Bahar yoksa hasreti vardır

Mevzu mutluluğundan hüzün, hüznünden tavşan, efkârından duman çıkaran insansa, İsmet Özel’in deyişiyle “Mevsimlerin insana yaptığı fenalıklar”ı say say bitmez: “Her sevilen nobran biraz her mevsim severken birer zorba /(…) Farkederiz üstümüzde bir çentik hangi mevsimden acaba”. Ancak mevsimlerin fenalığı bazen fena değil. “Fena halde bahar” dedin mi, vurgunda sadece bir uyarı değil cazip bir davet de var.

Edebiyata ve kelimelerine, cümlelerine o lezzeti taşımaya çalışan söyleme, hayat, ömür, hissiyat, hatta ölüm, mevsimlerle, öyle tasvirlerle iliştiriliyor çoğu kez. Öyle ki… Bazısı filmlerde kelime haznesi, dili meramını anlatmaya yetmeyen “sokaktaki Amerikalı”nın imdadına yetişen, noktalama işareti niyetine kullandığı “You know bro…”su gibi artık: “Bilirsin işte… Ben bahar diyeyim, gerisini sen anla…”

Mevsimlere dayalı metaforlar, hayatını kuşatan “havalar”dan, yani burnunun ucundan ödünç alınan bir benzetme olduğu için her şeye elverişli, her akla uygun. Mevsimin insanın bünyesine, “ruh”una etkisi de başlı başına şiir, hikâye, roman… Kimi hüzünlenmeye, kimi suçu ona atıp çılgınca sebeplenmeye bire bir.

Mevsimlerin insana fenalığı

Sonbaharda, o hazan mevsiminde yapraklarını döken, rüzgârla kuru yaprakları çevrilen takvim sayfaları gibi savrulan hayatlar, (kara)kışın hayatı donduran, gökyüzünü karartan manzarası her keder için biçilmiş kaftan. Seç, beğen, al, giydir çıplak psikolojini. Hatta yazın insanı hayattan bunaltan “sarı sıcağı”, kavuran kuraklığı bile…  “Kurudum” diyorsun mesela, bakıp bakıp hayata. Kavruldum, yandım…

Gerçi güz ruha, bünyeye göre saksıda melankolya çiçeği yetiştirmeye, hüznün güzelliğini üretmeye de elverişli. Heyhat etiketinde hüzün var. Hasan Hüseyin “Gitme, sonbahar oluyorum, sonrası hiç” dedi mi lafı uzatmadan efkârlanmana yetiyor: “I know bro…”, “Biz de o yollardan geçtik kanka…”, “Okay then…”

Mevzu hüznünden tavşan, efkârından duman çıkaran insansa, İsmet Özel’in deyişiyle “Mevsimlerin insana yaptığı fenalıklar”sa sızlanacak çok şey de yok:  “Her sevilen nobran biraz her mevsim severken birer zorba / (…) Farkederiz üstümüzde bir çentik hangi mevsimden acaba”. Ancak mevsimlerin fenalığı bazen fena değil. “Fena halde bahar” dedin mi, vurgunda sadece bir uyarı değil cazip bir davet de var.

Baharda toprağın dili evrensel

Mevsimler herkese, her coğrafyaya aynı gelmiyor tabii ama yine de ilkbaharın yeri ayrı, hevesi, dili bir. Nâzım Hikmet “baharda ne Rumcadır, ne Türkçe toprakçadır / toprağın konuştuğu dil” diyor mesela. Bazı coğrafyalarda hakkıyla yaşayamasan da bahar her dilde, gönülde bahar.

Kışın sömürgesi ülkelerde, Kuzey’deki, misal İskandinavya’daki baharı filmlerden tanıyorum. Tombul montlarını, anoraklarını çıkarınca boyu daha da uzuyor insanların. O ülkelerin uçlarına baharda gitsek biz şıp diye anlayacak mıyız baharın geldiğini bilemiyorum ama onlar kesinlikle anlıyor. Çölde bahar bir vaha mı, çiçek açan kaktüs mü, serap mı yoksa oksimoron mu… Onu da bilemiyorum ama çölde o bildik bahar yoksa orada da özlemi, tahayyülü vardır. Biliyorum…

Öyle ki hapiste bile… “Dışarda bahar geldi karıcığım, bahar. / Dışarda, bozkırın üstünde birdenbire /taze toprak kokusu, kuş sesleri ve saire… / bilhassa baharda ram eder kendine içerdeki adamı / hürriyet denen ifrit… / Bu bittecrübe sabit, karıcığım, /bittecrübe sabit…” Nâzım’a değil sadece, Ahmed Arif’e de hapiste yeşil soğanla, karanfil kokan cigarasıyla geliyor bahar. Dağlarına geliyor…

İlkbahar insanı tesis ediyor

Her mevsim o tabloda, o fonda yaşadıklarıyla farklı, müstesna, hoş da gelebiliyor insana elbet ama ilkbahar başka. Kışın pürtelaş evlenip, “Ne güzel üşümüştük ya…” diyemiyorsan kışın tadını titremeden, donmadan çıkarmak biraz “tesis”, istihkâm, “karnı tok, sırtı pek”lik filan istiyor. Yaz da öyle… Hakkını vermek yine benzer şeyler, imkân gerektiriyor.

