Tahta kızakta tatsız istifham

“Vatandaş” röportajlarında, Hollywood oyuncularının, metinlerinin kullanılması… Çektikleri seçim filminde, “muhalefeti destekleyen serseri takımı”nı ve “sağduyulu halk”ı oyuncuların canlandırması bugünlerin uzağında değil: “Asılsız bir şeyi durmadan tekrarlarsanız, insanlar ona inanmaya meyleder”.

“Tüm yolları havaalanına çıkan tek şehir Hollywood’dur. Zira işine (gücüne) gelmeyen herkesi, her an sepetlemeye çalışır”.

Orson Welles’le ilgili “Beni Ölünce Sevecekler” belgeselindeki bu vecize, Hollywood’a pike yapan “Mank” filminin de anahtar cümlelerinden. Film, önceki sinema yazımda (31 Aralık) değindiğim “Netflix üçlemesi”nin son parçası. Welles’e bir belgesel ve bir filmle yer veren platformun 2020 yapımı “Mank” biyografisi de, aynı dönemde, aynı çevrede geçiyor. 

Filmin çıkış noktası, yönetmen David Fincher’ın gazeteci, senarist babasının 1973’de yazdığı senaryo. Eleştirmenlerin harika bir “görsel stilist” olarak nitelendirdiği Fincher, “Alien 3 (1992)”le daldığı Hollywood’da aldığı yaraları, üç yıl sonra “Se7en” ile toparlayan bir yönetmen. Ardından da “Fight Club” elbette…  

Yeni filmine konu olan “Yurttaş Kane”in senaristi Akademi Ödüllü Herman J. Mankiewicz’in (Mank) alkolle sarmaş dolaş hayatı ise, kural tanımaz çıkışları, sivri dili eşliğinde kendini yok etmeye ayarlı Görevimiz Tehlike kaseti gibi… Ama senaristlerin, sinema yazarlarının iyimser bir yaklaşımla “ikinci sınıf” sayıldığı o dönemde bile bir havası, stili var. Fincher’ın deyişiyle, “Sarhoşken çok çekici olmalı…”

Perde Mank’ın Welles’le fikir alış-verişi içinde yazdığı, “Yurttaş Kane”in senaryosunun hikâyesiyle açılıyor. Ki senaryoda kimin imzasının ağır bastığı, yıllarca gündemden düşmeyen bir tartışmanın da odağı… “Yurttaş Kane”in o dönem tek Oscar’ını senaryo dalında alması da münazarayı iyice kızıştıran bir olay. Fincher’ın bu konuda Mank’a meylettiği aşikar.

“Halk röportajları”nın Hollystarları

Film, Hollywood’un iktidarla, yandaş medyayla kol kola kirli egemenliğini, o ekosistemi belgesel tadında hatırlatıyor. Bize öyle yılların güncel mirasını da… (Neredeyse bir “meslek” meşruiyeti kazandırılacak kadar yapışkan, vıcık vıcık “yandaş medya” kavramından haz etmiyorum ama başka bir şey seçsem/bulsam üslûbumu zorlayacak) 

Radyoda seçimle ilgili “vatandaş”larla yapılan röportajlarda, Hollywood’un “Sahibinin Sesi” oyuncularının, metinlerinin kullanılması… Yine Hollywood’un gözde bir yönetmeninin çektiği filmde “muhalefeti destekleyen işsiz güçsüz, serseri, komünist takımı”nı ve “sağduyulu halk”ı oyuncuların canlandırması da bugünlerin çok uzağında değil. Zira repliğindeki gibi “Asılsız bir şeyi durmadan tekrarlarsanız, insanlar ona inanmaya meyleder”…

Metro Goldwin’in -Louis- Mayer’inin sözleri de burada yer almayı hak ediyor: “Bizim işimizde alıcı, parası karşılığında ancak bir hatıra edinir. Satın aldığı şey, yine onu satanda kalır. Filmlerin asıl büyüsü budur. Gerisine kulak asma.” Müthiş itiraf… Biz de “sanat sanat içindir”in çelebisi olduğunu sanıyorduk onların.   

King Kong’a inanan neye inanmaz

Ardından Mayer MGM çalışanlarını topladığı salona gidiyor ve ekonomik kriz nedeniyle hepsinin maaşını yarıya indirmek zorunda kaldığını açıklıyor. Nasıl üzgün! Dokunmasan da ağlayacak bir ifadeyle salonu terk ederken, danışmanına soruyor: “Nasıldım?” Danışmanı “Her türlü senaryodaki harika performansınızla tıpkı kendiniz gibiydiniz” diyemiyor tabii. Filmde seyrettiğimiz gibi her role soyunmaya meslekten alışık.

Hollywood, tarihin en eski ikna müesseselerinden zaten… Filmin fiyakalı repliği de bunun altını çiziyor: “King Kong’un on katlı bina boyunda ve Mary Pickford’ın (sessiz sinema döneminde “Amerika’nın sevgilisi” olarak anılan oyuncu) 40 yaşında bakire olduğuna dünyayı inandıracak güçteyken, aç seçmenleri, dönek bir sosyalistin Kaliforniyalıların değer verdiği her şeye tehdit oluşturduğuna ikna edemiyor musunuz?”

