Üç yalancı

Tıpatıp TV kanallarındaki, bazı tipitip konuşmacıları, yorumcuları görünce, aklımda hep o eski, güldürükçü, yarım asırlık yarışma. TRT’deki eğlence amaçlı “Hangisi Doğru” yarışmasındaki gibi eline bir kelime, bir mevzu ver, bilgiye, uzmanlığa ne gerek? Uzmanın taklidini yapsın, bilginin imitasyonunu üretsin, konuşsun dursun…

Cenk Koray’ın siyah beyaz TV dönemindeki “Hangisi Doğru” programını sık yâdediyorum epeydir. TRT’nin halk arasında “Üç Yalancı”, “Yalancılar” olarak da anılan ve tiyatro sanatçıları Göktay Alpman, Üstün Savcı ve Olcay Poyraz’ın yer aldığı 70’lerdeki yarışma-eğlence programını…

Yarışma, pek bilinmeyen, kulağa aşina bile gelmeyen kelimeler, terimler, bazen de stüdyoya getirilen ilginç cihazlar, eşyaların ne olduğunu bilmeye dayanıyordu. Seçilen üç seyirci, o “şey”i anlatan, kendince yorumlayan üç tiyatrocunun karşısına oturuyor, onlardan hangisinin doğruyu söylediğini bulmaya çalışıyordu.

Tiyatro sanatçısı yorumcuların süresi eşitti. Sadece birisi doğruyu söylüyordu ama o konuyla ilgili rol icabı yalan söyleyenin, atıp tutanın da meslekten belagâti, halka geçebilecek rivayetlerle ikna, demagoji becerisi yüksekti tabii… Bir inandırıcılığı vardı, en azından.

Hiç bilmedikleri bir mevzuda konuşurken bile bol yoğurtlu bir mantık, salçalı bir insicam tutturabiliyorlardı. Amacı, eğlencesi oydu çünkü. Yarışma da nihayetinde bir “tartışma” değil bir nevi “mizahî münazara”, kendi yorumunu, uydurduğu “kendi doğru”sunu -her yolla- seyirciye kabul ettirme müsabakasıydı.

“Aklımıza yatkın”ın cazibesi

Mesela ellerine o yıllarda, 70’lerde numunelik, prototip bir CD tutuşturulsa, “Efendim bu gördüğünüz ABD menşeli nihale, ilk insanlı ay yolculuğunu sağlayan uzay mühendislerince, Apollo 11’in gövdesinden esinlenilerek tasarlanan hafif ve ısıya dayanıklı bir maddeden yapılmış olup… Ortasındaki delik de lüks otellerde, restoranlarda gümüş bir çubuğa üst üste konularak yer tasarrufu, kullanım kolaylığı sağlaması için açılmıştır” uydurmasını beceren, doğruyuönce aklına yatan, ezberine, tahayyülüne uyan paketlerdearayan seyircilerin aklını anında çelebilirdi.

Gel de bu “aklımıza ya(t)kın” hikâyenin yanında, “Yok o nihale değil, 8-10 yıl sonra tüm dünyada kullanılacak bir tür plaktır… Boşunun tanesini 25-50 kuruşa alacak, içine mp3 formatında 350-400 şarkıyı kopyalayıp, discman’ine, arabanın müzik setine takarak gümbür gümbür dinleyeceksin” diyerek “doğru”sunu anlat…

İki şarkılı 45’lik plakların bile maliyetli döndüğü, müzik setinin yeni yeni “müzik dolabı” unvanından kurtulmaya başladığı, “kaset kaydı” dünyasının “müzik kopyalama” diye bir mefhuma boş baktığı o devirde, o ezber bozan, “farklı ve doğru yaklaşım”a alacağın desteğin, puanın sözlü ifadesi, en hafif deyimiyle “Hadi oradan!” olacaktır.  

Tabii o yarışma bugün yenilense, o CD yine gündeme gelse, TV’lerdeki laf cambazlarından birisi, “Bu gördüğünüz şey, aslında kuşların, güvercinlerin balkonlara şey etmesini, ev telefonlarının dinlenmesini engellemek amacıyla icat edilmiş olup…” diyerek taraftar edinebilir, emsalleri görülebilen “Bazı Şeyleri Engelleme Partisi” kursa, seçimlerde binde 2 oyu o da toplayabilir muhtemelen.

