Almanya’da AfD’nin kazandığı son eyâlet zaferi, Batı basınında alışıldık bir dehşet korosuyla karşılandı. Oysa bu zaferi salt bir seçim sonucu olarak okumak, meselenin en ilginç katmanlarını gözden kaçırmak olur.
Saksonya-Anhalt 1945-sonrası düzlemde sosyalist blok içinde Doğu Almanya’nın, daha doğrusu Demokratik Alman Cumhuriyeti sınırları içinde kalmış bir bölge. Doğu Almanya demek ise, bir bakıma Stasi (Ministerium für Staatssicherheit – Devlet Güvenlik Bakanlığı, yani gizli istihbarat teşkilâtının kısa adı)demektir. Dahası, Stasi yalnızca bir “kurum” olarak değil, yerleşik bir “kültür ve sadakat” ağıyla özdeştir. Kırk yıl boyunca gündelik hayatın kılcal damarlarına değin sızan önemli bir bürokratik aygıttan söz ediyoruz.
İlginçtir, Alice Weidel’in liderliğini yürüttüğü AfD, tarihî seçim başarılarının çoğunu tam da bu coğrafyada kazandı-kazanıyor.
Peki, ama bu bir tesadüf mü, yoksa daha geniş bir perspektiften irdelenmesi pekâlâ olası bir şablon mu?
Avrupa sağ-popülizmiyle alakalı geçmişte yazdığım makalelerin hemen hemen hepsinde bir hususu ısrarla vurguladım. Günümüz sağ-popülizmi (ki, buna AfD de doğrudan dâhildir) – bir deneysel laboratuvar mâhiyetinde – kimsenin merkezden yönetmediği, herkesin kendi hesabına oynadığı, adı konmamış bir uluslararası “çıkar uzlaşısı”nı andırıyor. Mevzubahis nebulada faal olan partilere baktığınızda, içlerinde “Avrupa” ve “Avrupalılık” hariç her şey ve herkes var. Rusya, Çin, ABD, İsrail ve Hindistan başta olmak üzere, konferanslar, gayrı-resmî zirveler ve çapraz finansman ağları üzerinden müthiş bir “iş birliği” yürüyor.
Bu noktada sayısız örnek var ancak birkaçını sunmakta fayda var.
Hindistan’ın Keşmir bölgesine 2019 yılında (uygulanan devlet ablukasının hemen ertesinde) Avrupa sağ-popülistlerinden müteşekkil heyet ziyareti, benzer bir durumun İsrail’in Gazze katliamlarını müteakip sınır “incelemesi”yle devam etmesi ve Çin’e kadar ulaşması, AfD’de patlak veren “Çin ve Rus casusları” olayı, İtalya’da Salvini’yi vuran Russiagate, Avusturya’da FPÖ’yü kuşatan Ibizagate ve Fransa’da Le Pen’in First Czech-Russia Bank’tan aldığı 9 milyonluk avroluk kredi meselesi bu zincirin en çarpıcı halkalarından.
Keza Amerikalı ideolog Steve Bannon’un “sağ-popülistleri birleştirme” inisiyatifi, İsrailli ideolog Yoram Hazony’nin “Ulusal-muhafazakârlık Konferansları”, Rus ideolog Aleksandr Dugin’in politik teorileri vasıtasıyla sürdürdüğü dirsek temasları ve Hindutva ideologlarından Ram Madhav’ın bu mahfillerle olan doğrudan angajmanı da not edilmeli.
Kısacası, liberal Avrupa müesses nizâmının sağ-popülistleri “haricin Truva atları” şeklinde algılaması pek de temelsiz sayılmaz. Zira ortada çok girift ilişkiler, maddî-lojistik-medyatik destekler ve daha fazlası var.
Hâl böyle olunca, meselenin tarihsel “Doğu Almanya” boyutu ve günümüze izdüşümleri de belli bir mantıksal çerçeveye oturuyor. Yarım asır boyunca Sovyetler Birliği’nin nüfuz alanında kalmış, güvenlik aygıtının gündelik hayatı kuşattığı bir coğrafyada siyasî kültürün ve örgütlenme biçimlerinin bugüne hiçbir iz bırakmadan aktarılmış olduğunu düşünmek güç. Aslında bunu, daha kapsamlı bir bağlamda ve yukarıda serdedilen “çıkar uzlaşısı” tezine binâen, tüm Avrupa sağ-popülistleri için söyleyebiliriz. Gerçekten de sağ-popülistlerin tarihsel Avrupa milliyetçiliğiyle olan ideolojik bağlarını post-11 Eylül döneminde nasıl kopardıklarını/kestiklerini ve bu sâyede kendilerine “anti-İslâm” paradigması sınırlarında nasıl kullanışlı bir alan açtıklarını rahatlıkla görebiliriz.