Mesela yazın tadını Ankara’da çıkarmak, öyle kolayına kurulacak bir cümle değil. İnsanların sana tuhaf tuhaf, üzülerek bakmasını engellemek için epey yaratıcı, kalender yahut kurusıkı kahkahanla kandırıkçı olman lazım. Zira Ankara’da -her türden- iktidarın tadı çıkarılabiliyor sadece.  Ucundan tutabilirsen…

Pervasız doğalgaz (bilumum enerji) zamlarıyla bozkır ayazını her bahtı karaya kepçeyle tattıran kışın ardından yaz Ankara’da “Oh… İliklerime kadar ısındım”dan ibaretse… Yaza dair o “konfor”u, o hasreti hüzünle anlasan da, revâ değil insana. Keyfinizi kaçırmak pahasına bir mevsimin, hele ki yazın tadını çıkarmanın öyle bir şey olmadığını hatırlatmam gerekiyor.

Oysa ilkbahar farklı. Hemen herkese bir şekilde -iyi- geliyor. Onun doğanın, hayatın yeniden doğumunu sembolize etmesi, çiçeğin, böceğin, kuşun, ses, koku, ışık, renk cümbüşünün onunla uyanması, o toplu ayaklanma kendinde eşsiz. Bahara, o mânâya, bahar cesaretine en uzak hissiyatında bile turistsin en azından.

Memuru değil âmiri olmak

Bahar sebeplenmek, nasiplenmek, bahane bulmak için de en elverişli mevsim. Mevsim yahut edebiyat ortalamalarına göre, bahar gelince geliyor, gelenler… Genç ömürlü Orhan Veli’yi öyle güzel havalar mahvediyor. Öyle baharlarda istifa ediyor evkaftaki memuriyetinden. Helal! Memuru değil bazen âmiri olmak lâzım öyle havaların. En azından keyfin kâhyalığını başkasına bırakmamak lâzım…

Tütüne öyle havalarda alışıyor, her şeyin güzel geldiği o mevsimde âşık oluyor: “Her bahar biraz daha âşık”… O beceriyor bunu; zira 36 yıldan ibaret ömrü, baharı, aşkı filan hazin bir “Ah…”la flu hatıraları arasına katacak kadar uzun olmamış maalesef. Tadı damağında kalmış…

Eve ekmek, tuz götürmeyi bile unutturuyor öyle havalar. Her şeyi unutturuyor… Aslolan baharsa gerisi teferruat. Şiir yazma hastalığı öyle havalarda nüksediyor. Ve Orhan Veli bir asır sonra bile şiiriyle baharı öğretiyor, tattırıyor insanlara. “Bir zamanlar bahar varmış” diyorsun.

Karanlığın ardından gelen aydınlık

Bahar işte… Neyi övmek, neyi sevmek, daha çok sevmek, neyi peri masalı gibi anlatmak istiyorsan elde var bahar. İltifat mı bulamadın sevdiğine, “Bahar gibisin…” de gerisi gelir. Birçok selefi gibi harcıâlem, klişe, eğreti de durmaz, burun büktürmez o iltifat. Baharın ta kendisi olur birden. Belki sen de olursun, ona öyle bakınca.

İnsanları kısa yoldan neye ikna, davet etmek istiyorsanız, buy(u)run: Aradığınız slogan, bahar. “Bu ülkeye bahar…” deyin, onun da arkası gelir. Kışın, ayazın, koyu karanlığın ardından geliyor bir kere… Buram buram geliyor.

Kışın gündüzü de griliğiyle ele geçirebilen karanlığının, doğadaki “elektrik kesintileri”nin ardından gelen aydınlık herhalde aydınlığın en kıymetlisi. Gözün, gönlün kamaşıyor: Aydınlığa çıkmak, baharı yaşamak diye bir şey varmış meğerse.  

O son baharı ne zaman yaşadık?