Tıpatıp TV’den tipitipe…

Tıpatıp TV kanallarındaki, tipitip bazı konuşmacıları görünce, aklımda hep o eski, güldürükçü yarışma… Karşılarındaki koltuğa oturup, şimdinin “müsamere/münazara tiyatrocuları”nı seyrediyorum: “Efendim, ekonomide bugün gördüğünüz şu tablo, aslında aya ilk kez ayak basan Amerikalıdan beri post-modern istilacı yeni emperyalizmin şeysi olup… Dış mihrakların dolar üzerindeki oyunlarına karşı, Sayın başkanımın ve Sayın bakanımın da Sayın halkımıza anlattığı üzere, Milli Uzay Programımız doğrultusunda aya seyahat, ‘Türkiye’nin uzaydaki hak ve menfaatlerini de korumak’ amacıyla ivedilikle hayata geçirilecektir.

Dünyada ve uzayda toprak bütünlüğümüzün, beka mücadelemizin iyi günde-kötü günde, yoksullukta-bollukta, hastalıkta ve sağlıkta ehemmiyetine dikkat çekerken… Bu vesileyle artmış gibi artış gösteren ama aslında tam artmamakla birlikte “Burama geldi artık’ sloganıyla bölücü “ima provokasyonları”na zemin yapılan Covid 19 rakamlarına gelirsek… Türkiye milli birlik ve beraberliğini, hastalıkta ve sağlıkta, bu salgında da el ele olmasa bile makul bir mesafe içinde korumaya kararlıdır. Nitekim Montrö Sözleşmesi zamanında da memleketimizi etkileyen kolera…”

Süsü DMO kırtasiyesi

Tamam… Biraz süslemiş, en azından gramerini düzeltmiş olabilirim ama tezyinatım aynı lisandan, hitabetten, o projeksiyondan… “Hangisi Doğru” programının konseptine de bire beş uygun. Öyle konuşuyor bazı yorumcular, eline verilen metni Devlet Malzeme Ofisi (DMO) kırtasiyesiyle öyle süslüyor. Öyle ki yanında demagoji bile “Ben neymişim be!” diyerek güncel mânâsını sözlüklere, “koltuk” altına sığdıramıyor. Kostaklanıp omuz atıyor sağa sola…

Tiyatro sanatçılarının anlayışına sığınarak, TV yorumcularının bazıları “tiyatro”nun bir nevi alaylısı, hane amatörü gibi. Hani evinde, “daire”sinde başta horoz olmak üzere birkaç sesi taklit edip de, “Sen bi ekrana çık” diye itelenen familyadan… Öyle “oyuncu”lar.  “Yetenek Sizsiniz”in, “yeteneksiz”siniz versiyonu. Ama kanalın jürisinin, “acun”unun önceden ayarlanmışı…

“Hangisi Doğru” komedisindeki gibi eline bir kelime, bir mevzu ver, bilgiye, uzmanlığa ne gerek? Uzmanın taklidini yapsın, bilginin imitasyonunu üretsin, konuşsun dursun… Covid 19’dan, Aya Seyahat’ten, içli-dışlı politikadan da konuşur, kımıl, bit’coin zararlısından, sismolojiden, jeopolitikten, ekonomiden, tarihten, felsefeden de… Çağırırken “Gündemimiz S 400” deseler “Yolla gelsin…”, “Depremleri konuşacağız” buyursalar, “Salla gitsin…” Tıpkı Hangisi Doğru da, sadece doğru pek yok o ekranda.

