Uyanır bakarsınız ki mavi

En iyi uçurtmayı o yapıyormuş mahallede. Belki “uçurtmaların rüzgârın gücüyle değil, rüzgâra karşı koyduğu için uçtuğunu” iyi bildiğinden. Gökyüzüne, Dalgacı Mahmut’un her sabah kalkıp yeniden boyadığı o maviye ulaşmak için çırpınan uçurtmalar…

Tam 71 yıl önce bir “Fikir, Sanat” dergisi basılıyor Ankara’da. Tek yaprak iki sayfa… On beş günde bir çıkan derginin adı da Yaprak zaten. İlk sayısında “Alış Veriş” başlığını taşıyan dizelerle özetliyorlar duygularını:  

“Gül verir yonca alırız /Bülbül verir serçe alırız /Edebiyat verir yalınsöz alırız /Şarkı verir türkü alırız /(…) Halı verir kilim alırız /Kara tahta verir hayat alırız /Diploma verir değer alırız /Lisan verir dil alırız /Tespih verir pergel alırız /Meta verir fizik alırız /Turan verir memleket alırız /Hemşeri verir yurddaş alırız /Salon verir sokak alırız”.

O dönem kıyamet koparan (1) bu manifestonun künyesinde, “Sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden” vurgusuyla, o derginin ikinci yılını tamamlayamadan 14 Kasım 1950’de hayata veda eden Orhan Veli Kanık var. 

Şiirde “Garip” akımı, sanata, hayata bakışları çok tartışıldı, tartışılır da elbet.  Şiir sevgim, şiiri “akım”ıyla değerlendiren bir teraziden, “ampermetre”den geçmediği için derdim o değil. Ama “Kara tahta verir hayat alırız” diyorlar ya… Orhan Veli’nin Ankara Atatürk Lisesi’nde okurken has arkadaşı Melih Cevdet Anday’la okuldan kaçtığını biliyorum ya; “Dersten kaçıp bahçede bir köşeye gizlenerek, tenha parklarda ağır ağır dolaşarak yahut evde elimizde kitaplar, kâğıtlarla geçirdiğimiz o sakin saatleri, iyi saatleri andıkça Orhan’ın oyunu, eğlencesi, saadeti hep şiirdi, edebiyattı, diye düşünürüm”. Aklıma hemen “mektep” yılları geliyor: “Bir öğretmen arkadaşım var, okullarını depreme dayanıklı hale getirmek için yıkıp yeniden yapacaklarmış. Öğrenciler müdürün kapısına dayanmış, ‘Biz yıkalım hocam!’ diye. İşte okul sevgisi… Okul böyle bir yer, orada öğrenilen her şeyi nefret ederek öğrendik”. (2)

Birkaç istisnayı ve ders saatlerinin öyle ya da böyle dışında yaşadığım zamanları saymazsam, üniversiteye kadar okul benim için de böyle oldu. Ortaokul, lise yılları, derse girmediğim ya da derse girip de müfredatla değil kendi duyusal/duygusal meşguliyetlerimle, etrafla ilgilendiğimde güzeldi.  En azından öyle hatırlıyorum.

Ezberimde gül oya…

Nefretle öğrenilen (ezberlenen) şeyler deyince de, gözümün önünden dudaklarında darda kalanın duası gibi günlerce mırıldandığı kıtalarla dolanan,  kutlamalarda, müsamerelerde dürte dürte şiir okutulan çocuklar -uygun adım- geçiyor. (Bir dönem gaza gelip o şiirleri hevesle, feryat figan okuyanlar da bence o zulümden, gerginlikten âzâde değildir)  

Bu hâl-i pürmelâl  tecrübelerin ardından aruz vezni; hocanın ayağını yere vurarak ezberlettiği “Mef’ûlü /Fâilâtü /Mefâîlü /Fâilün”ler tüy dikiyor manzarama. Bu mevzuda üniversite dışındaki o koca tahsil hayatımı, “Okulda okutulmayan şiire Şiir denir” diyerek özetlersem çocukluğuma verin.   

Şiir gibi müstesna bir sanatın birçok çocuğun aklında “hamâsî okumalık”lardan, “ezber”den ibaret kalması öyle müfredatla kaçınılmaz. Şiir deyince koca koca adamların aklına sadece kıyasıya kafiyeli, hamâsî “hey hey”lerin gelmesi, esip gürleyince dizelerini o reyondan seçmesi de o makinenin çıktısı. “Ben sana padişah olamazsın demedim, şair olamazsın dedim” meselesi.

