gülen’in başında olduğu derginin ilk sayısının kapağına da “ah-ü vâh”la yerleştirecekti. Ki Gülenin Gözyaşları, bir tablo gerçekliğinde de olsa, kederli, gerçek, hem de toplumsal bir gözyaşıyla buluşsun. Kaçmazdı bu fırsat. Velâkin… Herkese, her yere yayılan o resim de, o resimdeki Ömercik, Sezercik kadar benimsediğimiz çocuk da “millî” değildi, maalesef.

Tablo, 1911 doğumlu İtalyan ressam Bruno Amadio’ya aitti. Üstelik bizim merhametle, şefkatle, sevgiyle başköşeye astığımız o resim, başka ülkelerde kötü şans getiren, uğursuz, lanetli, hatta şeytani bir figür olarak da kabul ediliyordu.

Ezgi Aksoy, “Bir tuhaf ve gizemli sanat miti: Ağlayan çocuk tablolarının sırrı ne?” yazısında şöyle anlatıyor: “Şili’de (de) bu konuda birçok inanış, şehir efsanesi var. Ağlayan Çocuk, odada uyuyan biri varsa onu öldürüyor ve sabaha karşı tabloya geri dönüyor. Bir başka versiyonda, şöhret karşılığında ruhunu şeytana satan ressamın tablolardaki çocukları kaçırdığı, resimlerinin gerçekçi olması için onlara eziyet ettiği ve en korkmuş hallerini resmettiği anlatılıyor.”

Asla yanmayan resim!

Seri üretimle kopyaları 1950’lerden sonra dünyaya yayılan tablonun “uğursuzluğu”, 4 Eylül 1985’de The Sun’ın kapağına da yerleşecekti. (¹) Rotherdam’da bir evde çıkan korkunç yangından sadece o tablo ve asılı olduğu o duvar sıyrık almadan, yanmadan kurtulmuş! Tesadüfe bakın… Evi yanan kadının erkek kardeşi de itfaiyeci üstelik. The Sun’ın şahsıyla yaptığı röportajda, buna benzer pek çok olayla karşılaştıklarını ve itfaiyeciler arasında bu tablonun asla yanmaması ile ünlü olduğunu söylüyor.

Neyse ki, biz bu kökü dışarıda haberlerden uzak, yine habersiz kaldık. O yıllarda sürümdeki, varolan şehir efsanelerini atlamayan ama daha çok kendi uydurduğu rivayetlere bayılan Tan Gazetesi bile bu haberlere itibar göstermedi. Belki de yüksek tirajlı “toplumsal duyarlılığı”, buna izin vermedi. Tabii evi yanan kadının üryan fotoğrafını bulamamalarını (uyduramamalarını) da hesaba katmalı…

Yönetmenin tablo seçimi

Gerek böyle meşum rivayetler, gerek evrensel, masum çağrışımıyla o poster, Yunan Yönetmen Alexandros Avranas’ın 2013 yapımı fazlasıyla rahatsız edici “Miss Violence” filminde karşıma çıkınca aklıma geldi.

Kameranın sadece bir an gösterdiği o tablo, her türden “hane içi-dışı” şiddetin, ağır cinsel istismarın hüküm sürdüğü o evde, üstelik faciaların mağduru çocukların odasındaydı. Filmi “rahatsız bir seyirle” bitirdiğimde, “Duvardaki o resim her yorumu, her mânâsıyla iyi bir seçimdi doğrusu” diye düşündüm. Hem de evin çocuklarına “Her çocuk ağlar” mesajı…

Belki de ilk kez, bir film hakkında yazmanın o filmi seyretmekten bir bakıma daha “kolay” ya da evlâ geldiğini söyleyebilirim. Zira yazarken balansı sende; bazı sahnelere, kesitlere üstü kapalı değinip, geçme imkânın var.

Ancak filmine o çok sert sahneleri yerleştiren, çekerken de filminin istediği mânâdan başka yerlere savrulma, oralara çekilme riskiyle baş etmeye çalışan Avranas’ın işi öyle kolay değil elbette. Peki, her kuytusu, sekansıyla başarmış mı… Kendi payıma, o mevzuda sıkı, ayrıntılı bir tartışmaya girmeyi pek arzu etmem. Cesaretinin hakkını vermekle yetinirim.

