Duygusal

"Schmaltz,” Eskenazi dili olarak da bilinen Yiddişte ve oradan New York Yahudi argosunda (tavuğun yağı gibi daha maddî anlamlarının yanı sıra) cıvık duygusal, santimantal demektir. Daha bir İngiliz İngilizcesindeki “corn” ve “corny” (aşırı romantik, basmakalıp, bayağı) sözcüklerine karşılık gelir.

[18 Haziran 2022] Uyarı. Ben de schmaltzy bir havadayım bu Cumartesi sabahı. Sömestir bitti. Notları verdik. Dün son gündü. Düşündüm, hepsini sisteme girerken, bu A’ların, B’lerin, yer yer F’lerin ardındaki genç kadın ve erkekleri. Kendimi henüz hayatın eşiğinde duranların yerine koydum.

Der demez aklıma Nâzım geldi. Bazı kitaplar, bazı mısralar içimize işler. Artık kendimizi onlarda görmeye başlarız. Kendi gençliğimi hatırlayamam, Nâzım’ın on dokuz yaşını hatırlamadan. Saman Sarısı’nda, yorgun ve yaşlı bir adamın lüzumlu lüzumsuz sosyalizm, devrim, Sovyetler ve Küba güzellemeleri de vardır, paradigmatik icaplar fasilesinden. Aynı yorgun ve yaşlı adamın, herhalde yalnızlık ve ölüm korkusuyla birlikte yaşadığı için alabildiğine keskinleşen son ve en gerçek aşkı da. Vera’ya gelinceye kadar, Nâzım hep aslen kendini sever kadınlarla ilişkilerinde. Bakın ben ne büyük bir âşığım der gibidir, Mavi Gözlü Dev’den itibaren. Son yıllarında değişir bu. Aşkı kamusal değil bireysel olarak yaşamaya başlar. Daha önce hiç anlatmadığı duygular satha çıkar. Örneğin hep kendisi terketmiştir geçmişte. Ama şimdi, ayrılık şiirine ilk defa erkeğin korkusu olarak girer. Başımın belâsı der sevgilisi için: bir saman sarısı belâsı başımın. Çok özeldir, çok mahremdir; bambaşkadır, Pirâye’ye, Münevver’e anıtsal seslenişlerinden. Onu trenlerde, otellerde, meydanlarda, Varşova’da, Prag’da, Paris’te arar. Bulup bulup kaybeder. Herkese sorar, gördünüz mü diye. Görmedik. [A]yrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında / onu oraya sen koydun / bir taş kuyunun dibindeki suydu / (…) / ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda / ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi / aklından geçenlerdeydi ayrılık / benden gizlediklerinde gizlemediklerinde / (…) / büyük korkundaydı ayrılık / birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birine ansızın / oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin / ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin / ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu…

Bravado yoktur bu dizelerde. Ölümsüzlükleri, acıyla yoğrulmuşluklarındandır. Saman Sarısı’nda Nâzım, Vera’nın yanı sıra gençliğini de benzer bir hüzün ve nostaljiyle arar. Moskova’da, Puşkin Alanı’ndadır. Oralarda on dokuz yaşıma rastladım / birbirimizi birde tanıdık / oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu (…) / ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik / ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor / uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir / (…) kar yağmağa başladı / üşüyorum hele ellerim ayaklarım / oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü  / çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarına ayaklarını elleri çıplak / ağzında ham bir elmanın tadı dünya / on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki / gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış / ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden / onun başına gelecekleri bir ben biliyorum / çünkü inandım onun bütün inandıklarına / sevdim seveceği bütün kadınları / yazdım yazacağı bütün şiirleri / yattım yatacağı bütün hapislerde / geçtim geçeceği bütün şehirlerden / hastalandım bütün hastalıklarıyla / bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri / bütün yitireceklerini yitirdim… Ve yitirmek sözcüğü derhal bugüne çeker şairi; aklı anî bir sıçramayla diğer büyük arayışına, sevgilisine gider: saçları saman sarısı kirpikleri mavi / (…) / görmedim.

Anlatım epiktir, destansıdır, ama içerik trajiktir, kederli imâlarla doludur. Devrim ve İç Savaş yıllarının yoksunluk ve kahramanlık çağının yerini başka bir toplum ve başka insanlar almıştır. Bir yandan “inandım onun bütün inandıklarına” der, diğer yandan “ellerimiz birbirine dokunamıyor.” Gitmiştir o ham elma tadı. O zamanlar “ölümün boyu[nun] bir karış” olması, şimdi pek öyle olmadığı demektir.

Nâzım görmedi (babam gibi, iyi ki o da görmedi) Sovyetlerin ve sosyalizmin sonunu. Ben gördüm, biz gördük. Onun için bilmiyorum, kendi retrospektif karamsarlığımı fazla mı yüklüyorum onun satırlarına.

Fakat işte böyle bir Cumartesi sabahı. Ve geldiğim yerde, Nâzım’a rağmen sanırım ben kendi gençliğimi sevmiyorum o kadar.