Amiraller Bildirisinde esas mesele Montrö mü?

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ndeki bazı uygulamalar Cumhuriyet tarihi boyunca kendisini özerk bir güç olarak inşa etmeyi başarmış olan TSK’yı, bu özerk konumundan kopartarak Cumhurbaşkanı’nın kişiliğinden ayrılması zor, onunla bütünleşik yeni bir yere bağladı. Dolayısıyla, bir katmanda Anayasa’dan kaynaklanan bir demokratik hak kullanımı olarak okunabilecek Amiraller Bildirisi başka bir katmanda Cumhurbaşkanının şahsına yönelmiş cüretkâr bir sınama olarak da okunabilirdi.

Kamuoyunda Amiraller Bildirisi olarak bilinen açıklamada imzası bulunan emekli amirallere ilişkin yargılamaların başladığı geçtiğimiz haftaya, Milli Güvenlik Kurulunun Montrö’nün önemine vurgu yapan aynı yöndeki açıklamaları tesadüf etti.

Bu rastlayış, doğal olarak şu sorunun doğmasına neden oldu: Devletin Milli Güvenlik Kurulu da Montrö konusunda aynı noktaya geldiğine göre, amirallerin “devletin güvenliğine veya anayasal düzene karşı suç işlemek için anlaşma” gibi ciddi bir suçlamayla yargılanıyor olması bir garabet değil mi? Eğer böyle sorulursa, bu, doğru bir soru.

Ancak bildiriyi konularından sadece birine, yani Montrö’ye indirgeyen bu soru, hem bildirinin diğer bir konusunu (TSK’da irticaî hareketler, Sarıklı Amiral) hem de bir dizi sosyal, tarihsel ve siyasal bağlamı göz ardı ettiği ölçüde “yeterince doğru” bir soru olmaktan uzaklaşıyor.

“Daha doğru” sorular sorabilmek için o konuya ve bağlamlara da bakmalıyız.

Dolayısıyla şunların tartışmaya dahil edilmesi gerekli görünüyor: Metnin genel içeriği ve dili, bu içeriğin kotarılış biçimi, Türkiye’nin bildiriler tarihi ve nihayet son dönem sivil-asker ilişkilerinin biçimlenişi.

İlk iki sıradaki parametreler hakkında bu yazıda uzun uzadıya durmamayı tercih ediyorum. Metinde “aksi halde” gibi tehdide yorulabilecek ifadelerin yer almasına yönelik eleştiriler daha önce dile getirilmişti. Metnin düzenlenme biçimine, zamanlamasına ve ilk yayımlandığı mecraya ilişkin bazı soru işaretleri de daha önce başka platformlarda ele alındı. Nitekim, kendisine öneride bulunulduğu halde bildiriye imza koymaktan imtina eden bazı emekli amiraller metnin kaleme alınma ve imzacıların onayına sunulma usulü ile zamanlamasına dair endişelerinden söz ettiler. Hatta Akar da benzer şüphelerden söz etmiş ve şöyle demişti: “Mekanizma nasıl oluştu, onu anlamaya çalışıyoruz. Bunun arkasında ne var? Başka şeyler olabilir.”

Türkiye’nin bildiriler/muhtıralar tarihine ilişkin siyasal belleği ise burada değinmeye gerek bırakmayacak kadar derin ve taze.

Benim bu yazıda vurgulamak istediğim ve bu bildiriye yönelik siyasi tepkinin esas nedeni olduğunu düşündüğüm şey ise Türkiye’de son dönemde biçimlenen yeni sivil-asker ilişkilerinin kendine özgü doğası ile ilgili.

Son dönemde sivil-asker ilişkileri

Son birkaç yılda TSK’da yaşanan dönüşümlerin en önemlilerinden biri Cumhurbaşkanı’nın TSK üzerinde somut (yasal düzenlemelerle emir komuta bağlantılarında yapılan değişiklikler vb.) ve soyut (başörtülü teğmene Genelkurmay Başkanının diploma verdirilmesi vb.) araçlar üzerinden tatbik ettiği nüfuzunun muazzam biçimde artması oldu.

TSK üzerindeki bu nüfuzun en belirgin biçimde görünür hale geldiği alanlardan biri personel kadroları ve diğeri de kurumun resmî ideolojik yönelimini belirleyen parametreler oldu.