Filmin yedi yıl önce Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde “Mayınlı Bölge” kategorisinde ilk sırada gösterime sunulması boşuna değil. (Ne güzel, zekice bir kategori değil mi?) Venedik Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini alan Miss Violence, ev içi şiddet, istismar, ataerkil zulüm kıstasında memleketlisi Yorgos Lantimos’un “Dogtooth (Köpek Dişi) filminin verdiği rahatsızlıkla yarışabilir. Ama düz yolda…

“Film icabı”nın demodeliği

Sinema açısından 2009 yapımı Dogtooth’un gerisinde, belki de gölgesinde kalıyor. Miss Violence Almanya’da yaşanmış bir dramdan uyarlandığı için inandırıcılığı da alıyor sert rüzgârına… Bunun bir yönetmen için avantajı kadar dezavantajı da olabilir.

Yönetmenin tercihiyle, oyuncuların tasarruflu rol ayarı, kurgu da o gerçekliğini gözetiyor. Sonuç da çok başarılı… Hissettirdiği koyu rahatsızlık, Avranas’ın röportajlarında altını çizerek açıkladığı “Gerçek olaydan…” bilgisiyle de geriyor, kıvam kazanıyor.

Dogtoots’da ise babanın ailesini dünyadan yalıtıp, gönlünce dizayn ettiği, yasalarını bizzat kaleme aldığı hava geçirmez “akvaryum”da sürdürdüğü hükümdarlık, derebeylik, hane faşizmi var.  O görkemli “kurgu”suyla (da) çarpıcı ama ona da kurgu, fantastik filan diyemezsin. Kurgudaki sürprizler, sert sıçramalar o an şaşırtsa da, ataerkil rezilliklere, öyle cehennemlere dair tahayyüllerimizin menzili dışında değil. Yönetmen Lantimos, “film icabı” tanımlamasını, gerçeküstü gerçekliğiyle lügatinden kovalamış sanki.   

Bu nedenle Yönetmen Avranas’ın 2016 yapımı “Dark Crimes” filminde polisiye yazarına söylettiği, “Gerçeği bizler yaratırız, kurguyu bizler yaratırız: Gerçek kurgu, gerçek kurgu, gerçek kurgu, The End… Gerçeklik algıdır” repliği daha çok Dogtooths’a yakışıyor.

Cohen’le derin gönderme

Miss Violence 11 yaşındaki bir kız çocuğunun (Angeliki) ailecek kutlanan doğum günüyle başlıyor… Küçük kızkardeşi Leonard Cohen’in “Dance Me to the End of Love”ı koyuyor, müzik setine. Cohen’in ilhamını, hüznünü Nazi toplama kamplarında ölümünü bekleyen ama hiç bir şey olmamış/olmuyormuş/olmayacakmış gibi çalmaya devam eden yaylı çalgılar dörtlüsünden alan şarkısını… Yönetmen o şarkıyla sanki bizi de hazırlıyor bir şeylere.

Yedi üyeli, üç kuşaklı geniş aile, aynı zamanda dede de olan baba, anneanne-anne, çocuklar, torunlar mutlu dans ederken… Doğum günü çocuğu Angeliki usulca balkona çıkıyor, kameradan gözünü ayırmadan hafif, buruk bir tebessümle atlıyor. (Filmi Michael Haneke sineması üzerinden yorumlamaya, konumlandırmaya çalışanların elindeki tek koz, tek dayanak bence o sahneden ibaret. O da böyle bir kıyaslamaya elbette yetmiyor.) Kamera çocuğun yerdeki cansız siluetine odaklanırken, jenerikte isimler adli bir vaka raporu formu, fontunda yanyana sıralanıyor ekrana. Şık gerçekten…

Ebeveynlerin Emniyet ifadesine geçen satırları; iyi bir öğrenci, okulda, evde bir sorunu, intihara sürükleyecek hiç bir derdi yok… Çocuklar, torunlar hepsi kuzu gibi. O dehşet verici intiharın ardında neyin yattığını -fesat ve maalesef çoğu kez haklı çıkan aklımızla bile- pek tahmin edemiyoruz henüz. İpuçları ilmek ilmek, yavaş yavaş sızıyor perdeye…