Güzellik mi, çirkinlik mi…

Bazıları evden çıkmadan kanaat önderlerine, o eski çocuk oyunundaki gibi soruyor sanki: “Güzellik mi çirkinlik mi?”… Sonra ekranda yapıyor “güzelliğini”, “çirkinliğini”. “Bir güzellik yap” deyimi oradan gelmiyordur herhalde ama içlerinde, reflekslerinde var o aferin arayan maharet, o heves. Tiyatronun simgesi, “gülen-ağlayan”, bu örnekte sırıtarak alay eden yahut kızan, surat asan “iki yüz”lü mask, hep yanında…

Maskını “oyun”a göre evirip çevirip mevzuyu kendi önüne çekiyor, konuşuyor, bir şeyler anlatıyor durmadan… Ama unutmayalım; böyle programlar, o zamanki TRT’nin takım elbiseli beyefendiliği içinde “Hangisi Doğru”yu çağrıştırsa da, halk arasında “Üç Yalancı” ya da “Yalancılar” diye anılıyor, bir süre sonra.

Güdümlü/zorunlu kamu hizmeti

Hayret de ediyorum her şeyin ortada olmasına rağmen. İnsan konuşmayı, ötesi karşılıklı olmayan, “es” vermeyen lafazanlığı, üç beş koltuk birkaç sehpadan, çay “kupa”sından, bazen bir iki saksıdan ibaret “sahne”yi (dekoru kast ediyorum), bu kadar mı sever, benimser yarabbi!

Hemen hepsi servise hazırlanmış, catering, lafügüzaf telaşında… Programın adı “Üç yalancı” olsa güleceğiz de, o da bir yere kadar. “Kara mizah” nitelemesi de hem kifayetsiz, hem de yüksekte kalıyor. Takip edin Serbestiyet’in özenli, yorum gerektirmediği için (de) yorumsuz “Yüksek Analiz” köşesini, bazı örneklerde gülmekten gözleriniz ağlar.

Arada bakıyorum da, hep benzer kanallarda dolaşan aynı yorumcuların bazılarına neredeyse üzülüyorum. “Nerden nereye…” dediklerim de oluyor… Lâkin düşündüğümde, ikametgâhını değiştirse de söylemi yine “bayi ağzı”. Oradayken de, buradayken de fazla fark yok “stil”inde. 

Bir kısmı eski, emekli, bir zamanlar atanmış da şimdi atanamamışlardan… Onun umudu, hevesi, çabası, telaşı seziliyor kelimelerinde. Bir kısmı da faal atanmışlardan; çiçeği -solsa da- hâlâ burnunda… Bazı” deyip geçiyorum, adlarını anmak istemiyorum ama en meşhurlarından birisinin adını vereyim madem: Arif Tecâhül. Bilmezden gelengillerden…

Bazısı vaktiyle bir kabahat, suç işlemiş de, cezasını güdümlü, zorunlu “kamu hizmeti”yle çekiyor gibi. Çok belli… “Af dileyen, bağışlanmasını isteyen” anlamıyla müstâfî bir siluet. Oturan, konuşan, yayınlanması zorunlu ama “abuk sabık” kamu spotu.  

“İknâ”nın değişen zeminleri

Yüz ifadelerinde, destek ve kösteklerinde, bazen ani düşüş ve çıkışlarında hep emanet bir şeyler. Düzgün otursa da konuşması eğri, eğreti. Çok uzaklarda, ara sıra görünen, bir hayalet gibi titreşen vicdana da -bir an- gözü takılıyor sanki bazısının… Sonra başını sertçe çevirip, yine konuşuyor. Selamsız… Ama biz esefle anlıyoruz. Vicdanın kafiyesinde cüzdan da var, zindan da, medyatik hanedan da… 

Kıvrılan, kıvranan dilin aklı takip etmediği, düşünceyle, izanla dilin rahatça, pervasızca ayrılabildiği, her şeyin laf uğruna feda edildiği, tezâhüratın, hamasetin, fesadın-fitnenin gizlen(e)mediği konuşmalar. Demokrasi, empati, saygı, “anlama” filan zaten arama da… Bir tutam çağ esintisi beklemek bile bazı örneklerde boşuna.

