Akçay

Albümün bundan sonrasında babamın hiç resmi yok, babamla resmimiz de yok. Abim tatillerde geldiğinde birkaç gün bizimle kalıp doğru babamın yanına yollanırdı. Akçay’da devre mülke girmişti babam. Yeni hanımı yanında. Annemin yanında bir tek ben. Durmadan babamı anlattığının farkına varmazdı.

Annem gibi konuşma, kapat şu telefonu…

Kapatırken neyin doğru olduğu üzerine düşünmem gerektiğini hissediyordum. Neyin üzerinde düşünmem gerektiğini ise bulamıyordum. Telefonu kapatmadan önce kurduğu bu cümle uzun süre görüşmeyeceğiz anlamına da geliyordu, onu da anlamıştım. Bir süre hiçbir şey yapmadan oturdum. Telefon hala elimdeydi. Önümdeki pufun üzerine bıraktım. Altı ay önceki konuşmamızda da ‘’Yeterince sosyal değilsin, insanlardan kaçıyorsun’’ demişti. O zaman bir parça hak vermiştim. Korkuyordum insanlardan. Bağ kurmaktan, o bağı sürdürmekten. Daha kendi ağabeyime bağlanamazken. Kalbimin kırıldığını hissediyordum. İncinmiş. Yalnız.

Hava kararmaya başlamıştı, aldırmadım. Ha desen kararıyordu bu mevsim zaten. Sabah karanlık akşam karanlık. Arada kalan zamanda evde hep bir ışık yanıyordu. Loş. Mutfak tam ortasındaydı evin, aydınlık denilen yerine bakıyor apartmanın. Aydınlık bile karanlık, pis bir de. Çöp atıyorlar arada. Ne ki şimdi bu, ben Hayri abimi düşünecektim aklım nereye kaçtı.

Annemi düşündüm, yüzü bir türlü netleşmiyordu hafızamda. Aklımda hep en genç hali. Bir de bazı fotoğraflar.
Kütüphanedeki albümler geldi aklıma. Kalkıp onları aramaya başladım. Çekmecelere baktım, yok. Buralarda olmalıydı. Hayri abimin yüzünü unutmuştum. Bulmalıydım. Her yeri aradım. En son aklıma geldi, büfede masa örtülerinin altına koymuştum, en uzak yere. Gidip çıkardım.
Kahverengi albümün kapağındaki bakır süslemelere baktım bir süre. Koltuğuma oturdum. Albüm kucağımda. Açtım. Annemle babamın nikah masasındaki fotoğrafları. Annem neşeli, babam durgun. Aslında hep tam tersiydi. Annemin gelinlikli hali o kadar güzel ki… Sarı saçları yarım topuz. Babam beyaz takım elbisesi içinde mağrur. Hangi nikah dairesi bu acaba, Fenerbahçe demişlerdi. Yeni salon onlardan sonra başlamış. ‘’Pis akan derenin kokusu nikahların büyüsünü bozuyor’’ derdi annem. Nikahlar büyülü müydü eskiden. Öyle miydi?
Sonraki sayfayı açıyorum önce şeffaf bir sayfa ardından fotoğraflar. Bir şeffaflık, bir hatıra.

Bu albümü sahaflarda bulmuştum, içindekileri çıkartıp bizimkileri yerleştirmiştim ilk gençliğimde. Albümden yayılan romantizm etkilemişti beni. Sanki her şeyi oraya aktarırsam o ambians bize bulaşıp, sarıp sarmalayıp yeniden inşa edecekmiş gibi gelmişti.

İkinci sayfada dört resim. Babamın askerden anneme gönderdiği üniformalı hali. Üzerine ‘’Vatanını seven herkesi sever’’ yazmış. İmzalamış. Söz vermiş bir şekil. İmza ne demek, kalıbımı basarım demek. Bu böyle olacak demek. Olmuş mu?