Seyirciye kim kimdir sınavı

Daha filmin başında, ataerkil coğrafyalarda bir çocuğun intiharına dair toplumsal duyarlılığın da yerlerde süründüğünü fark ediyoruz. Herkes o çocuğun intihar nedenini kapatmaya, onu da gömmeye hevesli bir kere. Ötesi, Angeliki’nin okulunun idarecisi, okuldaki büyük sınıflardan bir erkek çocuğunun kızın kendisi için intihar ettiğini böbürlenerek anlattığını söylüyor, dedesine.

Dede ölüm kaydı için gittiği nüfus merkezinde görevli kadının bıkkın, taş gibi “Bu ay 170 Euro çocuk yardımını son kez alacaksınız” uyarısıyla karşılaşıyor. Kadın robotik bir söylemle sadece bu cümleyi kuruyor, o kadar. Başsağlığı filan arama… Dede de günlük rutininde zaten… Geride iki kızı, iki torunu daha var!

Bu arada filmi izlerken, ailede kimin nesi olduğunu çözmek çapraz bulmacadan beter… Ama kâğıdı kalemi alıp soyağacı çıkarmaya çok da gerek yok. Zira bu, yönetmenin bilinçli bir trüğü; “Bu aile, buradaki çarpık sosyal konumlandırmalar, öyle bildiğiniz, gördüğünüz, sandığınız ailelere, kalıplara benzemez!” Nitekim filmin başında evin dedesini hepsinin babası ve aslında kızı olan genç kadının kocası zannetmem, sanıyorum birçok seyircinin düşeceği ve yönetmenin de bu “muzır başarısı”ndan bir anlamda keyif duyacağı bir yanılgı.

Ataerkil manevrayı önlemek

Ailede işine gelen, gücünü pekiştiren her rolü üslenen baba-dede, evin sarsılmaz, esnemez otoritesi… Tepedeki o otoritenin açtığı, sağladığı dar alanda sessiz anneannenin de bazen bir tür ek otoritesi, en azından arada şiddet kullanma hakkı var.

Yetişkin, epeydir o da bir “anne” olan kızını tokatlaması, minik bir kabahatte torunlarının ellerine vurması, otoritenin “ek”, “tâbi” görünümlerinin “sıradan” ve bize de uzak düşmeyen örnekleri. Lâkin Avranas, günahı, sorumluluğu, ataerkil merkezinden uzaklaştırmaya pek hevesli zihniyetler gibi anaerkil paylarda aramıyor, kadınlara üleştirmiyor. Düşmüyor, o bildik tuzağa…

Büyük anne 14 yaşındaki ikinci kızı Mytro’nun babasıyla ilgili söylemek istediği bir şeye, yakınmasına izin vermiyor: “Bilmek istemiyorum…” Kızı “Hiçbir şeyi bilmek istemiyorsun” deyince de kendi vücudundaki çürükleri, yara bereleri gösteriyor. Öyle ailelerin çığlığının sessiz çıkmasının, mağdurlarının içine içine ağlamasının nedenleriyle bir kez daha yüzleşiyoruz.

Aman evden çıkmasınlar!

Dedenin otoritesi, cezalandırmaları bazen “ince ince” ama fabrikasyon, kaba “ataerkil sanat” seçkileri… Küçük erkek torununu önce kendi tokatlıyor mesela. Sonra yedi-sekiz yaşındaki çocuğu, bu kez de küçük kızkardeşine defalarca, aralıksız, dakikalarca tokatlatıyor.  

O sırada da çocuğa, “Ne biçim erkeksin sen? Kızların kendini tokatlamasına izin veriyorsun” diyor keyifle. Üstüne o akşam aç bırakma ve oturduğu kanepeden asla kalkmama cezası… Hepsinin gerekçesi de o sabah öğretmeninin dedeye, onun sınıfta bazen ve biraz agresif davrandığını söylemesi. Dedenin yanıtı bizi şaşırtmıyor: “Hayret, evde çok sessiz…”

Evde sır çok ama baba, “Bu evde saklayacak bir şey yok” diyerek kızının odasının kapısını menteşelerinden çıkarıp kaldırıyor. Film de sırların önündeki kapıların aralanmasıyla, kaldırılıp atılmasıyla geriyor seyirciyi. Zira her sırrın ardında korkunç gerçekler, rezil “gerekçe”ler var.  