Böyle konuşmacılar belâgati de gereksiz kılıyor. Zanaatçı, hitabet sanatını pek de dert etmiyor zaten. Kabaca ve kendince hitabet kurnazlığı, susturma/bastırma figanı yeterli… Kimi karşısındakini susturmak için kulaklarını tıkayıp, biteviye “Olaralaralara, lagala lugala” gibi anlamsız cümleler kuran çocuklar gibi. Akıl yürütmek de, argo anlamıyla ve başkasını sazını, gramofonda Sahibinin Sesi plakları her anlamıyla “çalmak” biçiminde akıl “yürütmek”…

İknâ etmesi, öyle bir çaba göstermesi de gereksiz doğrusu. Umurunda değil… Zira iknânın ya da mecburen kabullenmenin artık karşılıklı konuşmaya, tartışmaya değil başka şeylere dayanan zeminleri var. Hem buyruğun iknâyı gözetmesi, trajikomik bir oksimoron olurdu zaten. 

Cin Ali’nin teatral hüneri

Tepedeki ağacın koyu gölgesinde “oturum”muş, bilgiye, fikre dayalı “tartışma”ymış, hepsi lafügüzaf… Öyle bir tulûat ki, öz be öz dilbilimciler toplansa ad koyamaz, “eytişimsiz yansılanım” filan der, geçer. En iyi ihtimalle, en iyi niyetle, “lise münazarası” karikatürü, “Cin Ali oturumda” eskizi.

Tartışma yani fikir münakaşası, insanların düşüncelerini ortaya koymak, karşısındakini ikna etmek için başvurduğu bir iletişim biçimi, karşılıklı fikir alışverişi. Ancak “münazara”da durum farklı. Münazara, “iki takım”ın tümüyle, her koşulda kendini savunmasına dayalı bir zihin (zihniyet) yarışması.

Amaç karşı takımın ikna olması ya da uzlaşması değil. Çünkü onlar o an zaten “iki karşı takım”. Birbirini iten iki kutup… Bu yönüyle başarı, savunduğun düşüncenin enginliğinde, doğruluğunda değil “teatral hüner”inde, laf cambazlığında saklı. Yine kulakların çınlasın “Hangisi Doğru” yarışması-komedisi.

Üstte kalmanın teknikleri

Murat Belge 28 Mart 2008’de Radikal’de yayınlanan ve Türkiye’nin “münazara toplumu” olduğunu savunan yazısında harika anlatıyor: “Karşındakini ‘ikna’ etmek için ‘münakaşa’ edersin (tartışırsın); ‘münazara’ ise ‘karşıdaki’ ile pek fazla ilgili değildir. ‘Münazara’, daha çok bu olayı izleyen, seyredenleri ‘ikna’ (ya da tatmin) etmek için yapılan bir şey, bir çeşit ‘gösteri’, bir çeşit ‘müsabaka’dır.

Bu saptama doğruysa, ‘münazara’, seyircisinden çok yapan açısından, ‘doğru’yla da fazla ilgili değildir. Bir ‘performans’tır son analizde. Yapılan işin özü, bir ‘doğru’yu araştırıp ortaya çıkarmaktan çok, tartışmanın her aşamasında ‘üstte kalma’nın tekniklerini geliştirmektir.

Aslolan “gibi görünmek”

Bir konunun derinlemesine bilgisine sahip olmak değil, karşıdakinin söylediklerini ‘bilgi görünen’ bir hazırcevaplıkla çürütmek veya savuşturmaktır– ‘bilgili olmak’ değil, ‘bilgili görünmek’, her durumda öyle veya böyle, ‘-gibi olmak’”. Bu açıdan münazarada verdiğin örnekteki gibi dünyanın yuvarlak değil, düz olduğunu da savunabilirsin. Tartışma alevlendikçe, iş kızıştıkça, bu alanda başvurulan trükler iyice ahlakdışı bir nitelik de kazanabilir. Bu ‘tartışma’ yöntemiyle, Einstein’ı -seyircilerinin nezdinde- mat edebilir, Darwin’in maskarasını çıkarabilirsiniz.”

Şimdi, izin vesikalı üç-beş kişinin toplanıp, laf kaynattığı demlerde, göstermelik, eşit koşullarda münazara bile mümkün değil. O bile bir hoş seda imiş… Zira kara tahtaya, ekrana çıkamıyor, çıkarılmıyorsun. Velev ki, kazayla yahut “numunelik” çıkarılsan… Moderatör eşlikçileriyle terminatör gibi karşında. Ağır soru bombardımanı, demagoji, iddia hatta paketlenmiş iftira, öfkeli istifrağ altındasın.