Arkadaşlarıyla omuz omuza sarıldıkları, tüfeklerin önlerinde çatılı durduğu bir tanesi. Bir başkası yazmış üstüne, ‘’Sevgili kardeşim Hasan’a.’’
Babamı kardeşi yerine koymuş. Hep arardı babamı. İstanbul’a geldiğinde hep görüşürlerdi hatırlıyorum. Yozgatlıydı adı. Hep gittikleri bir lokanta vardı. Neydi adı, Koço’ydu. Babam nasıl keyifli dönerdi eve. Annem onu keyifli görünce bozulur, küserdi. Cenazede yanıma gelmiş, ‘’Kızım bir şeye ihtiyacın olursa söyle, bak ben buradayım’’ demişti. Burası Yozgat mıydı? Bir daha da görmemiştim babamın Yozgatlısını, babamla beraber caminin uzak bir köşesinde dikilmişlerdi.

Yemin töreninde çekilen fotoğrafa baktım, annemle babaannem babamın iki yanında. Hava güneşli. ‘’Götürdüğümüz bütün sarmaları, börekleri biz yediydik’’ diye anlatmıştı babaannem. Lokanta yokmuş, aç kalmışlar. Kırlık bir yere oturup askeriyenin içinde yemişler. Babamın utandığını söylemişti o zaman. Silah arkadaşlarına gelenleri askerler paylaşırmış hep. Bir tek bizimkiler…
Sayfayı çevirdim yeniden, annemle babam ayakta. Kucaklarında Hayri abim. Kocakafa. Saçsız, kel. Ağzında emzik. Üç buçuk yıl emmiş annemi. Zorla bıraktırmışlar. Kucaklara sığmayan bir çocuk. Annem taşırmış hep. Babam işinde gücünde.

Evin içi iyice kararınca kalkıp yaktım lambaları. Sarı ışık seviyorum ben, beyaz ışık üzüyor beni. Hatırlattıkları hiç güzel değil o beyazlığın, ışık değil, hastalık.

Acıkır gibiyim, yanımda duran sepetten bir tane gofret aldım. Kırmızı kağıdından çıkartıp afiyetle yedim. Bir kırmızı bir siyah. Siyah olanın içinde kek var. Oh mis gibi. Kutudan meyve suyu da içtim, vişneli olandan. Parmaklarıma yapışan tatlıyı yaladım. En güzel yeri orası. Elinde kalan. Bir tane daha yedim. Üçleme iyidir.
Karnım doyunca keyfim de yerine geldi. Albüme döndüm yeniden. Sayfaları çevirirken elime yapışınca ıslak mendil imdadıma yetişti. İyice sildim ellerimi. Yerimden kalkmama gerek yok, ihtiyacım olan her şey yanı başımdaki sepetin içinde.

Bu sayfayı geç, bunu da geç. Abimin stüdyoda çekilen fotoğrafları, annemle babamın bir düğünde fotoğrafçıya verdikleri poz, bir diğeri babaannemin bahçesinde otururken, öbürü babamın iş yerinde masa başında olan fotoğrafları. Geç, geç…

Aha ben. Annem solgun. Hastane odasında, başında kırmızı kurdelesi. Pembe sabahlığı üstünde, usturuplu. Yanında bebek arabasında el kadar ben. Annem Çiçek olsun demiş adı.
Handan olsaydı mesela, hep isterdim. Hasan, Hayri, Handan. Babam ısrar etmiş Handan diye. Annem kararlı. Daha baştan tek başına. Çiçek ne ola ki, sap gibi kalmak için, solup gitmek için…
Çevir sayfayı, çevir. Babaannem yatağın kenarına oturmuş, doğrudan kameraya bakmış. ‘’Bu çocuk zayıf, çöp gibi bir şey, kafası saç dolu simsiyah. Saç büyütmüş içerde. Daha memeyi emmeye takati yok, ölür bu, çok yaşamaz’’ demiş. Yüzünden belli. Annem üşümüş gibi. Uykulu. Hep uykulu. O kadar çok ağlarmışım ki…

Bakmak istemiyorum, kendime bakmak, o el kadar bebeğe bakmak yoruyor beni. Sayfayı çeviriyorum. Parmaklarım trompet çalıyor, nefes alıyorum.

Hayri abimle annem yan yana, ben aralarında. Neredeyse kucağında abimin. Evdeyiz artık. Ölmemişim. Abim bütün sütünü kurutmuş annemin, bana da pirinç unlu mamalar kalmış.