2016’dan itibaren Cumhurbaşkanı, bir yandan bazı vekil kişi, grup ve kurumların aracılığı ve kolaylaştırıcılığında yeni personel kadrolarının teminine ve mevcut personelin atama ve terfi süreçlerine doğrudan müdahale ederek bunları biçimlendirirken, bir yandan da bazen yasal, bazen sembolik ve bazen de pratik müdahalelerle TSK’nın geleneksel ideolojik oryantasyonuna yönelik ciddi sınamalar ortaya koydu.

Birkaç yıl gibi kısa bir süre içinde, bu iki alanda yapılan değişiklik ve düzenlemeler sinerjik bir etki ile birbirlerini karşılıklı olarak pekiştirir hale geldi: Yeni kadrolar temin edilip sisteme sokuldukça yeni ideolojik yönelim yerleşmeye, yeni ideolojik yönelim yerleştikçe ona uygun yeni kadrolar daha özgüvenli bir biçimde sistemde görünür olmaya başladı.

Sarıklı Amiral hadisesi böyle bir pekişme içinde ortaya çıktı.

Gerek bu sürece, gerekse bu sürecin böylesine süratli ve etkili bir biçimde yürümesini sağlayan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine” fiilî veya düşünsel destek ve katkı sunanların önemli bir kısmı, bu pekişmenin bu denli kısa sürede gerçekleşeceğini ve kendilerinin denklemden çıkartılacağını muhtemelen öngöremediler. Sonradan bildirinin imzacılarından olacak Cem Gürdeniz YouTube’dan yayın yapan Babala Tv’de 2020’de şöyle diyordu örneğin: “Şu anki rejim itibarıyla çok güçlü bir rejim bu. Neticede merkezi bir rejim, tek başına… Bunu (Deniz Bakanlığını) kuracaksa zaten bu rejimde kurabilirler. Eğer ki parlamenter sisteme geri dönülüp, yok parlamento, iktidar, muhalefet, bu saykıla (cycle) girerse… Şimdi, tek imza ile…”

Neticede, “yok parlamento, yok muhalefet saykılına” takılmadan tıkır tıkır işleyen tüm bu uygulamalar, Cumhuriyet tarihi boyunca kendisini özerk bir güç olarak inşa etmeyi başarmış olan TSK’yı, bu özerk konumundan kopartarak Cumhurbaşkanı’nın kişiliğinden ayrılması zor, onunla bütünleşik yeni bir yere bağladı.

Bağlandığı bu yeni yer, TSK’nın örneğin personel yapısına veya mevcut ideolojik yönelimine getirilecek herhangi bir itiraz ve eleştirinin, doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı’na yapılmış bir eleştiri ve itiraz olarak yorumlanabileceği bir yerdi.

İşte bu bakımdan Bildiri, omurgasını oluşturan Montrö Sözleşmesine yaptığı vurgunun hemen ardından, kamuoyunda Sarıklı Amiral olarak bilinen meseleye isim vermeden değindiğinde, bu değini Sarıklı Amiral’in kendisini veya mesela konunun en üst düzeyde askerî muhatabı sayılabilecek Genelkurmay Başkanını da aşarak doğrudan doğruya Erdoğan’a yönelmiş oluyordu.

Dolayısıyla, bir katmanda Anayasa’dan kaynaklanan bir demokratik hak kullanımı olarak okunabilecek bu bildiri, başka bir katmanda ve yukarıda değinmeye çalıştığım bağlamlar içinde Cumhurbaşkanının şahsına yönelmiş cüretkâr bir sınama olarak da okunabilirdi.

Bildiri imzacılarının bireysel kastı ne olursa olsun, Cumhurbaşkanı bunu muhtemelen ikinci seçenekteki gibi algılamış ve “TSK’nın gelenekleriyle örtüşmeyen şeyler varsa gereği yapılır” gibi bir açıklama ile Sarıklı Amirali sahiplenmediğini şarta bağlı biçimde gösterse de bu kişi üzerinden kendisine yönelmeye çalışan örtük ama cüretkâr referansı “görmüştü.”

Açıklamalarında geçen “gece yarısı” “darbe çağrışımı” “bunlar” ve en nihayet, “ya sen emeklisin, işine bak!” gibi sert sözler, bunu gösteriyordu.

Bu bakımdan, yargılamaların geleceğini MGK’nın ve hükümetin Montrö konusunda amirallerle aynı çizgiye gelmesi değil, Cumhurbaşkanının bu bildirinin ikinci konusuna (Sarıklı Amiral konusu üzerinden Atatürk ilkelerine dönülmesi çağrısı) yönelik algısının değişip değişmediği belirleyecek diyebiliriz.

Yargılamalarda siyasi etki tartışmasına ise hiç girmiyorum.