“Hal ve vaziyet” böyle giderken… Bizim kuşak açısından dizelerin ısınan siyasetin sol yanına işçi tulumuyla oturması, Nâzım Hikmet’in, “yasak kitaplar”ın cazibesi, o uygun adım şiirin, bellekteki “uyak”ın da değişmesini etkiledi sanıyorum. Şiir bir amaç, bir “dünya” olarak benimsenmese de, arzulanan “dünya”ya gidilen yolda uygun, hatta gerekli bir enstrümandı zira.

Bir nevi oksimoron olarak şiirin kullanışlılığı, siyasetin en sağına, ucuna kadar politikacıların da nutuklarına serpildi. Hem de “vatan haini” Nâzım’dan bile dizeler okuma pahasına…

Ancak şiirin hayata sızmasında daha “kozmogonik” ama daha basit, daha bulaşıcı bir zemin etkili oldu fikrimce. Şiirin en beklenilmez bünyelerde, anlık da olsa dolaşması için dilin özel kullanımının, kelimelerin melodisinin, o ritim içinde hikâyesinin onu “şahsa ait” duygularla buluşturması lazım. Ama önce insanın müsamere ezberinin bozulması gerekiyor. O da “şahsa ait” aşkla mümkün.  Âşık olunca şarkı sözlerindeki dizeleri de fark etmek, oradan “sevgiliye özel” şiirlerde gezinmek, olmadı kendince bir şeyler kafiyelemekti belki şiirin ergen coğrafyası. Çoğu kez geçici itibarını da öyle fırtınalı havalarda kazandı.

Çileli tebessümün kâşifleri

İşte tam bu noktada Orhan Veli’yi de anıyorum. Başucu kitabım olmadı ama hayatım boyunca dizeleriyle çok selamlaştım. Şiirin hayatın içinde gezindiğini, “sade ve tabiinin de şiir olabileceğini” ondan da öğrendi insanlar. (3) “Bak bu bulut, bu balık, bu deniz, bu martı, bu gemi şiir” deyişini…  Kolayca duydu.

Derdi de oydu aslında. Orhan Veli’nin Yaprak’ın ilk sayısında üç kısa paragraftan ibaret “Halkla Gerçek” yazısı mesela: “Son 25 yılın sahne san’atkârları içinde devamlı olarak hayran kaldığım birkaç kişi vardır. Bunlardan biri Naşit’tir, biri Hâzım, biri Halide. Son zamanlarda bu üç isme bir de Salih Canar katıldı. (…) Onlarda gerçek olan birşey var. ‘Nasıl oynarsam güzel olur’ demiyorlar; ‘Nasıl oynarsam gerçek olur?’ diyorlar.” (Bu cümleler bana Nuri Bilge Ceylan’ı da hatırlatıyor)

Orhan Veli’nin sade gerçeğinin çocuk(su)lukla da bir ilgisi var. Şiirlerine de sızan o çocuksu, o mûzip, muzır havasıyla… Onun cenneti çocukluğu. Cahit Sıtkı Tarancı’nın deyişiyle onda dil çıkaran muzip bir çocuk edası vardır, insan onun şiirlerini okurken çocuk bahçesinde geziyormuş gibi olur. Belki o duygularının şiiri hayatı çekilir hâle getiriyor.

Orhan Veli’nin aşkı da, geleneğin, şairane yüceltmenin dışında cereyan eden bir aşk. “Şiiri de bir kızı sever gibi seviyor”… Keyfini öyle çıkarıyor, sızısını öyle taşıyor. Çileli tebessümün kâşifleri arasında o da var. “Ayrılık da sevdaya dâhil”; karşı apartmandan bir kızı sevmeye başlıyor, böyle olduğu hâlde, o şehri bırakıp başka şehre gidiyor: “Eski bir sevdadan kurtulmuşum, artık bütün kadınlar güzel…” Belki aslolan o zaten; “Gün olur, alır başımı giderim”…  

En iyi uçurtmayı o yaparmış

Orhan Veli 36 yaşında öldü: “Şişli’de Hasat Sokağı’nda 36 sayıda oturangenç şairlerden Orhan Veli,evvelki gece Kumkapı’da Tiyatro Caddesi’nden geçerken,ansızın üzerine fenalık gelmişve baygın bir halde cankurtaranla Cerrahpaşa Hastanesi’ne kaldırılmıştır. Sabaha kadar koma halinde yatan Orhan Veli sabah ölmüştür.” Gazetelerin çoğunda kibrit kutusu kadar yer buldu ölüm haberi ama onu büyük bir kalabalık uğurladı, kitapçılar o gün kepenk kapattı.