‘’Zayıf olduğundan doğum zor oldu, suyum da erken gelince kayıp çıkamadı bir türlü. Saatlerce sürdü sancım. Koridorda bir sedyenin üstünde kıvrandım. Hastanenin bembeyaz ışıkları tam gözümde. Keşke doğurmasaydım diye geçmişti aklımdan. Abisi hemencecik gelmişti doktorun eline. İnat ya bu. Çıkmadı bir türlü. İçim söküldü sandım. Sonunda kestiler her yanımı öyle aldılardı.’’
Annem öyle anlatırdı o günü hamile komşulara. Kadınların beti benzi bembeyaz. Ben utancımdan yerin dibinde. Annemi üzmüşüm, annemi acıtmışım. Doğum için gün sayan komşu çayını yarım bırakıp gitmiş.

Sayfayı çevirdim. Mutfak masasında abimle ikimiz. İyice toramanlaşmış Hayri. Bana yapılan mamaları severmiş. Muhallebi yemekten hiç bıkmamış. Ben bir kaşığı yiyinceye kadar o tabağını yalar yutarmış.
Babaannem Çamlıca’da tepedeki evinden her zaman gelemezmiş, o evin fotoğrafı da vardı hatırlıyorum. Burada bir yerde. İşte bu. Ben annemin eteğine sarılmışım. Abimin elinde bir tavuk. Altı yaşındayım ama anca dört gösteriyorum. Dudaklarım şiş. Babaannemin kümesine bakarken, yüzümü tellere dayamış cücükleri seyrediyordum korkuyla, arının bir gelip alt dudağımın içinden sokmuştu beni. Cayır cayır yanmıştım. İğneyi çıkartırlarken dudağımın acısından bayılmıştım. O günün fotoğrafı bu. Günlerce şiş gezmiştim. Ağlamaktan, bağırmaktan gözüme kan oturmuştu. Hayri abim ‘’baldudak, kırmızı göz, ağlak surat ’’ diye tekerleme yapmıştı. O günden sonra ne tavuk yedim ne de bal.
Çamlıca’daki eve gidince hiç çıkmazdım dışarıya. O ev satılınca nasıl sevinmiştim. Oysa babaannem ölmüştü. Ayakkabıları kapıya bırakılmış, siyah yeldirmesi komşulardan birine verilmişti. Yeniydi.

Babaannemin tek başına fotoğrafı işte. Hafif çatık kaşları, kırışık içindeki yüzü, dudağının üstündeki beni, elmacık kemikleri çıkık, yeşil gözleri kocaman Gürcü karısı. Şilede tarla kalmıştı bir de ondan. Onu satmamıştı babam. Bazı hafta sonları gider, tarlayı çapalar, su verir, elmaları toplar sonra oturur rakı içerdi dere kenarında. Hayri abimle annem mangal yakarlardı. Bir dünya et alınırdı kasaptan. Abim severdi. Dere kenarındaki sabun otlarıyla oynardım ben. Ellerimi köpürttükçe otlar sihir gibi, bıkmadan sabunlardım. Bileğime kadar gelen suda yürürdüm. Ayaklarım kızarırdı suyun soğukluğundan. İşte bu fotoğraf o günlerden birinden. Elimde incecik bir sopa, yüzüme güneş vurmuş, ağaçların dalları suya eğilmiş. ‘’Gölgelerin gücü adına !’’ diye bağırdığımı hatırlıyorum. Hayri abim pirzolasını yerken ‘’salak’’ demişti. Güç kim sen kim…
Eve dönünce ateşlenip yatmıştım, annemden yediğim fırça da cabası. Derede yürümem yasaklanmıştı. Babamın çiftçilik hevesi de geçip gitmişti.