Ne dersen de, “gül goncası”

Senarist Mank, Almanya’daki bir köyde yaşayanları Nazi zulmünden kaçırmasıyla da tanınan bir isim. Hitler’in propaganda sanatı danışmanı Gobbels, filmlerinin Almanya’da gösterilmesini yasaklıyor. Nazi aleyhtarı bir senaryo yazan Mank da, çekecek kimseyi bulamıyor Özgürlükler Ülkesi Amerika’da.

Filmde, Orson Welles’in üzerine yapışan “bir lanet” olarak nitelendirdiği “Yurttaş Kane” etiketini, “Rosebud” metaforunda da izliyoruz. Menajerin senaryoyu okuduktan sonra Mank’a söylediği “Bir kızağa bu kadar değer verilebileceğini düşünmezdim” sözleri, en hafif deyimiyle hazin.

Filmin canımı sıkan puzzle parçası da orada. Welles’in Rosebud’ının, W.R. Hearts’un metresi Marion’ın organına taktığı isim olduğu dedikodusu bacayı sarıyor. Mank pek itiraz sayılamayacak bir tonda “Ben Hearts’un öyle dediğini duymadım” dese de, Marion’ın annesinin isminin de Rose olduğunu öğreniyoruz. Umuyorum aktarmakta epey tereddüt ettiğim bu tatsız istifham, o kızağın belleğimizdeki kıymetine gölge düşürmeyecektir.

Yazar mı, partizan mı tehlikeli?

Welles’in o filmi çektiğinde 25 yaşında olduğunu biliyor, aykırılığın, asiliğin o yaştaki hâlini, zalimliğini hatırlıyorum ama… Kendi payıma Rosebud (sözlük anlamındaki gibi),insanın hayatında zamanla solan, kuruyan ama biyografisinin arasında hep kalan bir “gül goncası”dır.  Yerine ne koyarsanız koyun, ben -seyirci hakkımla- filmden onu aldım.

Yazıma noktayı, Mank’ın Hollywood’un seçimlerdeki kurmaca kara propagandasını seyrettikten sonra mırıldandığı, “Her şeye inanan bir halk için, bir yazarın bir partizandan daha tehlikeli olabileceğine beni ikna etmeye yetti” sözleriyle koyabilirim. Şöyle bir bakıp düşününce… Mank’a katılıyorum herhalde. Zira “Satılık”, “Kiralık” ilanlarına daha çok o sütunlarda rastlıyorum.

BİR FİLM/BİR TAHMİN

MANK  DANK DİYE OSCAR ALIR MI?

Oscar’ın -kerhen- hüsnükabul yelpazesini biraz açan rötuşlar, “Bu yıl da şanlı tarihimizi eleştirenlere gül dalını uzatıp, ucundan tutturalım” babından Mank’a büyük ödülü getirir mi… Bakalım biraz.

Bu yılın Oscarlarına adaylığı gösterime sunulduğu andan beri dilden düşmeyen “Mank”, tahmin istatistiklerindeki yerini koruyamadı. Netflix’in ödül alsa da, hayalindeki “En İyi Film Ödülü”nü dev “video kulüp”üne getiremeyen “Roma” ve Irishman’in ardından Mank’ın da aynı kaderi paylaşacağı söylenebilir.  Yani “En İyi Film Ödülü” bence Mank’la da, yine Netflix’in “Ma Rainey’s Black Bottom” biyografisiyle de, bence hâlâ hayal… 

 “En İyi Erkek Oyuncu”ya gelince… Başarılı performans grafiğini, Mank’da “zahmetsizce” yükselterek devam ettiren Gary Oldman’ın adaylığı tamam. Goldman’a başrolleri Sean Penn, Ed Harris’le paylaştığı State of Grace’den beri kefilim ama yine de “O kadar uzun boylu değil” (1.74 m)… Peki… Akademi bu dalı, Mank’a sunulacak “en zararsız Oscar” olarak görebilir mi, onu da hiç sanmıyorum. Bir de Oldman üç yıl önce “Darkest Hour”la o Oscar’ı aldı.  Üstelik sıfatıyla, o “hazırlop” biyografiye bir de “Makyaj Ödülü” ikram etti.

Siyahın şansı, beyazın tandansı

Bu ödülde “Ma Rainey’s Black Bottom”la göz dolduran Chadwick Boseman daha ileride. Üstelik film “Blues’un -siyah- annesi” hakkında ve Boseman siyah herkesten… 88. Akademi Ödülleri’nde sesini yükselen ırkçılık karşıtı tepkilere, çifte reverans olabilir. Neden olmasın, siyah-beyazı filmde seviyorlar zaten.

Anthony Hopkins de aday tabii. Rafında tek başına duran “Kuzuların Sessizliği”ni ikinci bir Oscarla bozsa ne hoş olur, diyen Akademisyenler de vardır. Ama bu yarışta “yaş haddi”nin (84) geçerli olması, daha muhtemel. Birkaç yıl içinde “Onur Ödülü”, daha makul bir tahmin gibi geliyor bana.  