O nedenle de insan mevsime dayalı hoş benzetmelerini oralardan derlemeye hevesli. İçine (yeni)bahar koymazsan, kompozisyonunu bahar(at)sız bırakırsan gençlik bile yavan, tatsız tuzsuz kalacak. Şöyle bahar gibi uyanan, tiril tiril elbiseleriyle öyle de salınan siluetler geçmiyorsa manzarandan, yetim kalacak pencerendeki doğa natür‘mort’unun güzelliği, gönlündeki çiçeğin sap kalacak.

Mutat kürsü sıralamasında bronz madalyalı, üçüncü mevsimin adı bile (son)bahar. Sonbaharın tarifini yiten bahar(lar)dan alması zaten mânâlı, hazin. Daha beteri de var; hakiki, mevsim gibi mevsim baharı ne zaman yitirdik, kelimenin tam anlamıyla o son baharı ne zaman yaşadık hatırlamıyorum bile.

Artık bazı coğrafyalarda ilkbahar bir mevsim bile değil. Karışık, muallak bir geçiş, bir ara dönem, mevsimtırak, “nerede tırak orada bırak” kısa bir an. O da “dört mevsim” gruplamasını, şablonunu kolayca zorlayan, ezber bozan, “beşinci mevsim”lerden. Her mevsimden biraz mı desem, artık dört ana gruba, sınıflamasındaki yerine oturmadığı için öyle numaralasak da mı saklasak diye mi gevelesem. Yanılmaya/yanılsamaya, her talana, baskına açık… Ortaya karışık.

Duygularla bu kadar oynanmaz

İyice aşınmış, can sıkıcı, sıklıkla yanıltıcı benzetme kalıplarından birisini kullanacağım belki ama artık bahar eski baharlar gibi değil en azından. Bünyenin, duyguların geçmişte kalan mevsimini kast etmiyorum. İklim krizinin, küresel ısınmanın çekiştirdiği meteorolojik, iklimsel haliyle bir “mevsim”değil. Oysa bahar “bahar”dı bir zamanlar.

Bakın baharı geçmişten bugüne getiren şiirlere… Hepsinde ayrı karnaval, festival… Şimdi bir türlü gelmiyor. Bu yüzden artık “baharı bekleyen kumru” olmak da zor, aşka o ayarı yapmak, o niyetle üzerine hafif bir şeyler almak da…

Tatsız… Veciz tarifine, doğanın, insanların -akıl fikir/vecize dâhil- yumurtlama, uyanma, oynaşma dönemine bakıp tam her bahar âşık olacakken, çakma yaz geliyor. Mevsimleri bırakın insanın duygularıyla bu kadar oynanmaz. Kör talih, zalim felek, üstüne bir de yalancı bahar…

Kış baharın sırtından inmiyor

Misal Ankara’da ilkbahar yıllardır kayıp. Güzelim güneşli yağmurlar, navigasyonunu yönlendiren, adresini buhuruyla tarif eden kokular da… Bahçelerde baharda çiçeklenen ağaçlar bu yıl (da) en az iki kez yoğun kar yedi tepesine, döküldü homur homur tomurları… Havalara hemen inanan, Aziz Nesin’in deyimiyle “ağaçların aptalı” badem ağaçları yine, bile bile kandı yalancı bahara… Onları yeni doğan kuzu gibi kaysılar, kirazlar, erikler izledi.

Kış sırtından inmiyor baharın; hava sıcaklıkları 25 dereceden 11 dereceye, bahar karı yağdığında daha da altına düşebiliyor bir “an”da. Mayıs sonuna doğru hava baharı andırıyor bir an, heyhat son günlerini yaşayan haziran da asla yaza benzemeyen, bahara bile sırtını dönen hâliyle “o yana da dönder sar beni” müsamahasına muhtaç.

Bir zamanların hızla geçen ömürden yakınan “Baharı görmeden yaz geldi geçti” şarkısı, bugünün Meteoroloji Marşı. Yitenin, ölenin ardından hüzzam makamında… 1 Mayıs’ı lüzumu üzerine yine şey edip o günü yeniden “Bahar Bayramı” ilan etsen, öğrenciler karın altında donacak paçalı donlarıyla.

Kısa saplı güllerle ilkbahar

Gerçi mevsim ve mutluluk korelasyonlarının istisnası birçok mevzudaki gibi çocuklar yine. Daha geniş anlamıyla çocuk, oyunlarında mevsimsiz olmak… Çocuk(luk) öyle ya da böyle her mevsimde kendi baharını oynayabiliyor veya her mevsimle oynayabiliyor.

