Batı’ya rağmen Batı

Rusya’nın Ukrayna işgalini Türkiye’de yayınlanan ana akım televizyon programlarından takip eden ortalama bir izleyici, Ukrayna’da yaşananların en başından beri ABD tarafından planlandığına, Biden yönetiminin Rusya’ya müdahale etmek için zemin hazırladığına, Putin’in tuzağın içine çekildiğine, bir nevi “işgal etmek” zorunda kaldığına inanabilir. Bu çarpıklığın tek sebebi, suyu bulandıranların ve fail aklayanların kategorik ABD ve Batı karşıtı olması değil. Bu kişilerin önemli bir kısmı Irak işgalinden sonra ABD’nin yaşadığı dönüşümü, göreceli güç kaybını ve geleneksel kodlarından dönme sürecini görmüyor, belki farkında bile değiller.

Geçmişin ezber cümleleriyle bugünü konuşmaya çalışanlar, gözlerini Putin’in hak ihlallerine, hukukun postallar altında çiğnenmesine kaparken ABD’nin kabuğuna çekilme sürecini, savunduğunu iddia ettiği değerleri küresel çapta koruma amacını terk etmesini ve en önemlisi “Batı’ya rağmen Batı” diyenlerin etkisinin artmasını gözden kaçırıyor. 

ABD’nin kırmızı çizgisi: Ukrayna değil, NATO

Biden daha işgal başlamadan Rusya’nın eylemleri ne kadar vahşi olursa olsun ABD’nin hiçbir şekilde Ukrayna’ya asker yollamayacağını belirtti. Ukrayna’ya ABD’li sivilleri tahliye etmek için dahi ABD askerlerinin girmeyeceğini özellikle vurguladı. Kremlin işgal olasılıklarıyla dalga geçerken Biden ABD askerlerinin asla Ukrayna topraklarına ayak basmayacağı konusunda Amerikan kamuoyunu sakinleştirmeye çalışıyordu. Biden kırmızı çizgisini en başından itibaren NATO toprakları olarak belirledi ve NATO üyeliğinden doğan sorumlulukların ABD tarafından yerine getirileceğinin altını çizdi.

İşgal başladıktan ve Rus bombardımanı arttıktan sonra Zelensky, en azından hava sahasının Rus uçaklarına kapatılması gerektiğini belirtti. Biden, bu senaryonun kararı kabul etmeyen Rus uçaklarının düşürülmesi demek olacağını bildiği için bu seçeneği de reddetti. Bunun üzerine Zelensky hükümeti Polonya’nın elindeki uçakların Ukrayna’ya verilmesini talep etti. Bu sefer de Pentagon bunun Rusya ve ABD arasında bir savaşa sebep olabileceğini düşünerek teklife olumsuz yaklaştı.

Biden, 1 Mart 2022 tarihinde düzenlenen Birliğin Durumu konuşmasında belki de bir ilke imza atarak onur konuğu olarak Ukrayna Büyükelçisi’ni ağırladı. Cumhuriyetçisinden Demokratına bütün Kongre üyeleri Ukrayna bayrağı renklerini taşıyan rozetleriyle törene katıldı ve Biden Ukrayna Büyükelçisi nezdinde bütün Ukrayna halkını ayakta alkışlattı. Konuşmasında Rus uçaklarına ABD hava sahasının kapatıldığını açıkladı, ekonomik yaptırımların kararlılıkla süreceğini belirtti, yaptırımların kapsamını genişletti. Günün sonunda ABD’nin kırmızı çizgisinin NATO toprakları olduğunu belirtti ve NATO’nun her bir karış toprağının ABD ordusu tarafından korunacağını vurguladı. Konuşma sırasında Ukrayna Büyükelçisi’nin yüzü düştü; ayakta alkışlanan Büyükelçi’nin beklediği, kırmızı çizginin sadece NATO toprakları değil Ukrayna’nın bağımsızlığı olması, Rus uçaklarına kapatılan hava sahasının ABD değil, Ukrayna hava sahası olmasıydı. Büyükelçi ne kadar hayal kırıklığına uğrasa da ayakta alkışlandığı Amerika, Irak sonrası Amerika’ydı ve bu durum ABD’nin geçirdiği dönüşümün doğal bir sonucuydu.