AfD’nin son on yılda geçirdiği kadro değişimi de kayda değer. Bir zamanlar “ulusal-devrimci” bir çizgide duran isimler sessizce tasfiye edildiler ve yerlerini bugün gördüğümüz, çok daha kozmopolit ve çelişkili bir liderlik kadrosu aldı. Bu değişimin arkasında salt organik bir parti-içi evrim mi, yoksa daha kurumsal bir yönlendirme mi var, bilinmez. Ama sorunun kendisi bile, sorgulamaları meşru kılıyor.
“Kullanışlılığın” en çarpıcı vücut bulmuş hâli ise, kuşkusuz Alice Weidel’in kendisi.
Doktorasını Çin üzerine yaptı ve Çince biliyor. İsviçre’de yaşayan, Sri Lanka kökenli bir kadınla evli. İki çocuk büyüten açık bir lezbiyen olarak, partisinin “Alman ruhu”na, “geleneksel aile”ye, “LGBTİ bayraklarının ve trans kültünün yasaklanmasına” ve “Batı medeniyetinin savunusu”na dair söylemleriyle sivriliyor. “Bu ne yaman çelişki” diyebilirsiniz. Fakat bu “tezat”, göründüğü kadar yeni yahut tekil değil. Radikal-sağın tarihinde defalarca tekrar eden, üstü örtülü ama köklü bir örüntünün mühründen bahsedebiliriz.
Bu örüntüyü anlamak için eskiye, radikal-sağın iç bünyesindeki bir gerilime bakmak gerekiyor. Çünkü eşcinsellik ile radikal-sağ arasındaki ilişki, hiç de basit bir “dışla(n)ma” hikâyesi değil. Dahası, siyâsî işlevselliği çok belirgin bir düğüm.
Bu düğümü çözmek için Scott Lively ve Kevin Abrams’ın 1995’te çıkardıkları Pink Swastika adlı kitapta dillendirilen “eşcinsel faşizm” komplolarına da tersine “sağ her zaman homofobiktir” klişesine de ihtiyaç yok. Vakıalar ve tarihsel kronoloji kâfi.
Hikâye, 1919’da Fiume’de başlıyor sayılabilir. Şâir Gabriele D’Annunzio’nun kurduğu kısa ömürlü cumhuriyette, üniformalı gençlerin oluşturduğu “lejyoner kardeşliği”, hiper-maskülen bir estetiğin içinde homoerotik bir çekimi nakşediyordu.
Aynı yıllarda Almanya’da yazar Hans Blüher ise, milliyetçi-völkisch etkili Wandervogel (Gezgin Kuş) adlı gençlik hareketini inceleyerek, “Männerbund” kavramını, yani devletin temelinde ailenin değil erkek kardeşliğinin yattığı tezini geliştirdi. Blüher’e göre erkekler arası duygusal ve fiziksel yakınlık üzerine kurulu topluluklar, siyâsî otoritenin ve tarihsel ilerlemenin asıl kaynağıydı. Bu düşünce, sonraki on yıllarda faşizmin ve nasyonal-sosyalizmin paramiliter kültürüne sızacak bir tohum oldu.
Ernst Röhm bu anlamda en sarsıcı örnektir.
Hitler’in en yakın çalışma arkadaşlarından ve SA’nın (Sturmabteilung – Fırtına Bölüğü) kurucu komutanı olan Röhm’ün eşcinselliği parti içinde açık bir sırdı. Öyle ki, Röhm 1928’de yayımlanan hatıratında eşcinsel ilişkiyi yasaklayan dönemin Paragraf no. 175’i kastederek, “şâyet devlet insanın içgüdülerini kanunla farklı kanallara doğru yönlendirebileceğini düşünüyorsa, bu bana son derece amatörce ve lüzumsuz gelir” diye yazıyordu.