Hayri abimin lise mezuniyeti bu, Şişli’nin arka taraflarındaki Fransız okulunu üstün başarıyla bitirmişti. Mezuniyet için annem ipek bir elbise almıştı kendine. Koyu yeşil. Sarışınlığına o kadar yakışmıştı ki bayılmıştım ona bakmaya. Babam farkında değil gibiydi. O güzelliğe alışmış, hem ne görüyorduysa ona bakınca bilemiyorum. Bakmıyordu daha çok.
Abim kilo vermişti o sene. Annem diyete sokmuş, sabah akşam çorba yedirmişti. Fransızlar şişman insan sevmez diyordu annem. Türkçe diyetine de sokmuştu abimi, evde sadece Fransızca konuşulmasını şart koşmuştu. Hayri abim rüyalarını bile Fransızca görmeye başlayınca rahat etmişti annemim içi. Babam bir kere bile karışmadı. Sadece ‘’sana ayırabileceğim para belli, orda iş bul hemen kendine,’’ dedi.
Abim Sorbonne’ a gidinceye kadar evdeki görünmezliğimin tadını çıkardım. Farkında mıydım, değildim.

İşte bu fotoğrafta havaalanından Hayri’yi yolcu ederken. Annem sıkı sıkı tembihliyordu son dakikaya kadar, ‘’Havalanma, kimseye takılma, ders çalış, yurtta odanı paylaştıklarına dikkat et, paranı harcama, kızlara takılma, çok yeme…’’
Abimin sarı yüzü kıpkırmızıydı. Bir an önce gitmek, annemden uzaklaşmak ve Paris’in tadını çıkarmak istiyordu, belliydi.
Bana baktı bir ara. Yanağımdan makas aldı. ‘’Kitaplara çok takılma da liseyi bitir bari uyuz. Gölgelerin gücü adına iyi bak kendine’’ dedi. Giderken bana son söylediği şey buydu. Gülüyordu.
Elini tutmuştum babamın, kocaman eli sıcacıktı.
Eve dönerken annem ağlamıştı, babam bizi bırakıp işe gitmişti. Annem daha çok ağlamıştı. Akşam babam döndüğünde ev sessizdi. Annemin migreni tutmuş, karanlık odasında yatıyordu. Babamla sessizce yemeğimizi yemiştik. Mutfakta sigarasını içerken duvardaki takvime işaret koymuştu. Yirmi altı ağustostu kırmızı kalemle boyamıştı. Abimin tatiline on ay vardı.

Ben çoktan Hayri abimin odasına yerleşmiştim. Çekyat artık hiç açılmayacak, kütüphane kitaplarımla dolacaktı. Boş kalan dolaplara yaydırmıştım eşyalarımı. Zaten kaç parça. Ama koltuk çok mühimdi. Babaannemin evinden gelen tepesi ahşap oymalı, minderi iyice ezilmiş koltuk evin içinde bana ait bir yer olduğunun nişanesiydi. Babaannemin kucağında oturur gibi oturuyordum koltukta. Tek istediğim abim gittiği için artık bana kalan odada tek başıma doya doya okumaktı. Koltuk babaannemden oda abimden.

Annem benden umudu keseli çok olmuştu ama abim gidince gene de bir denedi. Kütüphaneye yapışık masaya oturtur, ödev yapmamı seyrederdi. Durmadan test kitapları koyardı önüme. Kalem ağzımda elim yanağımda hayal kurardım. Annemin masaya bıraktığı kuruyemişleri, meyveleri yer ödevleri zar zor yapardım. Başı ağrısın diye dua ederdim. Karanlık odasına gitsin. Durmadan örgü örerdi annem yanımda. Elindeki şişle dürterdi arada ‘’Daldın gene, derse dön’’ derdi. ‘’Anca meyve ye, fındık fıstık ye, doğru dürüst yemek yeme, açlıktan kafan çalışmıyor.’’
Kitaplarımı torbalara doldurup kaldırmıştı kendi bildiği bir yere, test dergileri ve okul kitaplarından nefret etmiştim. Sınavlar bitinceye kadar aramıştım evin içinde her yeri, sonradan odunluktan çıkmıştı. Nemlenmiş sayfaları görünce ağlamıştım.