Irak mı? Bir daha asla

Irak işgalinin ardından ABD halkı ciddi bir travma yaşadı. Sadece ABD yönetiminin işgalin gerekçesini oluşturan kimyasal silahların varlığı hakkında yalan söylemesi değil, işgalde hayatını kaybeden ABD’li askerler, ABD’nin işlediği uluslararası hukuk ihlalleri halkın genelinde, hem Cumhuriyetçi hem Demokrat Parti’de ciddi bir savaş karşıtı akım yarattı. 2008 yılında Barack Obama’nın Demokrat Parti önseçiminde Hillary Clinton’ı büyük bir yenilgiye uğratmasının sebeplerinden biri de Obama’nın Irak Savaşı’na karşı çıkan isimlerden biri olmasıydı. Kampanyasının önemli bir bölümünü Clinton’ın Irak Savaşı’na desteğine ayırmıştı. Obama döneminde Libya ve Suriye’deki süreç bu karşıtlığı daha da pekiştirdi, dış müdahalelere kategorik olarak karşı olan Trump, Bernie Sanders gibi isimler iki partide de çok ciddi bir ivme yakaladı. Zamanında Irak işgalini desteklemiş bütün siyasetçiler ya sahneden çekildi ya da geçmişlerine dair çok detaylı bir özeleştiri verip özür dilemek zorunda kaldılar. 2016’da Cumhuriyetçi Parti’den başkan aday adayı olan Jeb Bush, abisinin Irak politikası nedeniyle kendi seçmeni tarafından yuhalandı, Trump’ın münazaralarda en çok hedef aldığı isimlerden biri oldu. ABD halkı artık Amerikan askerlerinin haritada adını gösteremedikleri ülkelerde ölmesini istemiyor, izolasyonist bir politika izlenmesini talep ediyordu.

Yani Amerika’nın Ukrayna’nın taleplerini reddetmesinin arkasında sadece Rusya’nın nükleer silahlara sahip bir ülke olması değil, ABD’nin de eski ABD olmaması vardı. Artık geniş çaplı ve uzun soluklu, okyanus ötesi askeri müdahaleler gerçekleştiren bir Amerika değil, NATO’nun dağılma senaryosunun aktif şekilde Beyaz Saray’da tartışıldığı, Taliban şehirleri ele geçirirken alelacele Afganistan’da çekilen bir Amerika sahnedeydi.

Kyiv bombalanırken meleklerin cinsiyetini tartışmak

Rusya ve Çin etki alanını genişletirken ve ABD’nin müttefiklerine karşı yeni tehdit alanları oluştururken ABD’nin kendine has meseleleri vardı. Amerika yeni gelişmeleri, halkın olabilecek en basit konuda bile kutuplaştığı, seçim sonuçlarının kabul edilmediği, kaybeden tarafın Kongre bastığı, halkın neredeyse yarısının Biden’i meşru başkan olarak görmediği, seçimi hileyle kazandığına inandığı bir düzlemde karşıladı. Ukrayna işgaline kadar Biden halkı ve Kongre’yi birleştiren bir başkan olamadı. Seçim gününün tatil olması, federal hükümetin harcama yapması için daha fazla borçlanması gibi meselelerde dahi kendi partisini veya makul Cumhuriyetçi isimleri ikna edemedi. Halktaki kutuplaşma, Trump’ın devam eden etkisi Kongre’yi de etkisi altına almış, ortaya farkı gerçeklere inanan, farklı televizyonları izleyen, farklı dünyalarda yaşayan iki Amerika çıkmıştı. ABD’nin gizli Müslümanlar ve pedofiller tarafından yönetildiğini düşünen isimlerin Kongre üyesi seçilmesi artık şaşırtıcı değildi. Okul aile yönetimlerinde dahi ülke ikiye ayrılmış, liberal ve muhafazakâr veliler karşı tarafın önerdiği kitapları kütüphanelerden kaldırmaya, müfredattan çıkarmaya, eğitim süreçlerinden yasaklamaya çalışıyordu.

Çin ve Rusya, tabii ki bu durumu memnuniyetle karşıladı. 2016’dan itibaren hem ülkedeki yalan haberlerin, kutuplaştırıcı söylemlerin yayılması için aktif bir dezenformasyon kampanyası yürüttüler hem de dolaylı veya doğrudan bir şekilde ülkedeki kutuplaştırıcı isimleri desteklediler, bilgi akışı sağladılar.