SA’nın katı, hiper-maskülen kültürü erkek yoldaşlığını kutsadığı için bu, resmî homofobik söylemle çelişmiyor, hatta kardeşlik ruhunu besleyen bir kaynak sayılıyordu. Ne var ki bu “kullanışlılık”, 1934’teki Uzun Bıçaklar Gecesi’nde Röhm’ün bizzat kurbanı olmasını – hem de eşcinselliği öne sürülerek – engellemedi. İhtiyaç ânında övülen özellik, ihtiyaç kalmadığında infaz gerekçesine dönüştü.
Savaş sonrasında bu gerilim başka isimlerle sürdü. 1980’lerde Alman neo-nazi hareketinde gençlik lideri olan Michael Kühnen eşcinseldi. Eşcinselliği ayyuka çıkınca çoğu eski yoldaşı ondan uzaklaştı. Akabinde kaleme aldığı bir manifestoyla eşcinselliği “Aryan-Germen savaşçı ruhu”yla bağdaştırmaya çalıştı. Böylelikle ölümünden sonra faşizan muhitte “aykırı” ve fakat “çeşitliliğe yer açan” sembolik bir referansa dönüştü.
1990’lara gelindiğinde Hollanda’da Pim Fortuyn, eşcinselliğini İslâm karşıtı popülizmle birleştirip “özgürlüklerimizi göçmen muhafazakârlığına karşı savunuyorum” söylemini buldu. Nihâyet Avusturya’da Jörg Haider’in özel hayatına dair – kanıtlanmamışsa da – mahrem iddialar, benzer bir gerilimin başka bir versiyonunu oluşturdu.
Günümüz sağ-popülistlerinde gerek Weidel’in şahsında gerekse Avrupa’daki diğer partilerin üst-düzey yöneticileri arasında (ki örneğin Fransa’da Ulusal Birlik bu anlamda zengindir) eşcinselliğin hem açıktan ilân-ifâde edilip hem de anti-LGBTİ propagandayla beslenmesi dikkate değerdir.
Weidel’in “ben queer değilim, 20 yıldır tanıdığım bir kadınla yaşıyorum” sözü radikal-sağın bu konuyla ilgili tarihsel birikimiyle uyumlanırken, aynı zamanda farklı ve daha güncel bir mevzilenmeye de kapı aralıyor.
Burada “maksimum faydalı”, hatta “mükemmele yakın” bir düzenek var.
Sistem tam “Nazi” damgasını yapıştıracakken, ortaya Sri Lanka kökenli eş çıkıyor. Tam “homofobik” diyecekken, eşcinsel kimlik ve hatta eşiyle birlikte büyüttüğü iki çocuk beliriyor. “Bağnaz”lıkla itham edilecekken Çin üzerine doktora ve Çince bilgisi ileri sürülüyor. “Revizyonist” argümanı hazırlanırken İsrail’le, Rusya’yla ilişkiler yardıma koşuyor.
Tüm kilitleri gevşeten bir profil mevzubahis.
Ne var ki bu kusursuzluk, meselenin bence en ürkütücü tarafı. Tarih bize gösteriyor ki, bir vasıf ne kadar işlevselse, en az bir o kadar da feda edilmeye açıktır.
Sonuç olarak, Doğu Almanya’nın Stasi mirâsından bugünün ABD-Rusya-Çin-İsrail-Hindistan eksenlerinde kesişen siyasî ağlarına, oradan da radikal sağın Röhm’den Weidel’e uzanan yüz yıllık tarihinde görülen çelişkili eşcinsellik deneyimine kadar birbirinden farklı görünen meselelerin ortak bir soruda buluştuğunu düşünüyorum: Çıkarların, kimliklerin ve olay örgülerinin şu veya bu şekilde kesiştiği bu genişçe alanda, “kullanışlılık” nereye kadar meziyet, nereden itibaren zaaf sayılır?
Weidel bugün kucaklanan, pohpohlanan taraf. Çelişkileri onu (dolayısıyla da AfD’yi) daha yönetilebilir, hatta siyâseten “verimli” hâle getiriyor.
Yarınlarda nerelere savrulacağını ise, yine aynı eski mantık silsilesi belirleyebilir.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.