Zafiyet geçiriyorum diye dalak yediriyordu bana durmadan, kan ilacı içiriyor. Öğürmekten yiyemiyordum dalağı. Tavukla bala bir de dalak eklenmişti, nefret etmiştim. Babamın bizi bırakıp gittiği zamanlardı. Oysa hiç kavga etmemişlerdi. Hiç ses yükselmemişti evde. Birdenbire, ansızın gitmişti babam. Annemin başında ağrı örtüsü, sıkı sıkı sarmış şakaklarını, gözlerini kapatan örtünün altında sessiz. Hep sessiz. Keşke kavga etseydi, bağırıp çağırsaydı. Gitme deseydi. Hasan gitme, evin babasısın sen, deseydi. Kızın yalnız kalacak, gitme…

Albümün bundan sonrasında babamın hiç resmi yok, babamla resmimiz de yok. Abim tatillerde geldiğinde birkaç gün bizimle kalıp doğru babamın yanına yollanırdı. Akçay’da devre mülke girmişti babam. Yeni hanımı yanında. Annemin yanında bir tek ben. Durmadan babamı anlattığının farkına varmazdı.
‘’Allahından bulsun, zor günlerini bizimle geçirdi, tam rahata erecekken kendine başka birini buldu, sen de git durma, bak abin nasıl seviyor o karıyı.’’
Oturup kalkıp bu meselenin konuşulduğu bir ev olmuştu bizim ev. Dinleyen hep ben. Hayri abim tatillerde de gelmeyi bırakınca iyice küsmüştü annem. Ben yokmuşum gibi.

Albüm elimde iyice ağırlaşmış, sol tarafım uyuşmuş, bir sayfa daha çevirdim. Boş. Bir daha çevirdim. Annemle yan yana oturduğumuz bir fotoğraf. Hayri abim çekmişti galiba. Gölgeler yüzümüze düşmüş. İkimiz ayrı taraflara bakmışız. İkimiz de dalgın. Masada boş bardaklar, bir tabakta kan kırmızı karpuz. Ben hastalanmadan hemen önce çekilmiş, hatırlıyorum o günleri. Babamın eşinin hamile olduğunu öğrenince annem şak diye düşüp bayılmıştı. Annemin değil de benim hastalanmam tuhaf geldi düşününce. Yemeden içmeden kesilince ben, doktor doktor dolaştırmıştı annem. Mutluydu neredeyse, uzun uzun anlatıyordu doktorlara.
‘’Bu meyveyle yaşar, çok uğraştım ama kilo aldıramadım. Bir boyu uzadı o kadar. Hiç oturmaz hep kıpır kıpır, okulda da şikayetçi öğretmeni. Hiç susmaz. Hiç yemez. Rengi hep sarı. Babası da çekip gidince her şeyine ben koştum ama…’’

Sonunda hiçbir şeyim olmadığı anlaşılmıştı. Doktorlar anneme de bana da aynı sakinleştiriciyi vermişti. İkimiz de kilo almıştık. Nihayet.
İşte bu foto da o zamandan, yataktayım nedense başucumda bir sürü ilaç. Annem yanımda örgü örüyor. Kim çekmiş ki bunu. Örgünün şişleri ne zaman batacak bana diye beklediğim zamanlar.
Annem kalbi durup ölünce aniden, şaşırmıştım. Kalbi varmış demek diye. Zavallıcık.
Cenazesine yetişememişti Hayri abim. Sonradan yanında Fransız bir kızla gelmişti eve. Babette’le. Bir yabancı gibi. ‘’Sen otur bu evde ben hiçbir şey istemiyorum’’ demişti. İki gün kalıp Akçay’a geçmişlerdi. Bensiz. Yas tutmak bana kalmıştı. Bir de ev. Oysa Akçay’a gitmek istiyordum ben de, orada onlarla olmak. Annem nihayet ‘’Gelemez, göndermem’’ diyemeyecekken. Telefonda sormuştum abime sonradan, neden beni de götürmedin diye. Şaşırmıştı, ‘’Sen istemiyorsun sanıyordum’’ demişti. Ben susmuştum. Babam gibi.

Sonrasında hiç fotoğrafım olmamıştı.
Albümü kapattım. Hayri abim yıllar sonra annemle bir resmimizi istemişti, kızının okul sunumu için lazımmış. Göndermemiştim.
Geçmiş zaman geçmişte kalsın, herkes kendi hayatını yaşarmış…
Akçay’ın peşini bırakmaya o konuşmadan sonra karar vermiştim. Belki haklıydı abim, çok istesem giderdim. Belki.
Güzelim Ayvalık beni bekliyordu.

Önceki İçerikÜç yalancı
Sonraki İçerikSaroyan soruyor: Peki biz neden terk ettik burayı?