Futbol maçına badmintoncu

Maraza çıkarılmadan, susturulmadan, hakarete uğramadan, sarı ya da kırmızı kart görmeden, sonrasında öyle ya da böyle bir şekilde ceza almadan “karşı takım” olarak fikrini savunman, o kanalların kaldırımından bile imkânsız. Çıkabilen, yani cımbızla seçilip çıkarılan görünüşte “karşımsı takım” da çoğu kez maç sırasında, kritik pozisyonlarda forma değiştirmeye hazır yahut amatör kümeden.

Hatta bazısı futbol maçına çağrılan badmintoncu… Elinde, “eleştirisi”nde tüyden topu, dilinde “ince” ayarıyla oturuyor bir koltuğa. Bir de öyle ciddi, hevesli ki, davası uğruna pelüş canavarlarla savaşan cüretlibatur, “Dünyayı Kurtaran Adam” sanırsın.

Lâkin her fırsatta “A tabii o konuda çok haklısınız”ı, periyodik nakarat, “yalelli” eyliyor. Kanalın, programın sahipleri, kadrolu müdavimleri de öyle anlarda “bilge, ebeveyn azarı”nı bırakıp, alaycı bir tebessümle onaylıyor, parmağıyla “Seni gidi seni” yapıyor. Çifte kazanç yani; hem yeğledikleri “karşı takım”a durmadan çoban matı, hem de şirin şirin, enseye tokat kul demokrasisi…

Arkadaşlığın, anlaşabilmenin, medeniyetin, en azından oturup bir çay içmenin kıstası olarak özetlediğimiz “konuşabileceğim birisi” cümlesi, güncellenmiş yerel “iletişim bilimi”nin başlangıç ilkesi artık. O cümleyi siyaseten de kurmanın zamanı çoktan geçti de, hayali, özlemi de her gün örseleniyor, ütopikleşiyor.   

Sabıkalı vitrinlerin güncel cazibesi

Peki, böyle mi alışmıştık… Bizim “açık oturum, “tartışa programı” ezberimiz böyle miydi? Mesela, Google’e baktığımda ilk önüme çıkan TRT’nin 30 yıl önceki Seçim’91 oturumlarından birisi… Programda Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Erdal İnönü, Mesut Yılmaz ve Doğu Perinçek var.

Dört buçuk saat süren “liderler açıkoturumu”nda hepsi birbirinin süresine, konuşmasına usulen de olsa saygılı, hiç söz kesmeden sessiz sessiz sırasını bekliyor. Bugün o dönemdeki oy oranını (% 0,4) koruyamayan, oylarının tam yarısını kaybeden (% 0,2) Doğu Perinçek o günlerde dertli; “Bu medyalarla, bu televizyonlarla, basınlarla maymunlaştırılmaktadır insanlar. Darwin’in teorisi tersine işlemektedir” diyor mesela… Biraz mütebessim de olsalar, hepsi kesmeden dinliyor, en azından öyle görünüyor. Hesaplar zaten orada, o an kesilmiyor.

Böyle anlatıyorum da… Bu doğru-dürüst “oturumsuz” ülkede bile nostaljinin, “daha iyiydi-kötüydü” kıyaslamalarının peşinde, derdinde değilim elbette. Tarihe külliyen öyle yaklaşmak, eleştirdiğim yorumcuların, öyle zihniyetlerin ellerini ovuşturur, onların uzmanlık alanına girer. Lâkin “Beterin de beteri var” deyiminin tedavülde olduğunu, Türk parasına karşı onun da değerini yükselttiğini hatırlatmalıyım. Millet “İyi ki varsın” diye tempo tutuyor o deyimin ardından.