Yaprak dergisi derseniz… Son sayısı, “Orhan Veli için arkadaşları tarafından bir defaya mahsus olmak üzere çıkartılmıştır” notuyla,  “Son Yaprak” başlığıyla yayında  

Ölümünden yıllar sonra, “Orhan Veli’nin hiç yayınlanmamış şiiri” duyurusuyla “Ölümüm” yayınlanıyor: “Sabah /Alnımda iki ter damlası konuşacak /Yorgun öldüğüme dair /Ve benim Yeni Sabah’ı /Başkasına verecek gazeteci Yusuf /İskele kahvesinde çayım soğuyacak /Boğazın ilk yolcuları /Yanlarında bulunmadığımın /Farkına bile varmayacaklar /Laz müezzin gazel çeker gibi /Hakkımda sela verecek /Kuş kafası gibi kar yağarken /Çamlıca’da ölünür mü diyen /Çoğu abdestsiz bir cemaatim olacak /Musallada /İmam bildiğini okuyacak /Bozuk düzen makamından /(…) Mezarımın başucu /Dünyalık başım gibi bomboş kalacak”. Ne var ki hâlâ sosyal medyada Orhan Veli imzasıyla hâlâ rastladığımız o şiir, aslında ona değil Fahri Erdinç’e ait. O şiiri, öyle ölümü Orhan Veli’ye, onun Garip hâline uygun gördükleri içindir belki.

Kızkardeşi Füruzan Yolyapan’a, çocukluk arkadaşlarına göre en iyi uçurtmayı o yapıyormuş mahallede. Belki “uçurtmaların rüzgârın gücüyle değil, rüzgâra karşı koyduğu için uçtuğunu” iyi bildiğinden. Gökyüzüne, Dalgacı Mahmut’un her sabah kalkıp yeniden boyadığı o maviye ulaşmak için çırpınan uçurtmalar…  

Başarmış da bir bakıma; “Uyanır bakarsınız ki mavi”.

(1) Orhan Veli ve “Garip” arkadaşlarına yönelik en beter, sunturlu eleştiri Yusuf Ziya Ortaç’dan geliyor: “Vezin gitti, kafiye gitti, mana gitti… Türk şiirinin berceste mısraı diye (Yazık Oldu Süleyman Efendiye!) rezaletini alkışladılar… Göğüslerinde cehennemler yanan sanat cücelerinin kınalar yakıp, ziller takıp şıkır şıkır oynadıklarını gördük! Sanatın darülacezesiyle tımarhanesi el ele verdi, birkaç mecmuanın sahifesinde saltanat kurdular! (…) Ey Türk gençliği! Sizi bu hayasızlığın suratına tükürmeye davet ediyorum!” Ne diyeyim… Bugün  yaşasa cakalı bir köşesi olurdu herhalde rahmetlinin.

O günlerde muhaliflerin popüler “nükte”si ise Yaşar Nabi’nin Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat’ı Varlık’ta “edebiyatımıza yeni bir hava getiren üç şair” olarak övmesidir: “Şiire ne getirdiler ki? Hava…” Yaşar Nabi hava yerine “nefes” mi deseydi acaba?

(2) Emrah Serbes, “Hikâyem Paramparça”.

(3) Geçen yıl dünyanın en büyük şiir portallarından olduğu belirtilen, sitesinde 84 dilde şiir barındıran, 179 ülkeden okuru bulunan “Lyrikline – listen to the poet” verilerine göre Orhan Veli’nin, “Anlatamıyorum” şiiri dünya çapında en çok okunan ikinci şiir oldu. (Birinci Herman Hesse’in “Stufen” şiiri) Şiirleri şairlerin kendi sesinden dinleme olanağı da veren platform istatistiklerini her yıl Berlin Şiir Festivali’nde açıklıyor. Lyrikline’ın ülke bazlı verilerine göre “En çok okunan 10 Türkçe şiir” listesinde de Orhan Veli, ilk iki sırayı alıyor.