Zeitgeist

“Ne gelirdi elinden? O yıllar böyleydi. O yıllarda herkes böyleydi. Paradigmatik bağlayıcılık çok güçlüydü. Örgüt aidiyeti çok güçlüydü. Dışına çıkmak imkânsızdı.”

[25-26 Haziran 2022] Hayır, bunlar bir mazeret. Kötü bir apoloji. Bu anlayışı benimsediğimiz anda, hiçbir konuda, hiçbir âlemi ve mümkünatı yok, iyi ve kötü, haklı ve haksız, doğru ve yanlış, ahlâk ve ahlâksızlık arasında ciddî ve inanılır bir ayırım yapmanın. Kabul etmiyorum bunları. Böyle rahatlamayı ve kendimi kurtardığımı sanmayı.

Meramımı anlatmak için bile bile uç noktalara, aşırı bazı örneklere gideceğim. Bütün büyük ideolojiler, bütün ideolojik dâvâ ve misyonlar, bütün ütopyalar ve sosyal mühendislik denemeleri, bütün irredantizmler, bütün megali idea’lar (“büyük” veya “daha büyük” [Almanya, İtalya, Japonya, Türkiye, Yunanistan, Suriye, Irak] hülyaları)… insanlığın üzerinden dümdüz geçerken arkalarında milyonlarca kurban bıraktı. Buna eski-yeni bütün milliyetçi boğazlaşmalar da dahil; ırkçılık da; etkin temizlik ve soykırımlar da; Vietnam’dan Filistin’e ve bugün Ukrayna’ya kadar bütün savaş suçluları da; Himmlerler, Yagodalar, Yezhovlar, Berialar ve Bahattin Şakirler de; Nazilerin toplama kampları ve Sovyetlerin Gulag’ı da; Kızıl Kmerler de; şimdiki zamanın Putinleri ve Putincileri, Lukaşenkoları ve Lukaşenkocuları da. Aşağıdakilerden: “Emir almıştım” ya da “ben sadece bana verilen emirleri yerine getirdim.” Yukarıdakilerden: “Memleketi kurtarmanın başka yolu yoktu.” Veya: “Vatan savunması için gerekliydi.” Veya: “Ben yapmasaydım onlar bana, benimkilere yapacaktı” (örneğin Talât Paşa). Resmen yargılansın yargılanmasınlar, kaç kere duyduk bu teraneyi, Nuremberg’den My Lai katliamına, Eichmann’dan Brezilya, Şili ve Arjantin işkencecilerine, Paul Aussaresses ve benzerlerinden Mehmet Eymür ve benzerlerine, Yunanistan’ın Albaylar Cuntası’ndan Türkiye’nin 12 Martçıları ve 12 Eylülcülerine kadar?

Bir. Tâyin edici nokta, nihaî eylem ânı değil kuşkusuz. Tepenizde bir komutan, bıçağı şu veya bu “düşman”ın boğazına dayamış bekliyorsanız, iş işten geçmiş zaten. Sorun, oraya nasıl vardığınız. Demek, bir an geliyor, kendinizi hukuk ve insanlık dışı, veya hattâ sadece akıl ve mantık dışı bir yerde buluyorsunuz. Peki ama, ne demeye SA’lara ve SS’lere katıldınız? Gestapo’da, Kontrgerilla’da, CIA’de, KGB’de veya bugünkü FSB’de görev aldınız? Elektrik işkencesini icat eden Fransız paraşütçülerine, ABD deniz piyadelerine ya da başka herhangi bir ülkenin (zaten tam bu kirli işler ve hukuk dışı harekât için yetiştirilen) Özel Kuvvetlerine niçin yazıldınız? Nasıl olup da kendinizi demokrasiyi de, özgürlüğü de, insan hayatını da hiçe sayan aşırı sağ veya aşırı sol fraksiyon örgütlerinden birinde buldunuz? İşte kritik karar ve tercih o noktada. Mecbur muydunuz, Dev Yolcu veya Dev Solcu veya Kurtuluşçu veya Maocu veya MLSPB’ci olmaya? Mecbur musunuz, şimdilerin faşizan VP’sinde yer almaya? Ama kimse kendini sorgulamaya buradan başlamıyor nedense. Başlarsa da, işte kestirme cevap, bana da dendiği gibi, zeitgeist oluyor. “Zamanın ruhu” oluyor.