Günün sonunda, Çin ve Rusya dünyada demokratik yönetimlerin etkin olduğu bir düzenden kopuş için çaba harcarken ABD kendini meleklerin cinsiyetini, kitap yasaklarını, seçim sonuçlarını tartışırken, içindeki demokratik düzeni kendi vatandaşlarına karşı savunurken buldu.

İptal kültürü

ABD’de yaşanan ve bilgi kirliliğinin özellikle derinleştirdiği kutuplaşma nedeniyle liberaller ve muhafazakârlar ne birbirilerinin simgelerine, sesine, kültürüne, fikirlerine tahammül ediyor ne de kendi hayatlarında karşı tarafa maruz kalmak istiyordu. ABD’nin neredeyse son 10 yılı hangi konuşmacının panelinin, hangi gazetecinin köşesinin iptal edileceği, kimin elinden mikrofonun alınacağı tartışmalarıyla geçti. ABD kültürünün temelini oluşturan ifade özgürlüğü, giderek “sadece benim gibilerin ifade özgürlüğü”ne dönüştü. Bir kişinin söyledikleri veya söylemedikleri nedeniyle ‘iptal’ edilmesi, kamusal görünürlüğünün hedef alınması iki tarafın da kullandığı bir silah haline geldi. Artık insanların fikirlerine cevap vermek yerine, bu fikirlerin dillendirilmemesini engellemeye yönelik steril kamusal alanlar kurulmalı, farklılıkların bir aradalığı yerine benzerlerin birliğine öncelik verilmeliydi.

Bu nedenle, ABD’de bazı özel kurumların Ukrayna’nın işgal edilmesine yönelik ilk tepkisi Putin’i eleştirmeyen Rusların ‘iptal’ edilmesi oldu. ABD giderek savunduğunu belirttiği demokrasi, tahammül ve ifade özgürlüğü değerlerinin sarsıldığı bir düzleme sürükleniyordu. Savunulduğu söylenen değerler, yine bu değerler çiğnenerek gündeme getiriliyordu. Bu, Çin ve Rusya’nın kendi pozisyonlarını meşrulaştırma girişimleri için de paha biçilemez bir zemin oluşturuyordu. ABD’de demokrasinin altını oyan iptal kültürü, şehirler bombalanırken, insanlar ölürken, Rus muhalif gazeteler, medya, göstericiler, Ukrayna adındaki egemen bir ülke iptal edilirken postal parlatma telaşına düşenlerin üzerinde tepinebileceği haberleri muhataplarına altın tepsiyle sunmuş oldu.

Batı’ya soğuk duş etkisi

Putin’in Ukrayna işgali, bütün bu sıkıntıları yaşayan Batı nezdinde soğuk duş etkisi yarattı. Öncesinde açık bir şekilde Putin’i öven isimler daha az görünür oldu. Putin’in hamlesini zekice bulduğunu belirten Trump, öncesinde askeri yardımı kesmekle tehdit ettiği Ukrayna halkına dayanışma mesajı yolladı, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar askeri yardımların sürmesi konusunda uzlaştı. Şu anda, ABD’de Fox News’deki birkaç sunucu ve Tulsi Gabbard gibi radikal isimler dışında neredeyse herkes Putin’e karşı aktif ve küresel bir mücadele verilmesi gerektiği konusunda hemfikir. Her ne kadar yaptırımların uzun süreceğinin anlaşılması ve benzin fiyatlarının artmasıyla Biden’in ABD halkını ne kadar uzun süre memnun tutabileceği meçhul olsa da, ABD Trump dönemi ve Afganistan’da yaşanan kaos sonrası ilk kez masaya dönmüş, Batılı müttefiklerini bir amaç uğruna birleştirmiş gözüküyor. Bu nedenle, içinde bulunduğu zorluklara rağmen Putin’in işgal hamlesinin Batı’yı en azından şimdilik fabrika ayarlarına döndürdüğünü söylemek mümkün.

