İstanbul Levent’te, çok önce boşaltılmış bir konsolosluk binasına yönelik olduğu belirtilen bir olay sırasında, ne olduğunu bilmeden polisleri cep telefonuyla kayda alan ve alaycı sözler söyleyen bir grup genç gözaltına alındı. Bununla da yetinilmedi; elleri arkadan bağlanmış halde çekilen görüntüleri kamuoyuna servis edildi.
Kısa süre sonra, bu kez bir kadın komedyen sahne performansında kullandığı ifadeler nedeniyle gözaltına alındı. Komedyenin şakaları bazılarınca komik bulundu, gülünüp geçildi, bazıları ise sözleri ayıpladı. Toplumun komedyenin sözlerini ayıplayan kesiminin sosyal medya linçi ağır bastı ve sözler “suç” kategorisine taşındı.
İki olay. Farklı kişiler. Farklı bağlamlar. Ama aynı sorun: Toplumun bir kesiminin tepki verdiği her davranışın, devlet eliyle cezalandırılabilir hale gelmesi.
Ayıplamak başka, cezalandırmak başka
Bir şeyi ayıplamak kolaydır. Kimilerine göre bazen gereklidir.
Bir söz bizi rahatsız edebilir. Bir davranışı yakışıksız bulabiliriz. Sert eleştirebiliriz. Bunların hepsi meşrudur. Ama şu çizgi aşılmamalıdır: Toplumun ayıpladığı her şey, devletin cezalandıracağı bir fiil değildir.
Eğer bu çizgi silinirse, ceza hukuku normlara göre değil, anlık öfkelere göre işlemeye başlar.
O zaman mesele şu olur: “Ne suç?” değil, “Kim kimi ne kadar kızdırdı?” Bu, hukuk değildir.
Hukuk tepkiye göre çalışmaz
Bu iki olayda da süreç aynı işledi:
- Bir görüntü ortaya çıktı,
- Tepki büyüdü,
- Öfke yayıldı,
- Devlet devreye girdi ve cezalandırdı.
Sormak gerekmez mi: Devlet bu süreçte hukuka mı baktı, yoksa tepkiye mi cevap verdi?
Eğer cevap ikinciyse, sorun sandığımızdan daha büyüktür. Çünkü hukuk, tam da bu tür anlar için vardır. Toplumun sakin olmadığı, ölçülü davranmadığı, bağlamı kaybettiği anlarda devreye girer. Eğer o da aynı refleksle hareket ederse, ortada artık hukuk kalmaz.
Bugün yaşanan en tehlikeli kayma budur: Önce sosyal medya hükmünü veriyor. Sonra devlet o hükmü resmileştiriyor. Bu noktada yargılamanın bir anlamı kalmaz. Çünkü karar zaten verilmiştir.
Bu sadece adaletsizlik değildir. Bu, adaletin rafa kaldırılması, hakkın yer değiştirmesidir.
Devletin görevi, toplumun her tepkisine müdahil olmak değildir. Tam tersine, çoğu durumda geri durmayı bilmek, yani “gölge etmemek” de devlet olmanın bir parçasıdır. Toplum kendi içinde eleştirir, tartışır, ayıplar, bazen ayıklar. Devlet ise ancak somut bir hukuki ihlal varsa devreye girer. Aksi halde her tepkiye müdahale eden bir devlet, toplumu korumaz; onu baskılar. Ve baskılanan bir toplumda ne özgürlük kalır ne de sağlıklı bir kamusal hayat.
Gözaltı bir tedbirdir, teşhir aracı değil
İstanbul Levent’teki olayda gençlerin gözaltına alınması ciddi biçimde tartışmalıdır, ama daha büyük sorun görüntülerin servis edilmesidir. Bu görüntüler neyi amaçlıyor? Delil toplamak mı? Kaçmayı önlemek mi? Yoksa kamuoyuna “bakın gereğini yaptık” mesajı vermek mi?
Eğer üçüncüsü ise, ortada ciddi bir sorun var. Çünkü gözaltı bir tedbirdir ama teşhir cezadır. Ve bu cezanın hukuken meşru olma ihtimali yoktur. Sadece o gençlere zarar vermez. Hukukun en temel ilkesi olan masumiyet karinesini aşındırır.
Devlet güçle değil, hukukla ayakta durur
Devletin gücü, istediğini yapabilmesinden gelmez. Tam tersine yapabilecek olduğu halde hukuki sınırlara ve temel haklara saygı duyarak yapmadıklarından gelir. Ölçülülük dediğimiz şey tam da budur.
Devletin gücünün vücut bulan hali olan kolluk, en öfkeli anlarda bile aklı temsil etmek zorundadır. Çünkü toplum o anda aklı temsil etmeyebilir.
Eğer polis de aynı refleksle hareket ederse, ortada denge kalmaz.
Ve şunu açık söylemek gerekir: Bu tür uygulamalar en çok devlete zarar verir. Çünkü güven, korkuyla değil öngörülebilirlikle kurulur.
Belirsiz suç, sınırsız korku üretir
Komedyen örneğinde sorun daha da belirgindir. “Tarihi, milli, manevi değerlere hakaret.”
Bu ifade kulağa güçlü gelir. Peki ben bir hukukçu olarak bu ifadeleri Türk Ceza Kanunu’nda arıyor ve bulamıyorsam, acaba kanunun şu maddesine mi, yoksa bu maddesine mi göre işlem yapıldı diye merak ediyorsam? Hukuken sorulması gereken şudur: Bu sınırı nerede başlar, nerede biter? Kim belirler? Kişi önceden bunu bilebilir mi?
Eğer bu soruların net cevabı yoksa, ortaya şu çıkar: Herkes potansiyel faildir. Çünkü herkes birilerini rahatsız edebilir. Toplumun rahatsız olan, alıngan kesimi tepki gösterince devlet de bunu resmileştirirse, gözaltı yapıp teşhir ederse insanlar şuna göre hareket etmeye başlar: “Doğru olup olmaması, hukuken hakkımın olup olmaması önemli değil, başım belaya girer mi?”
Oto sansür: Sessiz çöküş
Bu tür süreçlerin en tehlikeli sonucu bağırarak gelmez. Sessiz gelir. İnsanlar konuşmamayı seçer.
Şaka yapmaz. Eleştirmez. Sorgulamaz. Çünkü risklidir. Bu noktada toplum değişir.
Daha saygılı değil, daha korkak hale gelir. Ve korku üzerine kurulu bir toplumda, hukuk işlemez.
Hukuk, linçin aparatı olamaz
Toplum tepki gösterebilir. Ama devlet bu tepkiyi cezaya çeviremez. Devlet tepki duyulana, ayıplanana ceza verirse hukuk bağımsızlığını kaybeder, yaptırım meşruiyetini yitirir, yargı güven üretmez.
Ve en sonunda şu olur: Hukuk, linçin aparatı haline gelir. Bu noktadan geri dönüş zordur.
Son söz
Bu iki olayın meselesi ne bir komedyendir, ne de birkaç gençtir. Mesele şudur: Neyin suç olduğuna kim karar veriyor?
Eğer bu sorunun cevabı “hukuk” değilse, hiç kimse güvende değildir.
Ve o noktada toplum sadece susmaz. Kapanır.
Bırakın toplum ayıplasın. Ama siz devlet olarak cezalandırmayın. Gölge etmeyin — çünkü gölge ettiğiniz her yerde toplum kapanır.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.