Kırılan kol “yen”i yırtıyor

Film evin odağında, iç çekimlerle yürüyor ağırlıklı olarak. İlerledikçe seyirci de genç kadının, çocukların, torunların -baba/dedeyle birlikte- o kâbus evden çıkmamasını yeğliyor neredeyseEn beterin de beterinden, daha da dayanılmaz, apaçık dış çekimlerden ürküyor. Zira o çıkışlar, çocukları, torunları cehennemin daha derinlerine, dibine götürüyor.

Avranas insanî, ahlâkî çöküntüyü ekonomik krize, gerilemeye iliştirse de, aslında tüm mesele ataerkil güç, otorite ve onun yarattığı “meşruluk” alanı. Ataerkine dayalı otoritenin tahrip ve imha gücü, nitrogliserin gibi… Bünyede, fünyede zerresi bile tehlikeli.

Miss Violence çeneyi-mideyi kasan filmlerden. Ama gerçek hayatta tanık olduğumuz, bazen medyadaki kaygan, ataerkil anlatımıyla da mide kaldıran vakaların perde arkaları, böyle süreçlerden de geçiyor. Çoğunun örtülü kalan hikâyesi korkunç… Bu film de özünde gerçekten yaşanmış bir olay. Sinemada kendine sağlam bir yer edinen Yunan Yeni Dalgası da cesaretle tabuların, mayınlı alanların, ataerkil zihniyetin arsızca güvendiği “kol kırılır yen içinde kalır”ın üzerine dimdik gidiyor. Darısı…

BİR FİLM/BİR OYUNCU

JIM CARREY DEDEKTİF OLURSA…

Alexandros Avranas’ın “Miss Violence”dan üç yıl sonra gösterime giren filmi “Dark Crimes” da cinsel suçlara, ağır kadın istismarına odaklanan bir polisiye… Yönetmenin cesaretini Digitürk’ün arşivindeki bu filmde de görmek mümkün. Bir polisiye gerilimin başrolüne ünlü komedyen Jim Carrey’yi yerleştirme fikri bile bana zaten hem cesaret, hem de daha çekime başlamadan muhtemel bir gerilim unsuru gibi geliyor. Ancak Carrey bu rolün altından kayda değer bir performans göstermeden kalkıyor. Bence bunda Carrey’nin mimik atölyesi yüzünü, tipik hatlarını sakalıyla örtmesinin de payı var. O türü sevenler, fazla bir şey beklemeden ya da kadrosunun cazibesiyle seyredebilir.

(¹) Sahiden yanmıyor mu? Ağlayan Çocuk resmini, The Sun 4 Eylül 1985’de  “Ağlayan Alev (Ağlayan Çocuk resminin alevli laneti)” başlığıyla kapağına aldı… The Sun üç ay sonra, 24 Ocak’ta da haberiyle ilgili “fikri takip”ini sürdürecek, başka bir yangını, “Ağlayan Çocuk’un laneti yine vurdu” başlığıyla duyuracaktı. Bu kez “lanet”i, “çocuğun intikamı” hikâyesiyle genişletiyordu. Bu furyada tabloyu “Sahiden yanmıyor mu?” gibilerinden -biraz da ihtiyatla-  yakmayı deneyenler, “Yandı ama bir kâğıda oranla çok geç, çok zor yandı”, “Alevler yakasından yüzüne doğru ilerlerken birden bire durdu” diyenlerin haberleri de çıkacaktı. Sonunda akıllı, lâkin yine de deneyerek o akla uyan birisi, “Bu tür posterlerin üzerindeki verniğin cinsi çabuk yanmasını engelliyor” diyecekti de, “tablo yangınları” nihayete erecekti.

Önceki İçerikBahçeli tweet attı, Habertürk’te iki tepe yönetici gitti
Sonraki İçerikBiden: “Aşı patentlerinin kaldırılmasını destekliyorum”