Hiç haz etmediğim Altılı Ganyan deyimiyle, üzerine asla bahis yatırmasam da… Koşunun -bence şikeli- sürprizini, son düzlükte bekleyenler de var. Kalkıp da ödülü Tom Hanks’e verirlerse, alıp  Forrest Gump’la bence hak ettiği ve Philadelphia ile hak görüldüğü Oscarların yanına koyarak Daniel Day-Lewis’in rekorunu egale eder ama… “İşin içinde yine iş, Spielberg -ekürisi- parmağı filan var” derim, kendi kendime… Yine de bir ödül uğruna bizim gibi sadık seyircilerin kalbini kıracaklarını hiç sanmam.

Son olarak, adaylar arasında The Walking Dead’le tanındığı için yaşadığı zengin pişmanlığı, Harukiri Murakimi’nin “Burning” hikâyesiyle biraz üstünden atan Steven Yeun’un da adı geçiyor. Kanımca hiç şansı yok. Zira Akademi’nin Kore kontenjanını, geçen yıl Parazit’in yönetmeni Bong Joon-ho ile bir süre için dondurduğuna inanıyorum.

Bir cümleyle… Oscar’a aday Netflix filmleri “En İyi Kadın Oyuncu Ödülü” dalında da şansını deneyecek. Ama ben ödülün “Nomadland”le Frances Mcdormand’a verilmesini istiyorum kuşkusuz.  Daha önce Oscar aldığı Fargo ve “Three Bilboards…”daki gibi hiçbir filminde “göçebe” durmuyor.

Mahçup etmeyen tek tahmin

Öyle ya da böyle, Mank’a verilebilecek ödüller bende bir “günah çıkarma” hissiyatı yaratacak. Uzatmadan, senaryosunun baba Jack Fincher’ın da gıyabında “En İyi Uyarlama Senaryo Ödülü” alması sanki daha muhtemel. Ödülün, “görsel stilist” Fincher’ın “dönemi hissettirme” yan dallarından gelmesine de şaşırmam. Mank’ın hiç ödül almaması ise ihtimal dışı. Öyle olursa, Hollywood işte… (Oscar tahminlerinin en iyi yönü bu; asla mahçup olmazsın, “Hollywood işte” der, geçersin)

Oscar”ın Netflix için taşıdığı öneme gelince… Öncelikle “Film önce sinema salonlarında gösterilir, DVD’si, internet platformu vb. ondan sonra devreye girer” kuralını yıktığı için başta Fransa olmak üzere şimşekleri üzerine çeken bir “marka”. Ötesi kendisi “özel içerik”, film üretiyor. Bu yönüyle de sinema salonlarının, sektörün karşısına dikiliyor, tartışmalara tuzunu-biberini ekliyor.

Netflix’in 2. Meşruiyet virajı

Bu açıdan ister rüştünü ispat diyelim, ister meşruiyet… İhtiyacı var. Başta Oscar olmak üzere her ödül onun için önemli. Büyük ödülü bu yıl da kazanamamasının, bu çerçevede hayırlara vesile bir yönü de olabilir belki. Külliyatında sayısı nadir kalsa da, ödüllere sağlam yönetmenler, yazarlar, oyuncularla yüklenmeye başlayan Netflix, bu yıl pandeminin de zalim etkisiyle piyasa değerini yaklaşık 200 milyar dolara yükselterek Disney’i solladı. 

Bu güç, platformun kaliteli içeriklere yönelmesini de yaratabilir. Yahut o da Hollywood gibi dünyayı gücüyle “ikna” etmeye devam eder. Fakirin bir umudu da başta Fransa olmak üzere ağır festivallerde “persona non grata” konumundaki Netflix’in bu alana da yüklenmesi… Bir miktar da sanatsal rüşt araması…

Netflix’in bu yılın Akademi Ödülleri’nde bir rekoru egale edebileceği de seslendiriliyor. O da “En İyi Film Ödülü”ne beş filmiyle aday olma ihtimali… Olur a olursa, MGM’nin 1937’den beri oturduğu koltuğu paylaşacak. Sektörü “nicel” olarak da etkileyen pandeminin gölgesinde buna kerhen de olsa vize verilir mi… Uzaktan o dengeleri kestirmek zor. Netflix’in o menzile ayarladığı filmleri sayıca var. Ama yine “bence” kriterimi kullanarak “Üçe ulaşır, anca dördü zorlar” diyorum.

KAPAK RESMİ: Filmin illüstrasyonunda sağda görülen ve o tarz boyunbağı, bıyığı ve yüz hatlarıyla tıpkı Edgar Allan Poe gibi duran zat elbette o değil:)

Önceki İçerikANALİZ – Varlığı ‘yok’ mertebesindeki aşının ‘etkililiğini’ tartışmak…
Sonraki İçerikCanan Kaftancıoğlu o tweet’i attığında nasıl bir Türkiye vardı?