Elbet “oyun” diye bir şeye fırsat, zaman, tâkat, heves bıraktıysa, ona izin veriyorsa, çocuğu hiçbir zulümden, yoksunluktan ayırt etmeyen hayat. Bazı çocuklar için trafik ışıklarında arabalara uzattığı, Çiçekçi çöpünden topladığı kısa saplı, solmuş güllerden ibaret bahar. Bazısı için baharla şakıyan kuşlar, ekmeklerini ayıkladıkları çöplük kuşları, fotoğraftaki gibi.

Yine de baharın kalan hakkını yemeyim… “Müminin görevi yoklukta sabretmektir. Gerçek mümin acıyı bal eyleyendir. Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz” fas(ı)lından havalara da bozuk düzen akordu, ekonomi ayarı yapamayacağım ama… Bahar yine de canlılar âleminin en gösterişli, debdebeli, her yıl beklenen imtiyazı.

Belki de çekidüzencilerin bu imtiyazı, bu umudu, dolduruşu dengelemesi, hevesini kursağında bırakması, “İlkbaharda bile ölümü hatırla” diyebilmesi için insan da ölümü, öleceğini tasavvur edebilen tek canlı. İki haftadır konu edip de elbette davet etmediğim, bu yüzyılda tokalaşmayı da istemediğim “ölüm” meselesi, bahar ve ölüm, “baharla ölüm konuşmaları” gelecek pazara…

BİR YAZAR/BİR HİKÂYE

BAHAR İSYANCIDIR

Belki de baharı en güzel yahut gönle göre tasvir eden kelimelerden birisi onun asi, “isyancı” olması… Her şeyi göze alarak “Solcu bahar” mı desem. Bahar isyan ediyor kışa, “Uyanın… Haydi ayaklanın” diyor çırılçıplak titreyen ağaçlara. Ama tepeden tırnağa çiçekli, rengârenk kalkışmasında mevsimleri birbiriyle barıştırma misyonu var. Sonbaharı bile öyle…

Onat Kutlar’ın şiirle, öyküyle sarmaş dolaş denemelerini toplayan kitabına adını veren “Bahar İsyancıdır” hikâyesindeki insanlar önlerinde ufku, geleceği kapatan bir duvarın kıyısında yaşar. Her sonbaharda oturur “geçen mevsimlerin ölüsünü koymak için” çam tahtalarından tabut yaparlar. Nedense her yıl “hep başka bir şey olacağını sanarak” öyle beklerler.

“Böylece bir yıl daha geçerdi ve biraz daha egemen olurdu güz yasaları. Boyun eğmeyi biraz daha öğrenirdik. Öğrenirdi tenimiz günün renklerine uymayı. Geleceğin yüksek duvarının önünden, arkasındakileri merak etmeksizin geçmeye alışırdık.

“Sabahı gazetelerin demir parmaklıklarla örülü garip ve dar pencerelerinden karşılamayı öğrenirdik. Günün tanrılarına ekmeğimiz ve ihracat payımız içimiz şükretmeyi. Yaşamın kolayca değişmeyeceğine inanmaya başlardık. Büyüklere sorgulu ve sessiz gözlerle bakan çocukları, kadınları, yoksulları görmemeye çalışırdık. Gelen her güzle önümüzdeki duvar biraz daha yükselirdi.

“Ölü dillerin gelecek zamanı yoktur”

“Zaman zaman aramızdan birileri çıkardı. Ozan, soytarı, bilge ya da çılgın. Yüreklerindeki ölü ozanın sesini bastıramaz ve ‘bahar isyancıdır’ diye bağırırlardı. ‘Güz yasalarına boyun eğmeyeceğiz. Aşacağız duvarlarını geleceğin. Biz çok eski ve çok genç bir halkız. Kimse durduramaz ırmağını zamanın’.

“Bir gün ülkemize garip bir yabancı geldi. Bir keşiş, bir gezgin ya da bir derviş… Gözleri tuhaf bir ışıkla parlıyordu. İki zamanlı ölü dillerden biriyle konuşuyordu. -Ölü dillerin gelecek zamanı yoktur- güçlükle anladık. ‘Boşuna uğraştınız bunca zaman, duvarı aşabilmek için. Ben aşmadan gittim oraya. Daracık geçitlerden, uçsuz bucaksız vadilerden, su yollarından geçtim, ulaştım oraya. Orada da bir halk var. Tıpkı sizin gibi. Ve hepsi dönmüş, sizin aşmaya çalıştığınız duvara bakıyorlar’.

“O tuhaf gezgin bu sözler üstüne çekip gitmedi. Bir kuşku tohumu gibi kaldı aramızda. Kimse sevmiyor onu. Ama tıpkı güz yasaları gibi ağır ağır alıştık varlığına. Dağılan eski bir kitabın sayfaları gibi orda burada görülmesini yadırgamıyoruz.”