Harita savaşları

Yayılmacı ve genişlemeci söylemler AKP-MHP-Ulusalcı akımların birleşmesiyle daha da güç kazanmış görünüyor. Türkiye’nin topraklarını olduğundan daha geniş gösteren haritaların sonuncusu ‘Denizlerdeki Misak-ı Milli haritası’ olarak karşımıza çıktı. Ancak ülkemizin böyle saçma iddiaları ciddiye alınmadığı gibi, Ege ve Doğu Akdeniz’de haklı olan ve bir ölçüde anlayış gören taleplerine karşılık alması bu suretle engellenmiş olmaktadır. Muhalefet partilerinin ve özellikle CHP’nin uygun bir üslupla bu tür hususları gündeme getirmesini beklerdim. Ancak beklentilerim yine boş çıktı.

Ülkemizi ve milletimizi gelişmiş demokratik ülkelerden ayıran birçok unsurdan birisi de toprak genişlemesine olan ve nerede ise tüm milletimizin paylaştığı merak gibi geliyor. Alper Görmüş’ün 12, 14 ve 19 Temmuz 2022 tarihli üç yazısında bu konu etraflı bir şekilde irdelenmiştir. Genişleme merakının başka ülkelerden farklı olarak sadece aşırı sağ uçlarının tekelinde değil, sağ ve sol ana akımlarca paylaşılmış olduğu yazılarda ortaya çıkıyor.

İlginç olan husus genişleme merakının Cumhuriyetin ilk yıllarında mevcut olmamasıdır. Cumhuriyeti kuranlar başka ülke ve milletlere ait toprakları ele geçirmeye çalışmanın beyhude bir gayret olduğunu gayet iyi anlamışlardı. Örneğin, nüfusu Türk olmayan ve o tarihlerde zaten en az on yıldan beri kaybedilmiş olan, pek azı dışında nüfusu nerede ise tamamen Rum olan adaları geri almak için Lozan’da hiçbir teşebbüste bulunulmamıştır. Hatta, Sevr Antlaşmasına kadar hukuken Türk toprağı olan Meis adasının geri alınmasının istendiğine dair bir bilgiye de rastlamadım. Ada nüfusunun Rum olması, mübadeleye hazırlanan Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar için onu talep etmekte muhtemelen bir engel teşkil etmiştir. Neticede sadece Boğaz önü adaları olarak bilinen ve nüfusları Rum olması nedeniyle hiçbir zaman kurulmayan otonom bir yönetim ile idare edilmesi Lozan’da hükme bağlanan Bozcaada ve Gökçeada stratejik nedenlerle Yunanistan işgalinden geri alınmıştı. Zaman içinde Rum nüfusun eritildiği malumdur.

Hatta Lozan’da Kıbrıs hakkındaki hak iddialarından da vazgeçilmiş, İngiliz tâbiyetine geçmek istemeyen Kıbrıslı Türklerin iki yıl içinde adayı terk etme yükümlülüğü Antlaşmaya işlenmiştir.

Bu gelişmeyi şaşırtıcı bulmamak gerekir. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünün onu oluşturan Müslüman ve Türk olmayan milletlerin bağımsızlık mücadelesiyle meydana geldiğine bizzat şahit olan Cumhuriyetin kurucuları farklı milletlerin sahip olduğu topraklara göz dikmenin artık kabul edilmesinin imkânsız olduğunun bilincindeydiler.

Gençlik yıllarını ulusal bağımsızlık mücadelelerine karşı beyhude savaşlarla geçiren, daha sonra da ülkeyi kendi kurtuluş savaşında başarıyla yöneten Cumhuriyeti kuran nesiller, genişleme sayfasını Lozan ile kapattılar. Hatay’ın ilhakı bile barışçıl diplomasi yoluyla sağlanmıştır.  Aradan 84 yıl geçmiş olmasına rağmen Suriye’de gelmiş geçmiş bütün yönetimler Hatay’ı hala Türk toprağı olarak görmemekte, kendi kullandıkları resmi haritalarda onu Suriye’nin bir parçası olarak göstermeye devam etmektedirler. Tabii haritalarda Hatay’ın Suriye toprağı olarak gösterilmesinin orayı Suriye toprağı yapmaya yetmeyeceğini hatırlatmaya gerek yok.

Bu örnek bile genişlemenin kabul ettirilmesinin ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Suriyeliler Hatay’ın Fransız işgalciler tarafından Türkiye’ye verildiğini belirtmekte, bu iş kendi iradeleri dışında gerçekleştiği için onu kabul etmeyeceklerini bağımsızlıklarını kazandıkları 1940’lı yıllardan beri ileri sürmektedirler.

Kıbrıs’taki durum da benzer bir örnek teşkil etmektedir. 1974 Harekatının 48’inci yıldönümü geçtiğimiz günlerde kutlandı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) bağımsızlık ilanının üzerinden de 39 sene geçti. Ancak Türkiye dışında dünyadaki tek bir ülke dahi KKTC’yi tanımadı ve herkes onu Türkiye’nin işgali altında kalan adanın tek meşru yönetimi olarak kabul edilen Kıbrıs Cumhuriyeti toprağı olarak görmektedir. KKTC’nin ve Ankara’nın çözüm müzakereleri için KKTC’nin ayrı devlet statüsünün kabulü yönündeki ısrarı ise karşılık görmemiş, tek sonucu kilitlenmeyi ve çözümsüzlüğü daha da pekiştirmek olmuştur.

