Bu işlere şaşırmak iyi mi, kötü mü?

Trump, başkan kaçırmakla yetinmiyor; kendi ordusuna methiyeler düzüyor, siyaset–güç–silah arasındaki ilişkileri hâkim değer ilan ediyor. “Venezuela’yı ben yöneteceğim” havasında. Küba ve Kolombiya’yı tehdit ediyor. Danimarka toprağı Grönland için “Orası bize lazım, nadir madenler var; alacağız orayı” diyor. Ulusal Güvenlik Belgesi’nde Batı Yarımküresi’nin sahibinin ABD olduğu imaları bulunuyor.

Türkiye’de yaşıyorum. Ülkemin siyasi olarak tamamen zıt dönemlerine tanık oldum. Umutlar ve umutsuzluklar arasındaki sert geçişleri içeriden yaşadım. Yaşım, dünya hâlinin çeşitli evrelerini bilecek kadar olgun. 68 ve sonrası, Soğuk Savaş’ın ölümcül yılları, darbeler, 70’lerin ağır ekonomik krizleri, 80’lerin liberal değer yükselişi, neoliberal politikalar, çok kültürlülüğün zirve yaptığı dönemler; birbirine bağlı havuzlar gibi yaşandı.

Bugün farklı bir dönemi soluyoruz.

Popülizmler, tek adam/şahıs hâkimiyetleri, bozulan büyük stratejik ittifaklar, sarsılan dünya düzeni, yükselen keyfilikler, buna bağlı çatışmalar, kırımlar, siyasi el koymalar…

Bunca bilgiye, deneyime ve sert çıkış–iniş öyküsüne rağmen bazı olaylar karşısında hâlâ şaşırıyorum. Olanı analiz etmek, açıklamak, kavramak, şaşkınlık hâline mani değil.

Şaşırma duygusunu kaybetmemiş olmak iyi mi, kötü mü, bilemiyorum. Ancak her güne, her aya, her yıla olumsuzlukla başlamak; “Bu da mı oldu?” demek ya da her yeni olumsuza yeniden şaşırmak, sürekli depresif bir hâl üretiyor.

Bir devlet başkanının, bir başka ülke tarafından kendi başkentinden, resmî konutundan kaçırılması; bu kaçırılmaya ilişkin tepkiler, yorumlar, açıklamalar son günlerin yeni “şaşırma paketi”.

Popülizmle ilgilenenler Venezuela’yı yakından takip ederler. Chávez ve Maduro dönemlerini saha olarak iyi bilirler. Bu iki isim, popülizmin en düşük ve en düşkün hâlini temsil eder. Yönetim bakımından şahsileşmiş, kurumları tahrip edilmiş, keyfiliğin zirve yaptığı bir hikâye yazmışlardır ülkelerinde. Evrensel değerler karşısında tüm meşruiyetlerini yitirmişlerdir. Maduro’nun son dönemde hileli işler ve seçimlerle toplumsal meşruiyetini kaybettiği açıktır.

Bu bakımdan ortada vahim bir örnek olduğuna şüphe yoktur.

Bununla birlikte, bir başka ülkenin askerî gücüyle Venezuela’yı tabiri caizse basıp başkanını, Maduro’yu kaçırması da o denli vahim bir durumdur; bir örnek, bir emsaldir. Emsal olduğu oranda, dünya düzeniyle ilgili ipuçları taşıdığı ölçüde, ilk örnekten, yani süfli popülizmden çok daha ciddidir.

Brezilya’dan Kolombiya’ya Latin Amerika ülkeleri bu emsalin risklerine işaret ederek boşuna tepki vermiyorlar. Orta Doğu ülkelerinin benzer işler yapan İsrail’e tepki vermeleri gibi…

Trump, başkan kaçırmakla yetinmiyor; kendi ordusuna methiyeler düzüyor, siyaset–güç–silah arasındaki ilişkileri hâkim değer ilan ediyor. “Venezuela’yı ben yöneteceğim” havasında. Küba ve Kolombiya’yı tehdit ediyor. Danimarka toprağı Grönland için “Orası bize lazım, nadir madenler var; alacağız orayı” diyor. Ulusal Güvenlik Belgesi’nde Batı Yarımküresi’nin sahibinin ABD olduğu imaları bulunuyor.

Durum, kendi referanslarını kendi üreten yeni bir dünya siyasetine işaret ediyor. Zira Maduro olayı ve oturduğu çerçeve; ne Allende’nin, ne Saddam Hüseyin’in, ne Kaddafi’nin ne de Haiti lideri Aristide’in devrilmesine benziyor.

Ama mutlaka benzetecek bir dönem arıyorsak, şekli, iddiaları ve kaos hâliyle benim aklım daha eskilere, İkinci Dünya Savaşı öncesine, savaşın asli nedenlerinden birine gidiyor.

Nazi Almanyası’nın “Lebensraum” (yaşam alanı) adını verdiği bir Doğu Avrupa stratejisi vardı. Bu strateji; farklı ülkelerde yaşayan Almanları birleştirmek, Almanlara yayılma imkânı sağlamak, Polonya, Romanya, Ukrayna, Belarus, hatta Rusya üzerinde hâkimiyet kurmak, tarım alanlarına ve hammaddelere el atmak üzerine kuruluydu.

Çekoslovakya’da Alman azınlık yaşıyor diye Südetler’i isteyip aldılar. Avusturya’yı ilhak ettiler; Litvanya’dan Memel’i kopardılar.Polonya’dan talep ettikleri Danzig’i alamayınca Polonya’yı işgal ettiler ve savaş başladı.

Trump da şimdi ABD için bir “yaşam alanı” tanımlıyor; kimseyi dinlemeden askerini baskınlara yolluyor. Diğer şimdilik (Südet meselesinde olduğu gibi) Batı güçleri biraz şaşkın, biraz mültefit.

Putin, benzer bir stratejiyi Rusya’da uyguluyor. Ukrayna topraklarını ilhak etti; fazlasını istiyor.

Şaşırmak sizce hâlâ şaşırtıcı mı?

Önceki İçerikOnlarınki bir aşk hikayesi mi?
Sonraki İçerikSuudiler Yemen’de ilerliyor. BAE destekli STC’nin lideri ülkeden kaçtı, Riyad’a giden 50 kişilik STC heyeti ise kayboldu