“Düşman”ı da dert, “dost”u da

Hem o oturumlarda bir tür vitrindi elbette. Bir kısmı “Senede Bir Gün” o sıfatı takınıyor, o elbisesini sandıktan çıkarıyordu… O dönemler de ekran, sütre gerisinde darbeleri, idamları, faili meçhulleri, her türden özgürlüğe, her türden müdahalesiyle derin, ağır sabıkalı. Ancak o ekranlara nur yağdıran, itibar kazandıran, bugünün “medya”sı, TV’leri, yorumcuları, münazaracıları…

Elbette mümkün olmaz da… Bugün ayırt etmeden tüm partilerin liderlerini ya da farklı görüşlerin ehil temsilcilerini buluşturacak bir “açık oturum”u, “Senede bir gün” şarkısı eşliğinde de olsa hayal bile edemiyorum. Bırakın onu, Ahmet Altan televizyonda kurduğu bir cümleden hareketle hapiste beşinci yılına girdikten sonra, daha yeni ve bu kez umarım, dilerim kalıcı çıktı.

Ayrıca bu saatten sonra öyle “bir gösteri” neye yarar, hangi umudu yenileyebilir, neyi temize çekebilir… Valla nezdimde, gönül hanemde esâmesi okunmaz. Tavşanın dağa küsmesi de bazen eylemdir. Ne diyeyim; Allah fikrine böyle karşı çıkan “düşman”dan da esirgesin, olur a bir fikrini, düşünceni, orada öyle, benzer “donanım”la, “uygun” söylemle, hık mık savunmaya çalışan “dost”tan, “müttefik”ten de… 

İsveçli ihtiyarın duası

Madem iş oraya kaldı, finali de Roy Andersson’un “Du Lavande (Siz,yaşayanlar” filmindeki İsveçli ama belki de kütükten “bizim köylü” ihtiyarın duasıyla getireyim: “Tanrım, sadece kendilerini düşünenleri affet. Açgözlü ve bayağı olanları affet. Ve aldatan ve dolandıranları veya zavallı maaşlar ödeyerek zenginleşenleri affet. Yüce tanrım, affet onları, affet onları… Ve tanrım, aşağılayanları ve hakaret edenleri affet. Sahtekârları, yalancıları ve ikiyüzlüleri affet. Gerçekleri halkından saklayan hükümetleri affet. Kalpsizleri, acımasızları ve sağduyusuz davrananları affet. Lütfen tanrım, onları affet. Çok ağır hükümler veren ya da masumu mahkûm eden mahkemeleri affet. Halkı yanlış yönlendiren gazete ve televizyonları affet. İnsanların dikkatini önemli şeylerden önemsiz şeylere yöneltenleri affet. Ey tanrım, onları affet. Onları affet…”

BİR FİLM/BİR REPLİK

EN SEVDİĞİM GÜNAH…

Televizyon ekranına çıkmak, “gazetecilik” filan deyince, hayata replik olarak da yerleşen filmler arasında “Devil’s Advocate (Şeytanın Avukatı)”nın özel bir yeri var. Şeytanın avukatlığını üstlenen Kevin Lomax (Keanu Reeves) finalde hayatını perişan eden bu misyonunu gösterişli, cesur bir duruşmayla sonlandırır. Tam her şey halloldu derken, bir gazeteci keser önünü: “Sen bir yıldızsın, seni TV’de 60 dakika haber programına çıkartabilirim, benimle mülakat yap…” Avukatımız bir an tereddüt eder, sonra kibirli bir gülümsemeyle “Sabah ara beni” karşılığını verir. Gazeteci mağrur sırıtır. Şeytan bu kez onun kisvesindedir. Ve seyirciye göz kırparak, o unutulmaz repliğini söyler: “Kibir… En sevdiğim, en gözde günahımdır.” Her kılıktaki şeytanın, finalde kahramanımızın karşısına “televizyoncu” görünümünde çıkmasındaki hikmet, mânâ boşuna değil.

Kapak fotoğrafı: TRT’nin “Hangisi Doğru” programında Cenk Koray. Muhtemelen üç tiyatro sanatçısının eşit konuşma süreleri için saat tutarken…

Önceki İçerikİstanbul Sözleşmesi’nin feshiyle sanki 6284 de iptal edilmiş algısı tehlikeli
Sonraki İçerikAkçay