Fakat iki. Bu da bir tür “Tanrı marifetiyle” (Deus ex machina) çıkagelen kaçınılmazlık değil mi? Bu sefer de ortam, bağlam, koşullar veya zeitgeist bir karşı durulmazlık empoze ediyor. O zaman ne fark var, kâh dar anlamıyla emir-komuta zinciri içinde, kâh daha geniş anlamda zeitgeist’la sürüklenerek, “zamanın ruhu” yüzünden yaptıklarımız arasında?

Benim ne meslekî nesnelliğimle, ne bireysel vicdanımla, ister tarihe ister kendime bakayım, kolay ve rahatlatıcı bir cevabım yok buna. Hele bu “herkes yapıyordu” argümanı, çok içimi burkuyor. Bazı şeyler çocukluğumdan içime sinmiş. Bizim evde ahlâk ve başarı kuralları mutlaktı. Göreliliğe yer yoktu. “Ama herkes yapıyor” veya “herkesin kötü geçmiş, en yüksek not 76.” Pek tutmazdı bu tür açıklamalar. Babamın ne diyeceği baştan belliydi: Efendi, sen kendine bak. Kötü örnek, örnek olmaz. Senin kendi aklın yok mu? Yapabileceğinin en iyisini yap. Böyle savunmalara da başvurma.

Tarih Vakfı’nın düzenlediği büyük bir sempozyuma gidiyor aklım, bundan belki 20-25 yıl önce. ODTÜ’nün büyük amfisi tıklım tıklım dolu. Türk milliyetçi tarihçiliğinin “öteki”lere bakışındaki deformasyonları eleştiriyordum. Sorular faslında tipik bir reaksiyon geldi: “Ama onlar da bize neler diyor, neler yapıyor? Ermeniler ve Yunanlılar bizden nefret etmiyor mu? Geçmişte bize nasıl zulmettiler, şimdi de hangi yalan ve önyargıları ısrarla sürdürüyorlar?”

Dikkat ederseniz, Türk tarihçiliğinde işaret ettiğim yanlışlara itiraz etmiyor; “onların” tarihçiliğindeki muadillerine dikkat çekiyor. Peki sonuç? Şöyle mi dememiz lâzım o zaman: Ancak onlar bize ilişkin yanlışlarına son verdiklerinde, biz de onlara ilişkin yanlışlarımıza son veririz? Ben babamdan böyle öğrenmedim (dediğimi hatırlıyorum cevabımda). Ulus-devlet çıkarları arasında bir oyun mu tarihçilik; apaçık gördüğün bilimsel gerçek, bir pazarlık konusu mu; ne olur yani, biz kendi tarihçiliğimizi onarsak, düzeltsek ve daha ileri gitsek? Bunun bize ne zararı olabilir? Türkiye’deki tarih öğretimine yararı olacağı çok açık. Ama dünyadan nefret eden milliyetçi kuşaklar yetiştirmeyi zayıflatır diyorsanız, o başka tabii. 

Gene bir Balkan tarihi ve tarih öğretimi semineri hatırlıyorum, geçmiş yıllardan. Büyük amfilik değil; daha küçük ve profesyonel bir atölye ortamı. Bir bildiride geçiyor: 1453’te II. Mehmed kenti aldıktan sonra yağmayı serbest bıraktı üç gün üç gece. Hemen bir Türk tarihçisi reaksiyonu: “Ama herkes yapıyordu, çağ öyle bir çağdı, çağın emriydi.” Doğru; guerre mortelle kuralları böyleydi gerçekten. Kuşatılan şehir ya teslim olur, ya da storm edilir, hücumla düşürülürse, askerin üç gün üç gece yağmasına (öldürmesine, soymasına, yakıp yıkmasına, kaçırmasına, tecavüz etmesine) terk edilirdi. İyi de, olayın evrenselliği, II. Mehmed’in askerinin yaptıklarını bağışlatıyor, hafifletiyor mu bir yerde? Evet, burada iki yönlü bir hatâ söz konusu. İlkine, vahşeti tikelleştirmek, sırf Osmanlıya özgü gibi göstermek diyebiliriz. Zıddında ise, vahşeti çoğaltarak savunmak yer alıyor. Bildirinin yazarı ben olsam, herhalde baştan farklı kurardım cümleyi; “1453’te kent düştükten sonra, zamanın genelgeçer savaş kurallarınca, üç gün üç gece yağmalandı” gibi bir şey söylerdim. Öte yandan, başka herkesin yaptığını yapmış olmak, yani sırf bizim kötü olmamız yerine evrensel bir kötülük içinde yerimizi almamız, kime ne kazandırıyor, bilemiyorum doğrusu.