Artık söz Reagan’da değil, Zelensky’de

Putin’in sebep olduğu sonuçlardan biri de yerel aktörlerin, Batı’nın savunduğunu belirttiği değerleri vurgulama sürecinde ön plana çıkması oldu. Zelensky, Gürcistan ve Çekya’da toplanan binlerce kişiye seslenebilecek bir platform edindi, Rusya’nın NATO’ya girmemesi için tehdit ettiği Finlandiya’da halk rekor hızla imza toplayıp üyelik referandumu talep etti. Demokrasi, liberalizm, özgürlük gibi değerlere yönelik halk desteğinin çeperi genişliyor, Batı’dan gittikçe çevreye doğru yayılıyor.

Bugün artık tek bir emriyle onlarca masum insanı ölüme yollayan, şehirleri bombalayan otokrat bir lidere en etkin yanıtı veren bir ABD başkanı değil, Ukraynalı bir devlet başkanı. Bugün binlerce insan New York’ta değil, Tiflis’te, Prag’ta, Baltık şehirlerinde, Varşova’da Rusya’yı protesto ediyor. ABD başkan yardımcısının Doğu Avrupa ziyareti artık bu ülkelere cesaret vermek için yeterli değil, hatta Kamala Harris’in içeriğe olan hakimiyetinin ne kadar düşük olduğunu kanıtlayan açıklamaları, cümleleri artık bir alay konusu.

Stalin döneminde soykırıma uğrayan, yurdundan sürgün edilen ataları için yazdığı  türküyle Eurovision’ı kazanan ve ne yazık ki aynı kaderi yıllar sonra kendisi yaşayan Kırım Tatarı Jamala’nın, şehirleri bombalanan Ukraynalıların en iyi şekilde demokrasiyi savunduğu bir dönemdeyiz.        Rusya’nın bombalarıyla evi yıkılmış bir Gürcü, Sovyet döneminin karanlığında yaşamış Çekler, Slovaklar, Letonyalılar ellerine Ukrayna bayrağı alıp sokağa çıkıyor, Kenya büyükelçisinin BM Güvenlik Konseyi’ndeki konuşması ABD büyükelçisinin konuşmasından daha çok ilgi çekebiliyor. Ana akım medyadaki çarpık anlatıma rağmen Türkiye’den Ukrayna Konsolosluğu’na koli koli yardım yağıyor.

Daha önce veya şu anda demokrasinin, özgürlüğün yokluğunu çekenler Batı’nın içinde bulunduğu zorluklara rağmen Batı ile özdeştirilmiş değerlere sahip çıkıyor. Tekrardan demir perde günlerine dönmek istemiyor, rotayı baskının en yoğun olduğu otokratik ülkelere çevirmeyi reddediyor. Demokrasiye, hukuka, bağımsızlığa ve halkın egemenliğinin üstünlüğüne en çok bu değerleri kaybedenler, hak ettikleri düzeyde yaşayamayanlar sıkı sıkı tutunuyor.

Putin, sadece Batı’nın içindeki çelişkileri aşıp ortak bir tavır almasını, ABD’nin masaya dönmesini sağlamadı, aynı zamanda mikrofonun Reagan’lardan alınıp Zelensky’lere verilmesine de neden oldu. Aliya’ların, Halide’lerin, Jamala’ların, Rashida’ların daha fazla sesinin duyulmasına sebep oldu, belirli değerlerin sadece Batı tarafından savunulan soyut kavramlar olarak önemsizleşmesinin önüne set çekti. Otokrasinin önünde hizaya geçenler, postal ve bomba seslerini davul sesi gibi duyanlar pek farkında değil, fakat demokrasi cephesi artık çok daha eşit, çeşitli ve güçlü. Evet, belki bir daha bir ABD başkanından “Tear down this Wall” gücünde bir konuşma dinlemeyeceğiz, ama Vaclav Havel’lerin, Solidarity sendikasının ruhunun dirildiği, Batı’nın tekelinde gördüğü değerlerin yerelleştiği bir dönemdeyiz.

Putin ve Putincilerin son günlerdeki telaşının sebebi de bu. Ne Batı’nın bölünmesini sağladılar ne de çeperlerindeki halkların demokrasiye olan bağlılığını kırabildiler. Aksine hepimize demokrasi ve özgürlüğün önemini bir kez daha hatırlattılar, bu mücadelenin uzun soluklu olduğunu kanıtladılar.