“Herkesin yaptığı”na sığınmanın başka bir örneği, 1990’ların başlarında ODTÜ’den Boğaziçi Üniversitesi’ne geçiş sürecimle ilgili. Mutad üzere, bir konuşma yapmam istenmişti Tarih Bölümünün (ve tabii diğer bölümlerden gelebileceklerin) önünde. Uzatmalı doktora tezimi yeni bitirmiştim ve bilhassa Ömer Lütfi Barkan’ın 1930’ların ikinci yarısındaki son derece Prusyalı, devletçi-milliyetçi söylemiyle ilgileniyordum. Sunuşumda çeşitli alıntılarla gösterdim, nasıl ikide bir “ırk” dediğini; örneğin “Türk ırkı”nın devlet kurucu hasletlerini göklere çıkardığını. Çok basit bir şey yapıyor; Rankeci saf ampirisist objektif tarihçilik iddiasını soyup üzerinden almak suretiyle Barkan’ı tarihselleştirmeye çalışıyordum. Bir arkadaşım itiraz etti; Halil, dedi, o zamanlar ırk dediklerinde ırkçılık anlamamak lâzım, çünkü çok yaygın, bugün gibi değil, ırk kavramı itiraz görmüyor, herkes ırk üzerinden konuşuyor. Evet! Mesele tam da bu işte! Bu, Barkan’ın ırkçı olmadığını göstermiyor. Irkçılığın ne kadar olağan olduğunu ve Barkan’ın da aynı zihniyeti paylaştığını, aynı dili konuştuğunu gösteriyor. Henüz yaygın, derin ve sistematik bir ırkçılık karşıtlığı, çağdaş anti-racism mevcut değil. Dolayısıyla ırkçılık da, böyle bir eleştiri karşısında geri çekilip vazgeçenler (veya vazgeçmiş gözükenler) ile ırkçılığı inatla sürdürenler arasında ayrışmış değil. Başka bir deyişle, görece naif, henüz alternatifinin ve 1945’ten sonra karşılaşacağı meydan okumanın farkında olmayan, kendi konfor alanı içinde konuşmayı sürdüren bir ırkçılık söz konusu. İtiraz eden arkadaşımın ırkçılık anlayışı ise, eleştiriye karşın inatçı, o anlamda kendince bilinçli ve aşırı bir ırkçılık. Çoğunluğun durumuna yaslanmak, ya da “herkes böyle(ydi)” mantığı burada geri tepiyor ve Barkan’ın 1937-38, sonra 1939-40 makalelerini yazdığı sırada ıslâh olmamış ırkçılar arasında ıslâh olmamış bir ırkçı (one unreformed racist amongst many) olduğunu, ya da en azından aynı dili konuştuğunu göstermekten başka bir işe yaramıyor.

Eugene Ionesco (yukarıda solda), 1959’da yazdığı Gergedan piyesinde, Türk tarihçiliğinde Barkan’ın sahneye çıkışı ile aşağı yukarı aynı sıralarda Romanya’da (yukarıda sağda gördüğünüz, sert ve savaşçı bakışlı, teatral havalı Corneliu Codreanu’nun önderliğindeki) faşist Demir Muhafızlar örgütünün yükselişini anlatır. Küçük bir Fransız taşra kasabasında, insanlar peşpeşe gergedanlaşmaya, sokaklarda böğürerek koşturmaya, sağa sola tos vurmaya başlar. Bu, aklını mantığını rafa kaldırıp faşizme sürüklenmenin simgesidir. Birkaç kere işledim bunu, hem 2007 sonbaharında, Taraf’ta yazmaya başlarken, hem de daha yakın zamanda, Serbestiyet’te, 2016 sonrası çerçevesinde. On yıl arayla, demeye çalıştım, kâh şu kâh bu ideoloji doğrultusunda farklı gergedanlaşmalar yaşadık, yaşıyoruz. Böyle konjonktürlerde, ne olursa olsun sürüye kapılmamak gerekir. Ionesco’nun piyesinde, bir Bérenger direnir sonuna kadar. Bütün arkadaşları tek tek gider. Sevgilisi Daisy de gider, “ama çok güçlüler” diye içini çekerek. Tek başına Bérenger “teslim olmayacağım” diye haykırır.

Demek, zeitgeist her şey değildir. Bérenger olmak mümkündür. Codreanu’ya karşı Ionesco olmak mümkündür. Kişisel sorumluluk ve medenî cesaret gerektirir. Bizlerin de, çok küçük ölçekte de olsa belirli bir gergedanlığımız olmuş olduğundan, bu, sadece sağ için değil, sol ve solcular için de önemli bir ders olsa gerektir.