Aslında Türkiye kaba kuvvetle elde edilen toprak kazanımlarını başka ülkeler söz konusu olduğunda tanımamaktadır. Örneğin Kırım’ın Rusya tarafından, Karabağ’ın da Ermenistan tarafından işgalini tanımamış, hatta Karabağ topraklarının önemli bölümünün Ermeni işgalinden kurtarılmasında ciddi bir katkıda bulunmuştu.

Rusya’nın 24 Şubat 2022 tarihinde başlattığı Ukrayna istilası da savaş yoluyla toprak kazanmanın ne kadar güç olduğunu gösteren en taze örnektir. Ukrayna’nın önemli bir bölümünde taş üstünde taş bırakmayan, çocuk, kadın, ihtiyar ayırımı yapmaksızın korkunç ölçüde savaş suçları işleyen Rusya amaçlarına ulaşamadığı gibi kendisi de çok büyük bir bedel ödemiştir. Savaş halen sürdüğü için bu bedel her gün artmaya devam etmektedir. Kesin bir rakam telaffuz edilememekle beraber Rusya’nın verdiği asker kaybı 25.000 ile 50.000 arasında hesaplanmaktadır. Maddi kaybı ise Türkiye’nin bir yıllık milli geliri kadar olan 800 milyar doları bulmuştur. 

Askeri harekatların başarısızlığının birçok başka örneği de vardır. Amacı toprak ilhakı olmamakla beraber rejim değiştirmek veya mevcut rejimi zorla ayakta tutmak olan ABD ve Batı’nın Irak ile Afganistan başarısız maceraları silahlı gücün kararlı bir hasım karşısında yeterli olmadığının en taze örnekleridir. 

Batı ülkeleri kaba kuvvetle toprak kazanımının mümkün olmadığı dersini İkinci Dünya Savaşında kesin ve değişmez bir şekilde almışlardır. O yüzdendir ki Rusya’nın Ukrayna saldırısının gerçekleşeceğine başlangıçta ihtimal vermemişlerdi. Savaşın getireceği yıkımın boyutlarını Putin’in göreceğini ve bunları göze almayacağını sanıyorlardı. Bir tek ABD ve Birleşik Krallık makamları savaşın ayak seslerini duymuş, bazı gözlemciler ise o tarihlerde onların yaptıkları uyarıları tahrik olarak görmekte ısrar etmişlerdi.

Bütün bu gerçekler ne yazık ki ülkemizde görülmüyor. Alper Görmüş’ün yukarıda bahsettiğim yazılarında da belirtildiği gibi yayılmacı ve genişlemeci söylemler AKP-MHP-Ulusalcı akımların birleşmesiyle daha da güç kazanmıştır. Mavi Vatan haritaları kamuoyunu epeyce heyecanlandırmış, iktidar o haritaya dayanarak Libya’daki yönetimlerden biriyle deniz alanı paylaşım anlaşması imzalamış, ancak bu anlaşma ülkedeki karışık ortam ve dış baskıların etkisiyle aradan seneler geçmiş olmasına rağmen bir türlü onaylanmamıştır. Mavi Vatan iddiasına uygun olarak Doğu Akdeniz’de başlatılan tabii kaynak araştırmaları ise dış dünyadan gelen tepkiler ve AB’nin yaptırımları neticesinde durdurulmuştur.

Haritalar sadece Doğu Akdeniz ile sınırlı değildir. Suriye’nin Kuzeyinde genişlemeci bir yaklaşımın göstergesi olan haritalar sık sık televizyonlarda gösterilmekte, iktidar her ne kadar Suriye’nin toprak bütünlüğüne bağlı olduğunu iddia etse de aylardır gündemde tuttuğu yeni operasyon söylemi bir türlü sonuç vermemektedir. Başta Rusya ve İran olmak üzere tüm uluslararası toplum yeni bir harekata karşı kesin bir tavır almaktadır. Böyle bir durumda harekatta ısrar edilmesi halinde bedelin çok yüksek olacağını tahmin etmek güç değildir. Irak’ın kuzeyinde geçtiğimiz hafta meydana gelen ve dünya kamu oyunca aksi ispat edilmedikçe Türkiye’ye fatura edilen 9 kişinin ölümüne yol açan patlama da şiddetin faydadan ziyade zarar verdiğinin bir başka örneğini teşkil etmiştir.

Haritaların en sonuncusu Denizlerdeki Misak-ı Milli haritası olarak karşımıza çıktı. Aslında biraz tarih bilenler gerçek Misak-ı Millinin yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı adaları içermediğinin farkındalar.  Ancak Yunanistan’a aidiyeti tartışma kabul etmeyen Girit, Rodos, Midilli vs gibi büyük adaları Türk toprağı gibi gösteren, iktidarın küçük ortağı MHP tarafından gündeme getirildikten sonra AKP tarafından da benimsenen haritanın kime ne gibi bir faydası olacağını belirlemek kolaydır.  Herhalde bu haritanın Türkiye’ye hiçbir şekilde hizmet etmediği, tersine ülkemizi yayılmacılıkla suçlayan Yunanistan’a yeni malzeme verdiği gayet açıktır. ABD Kongresinde F16’ların Türkiye’ye satışını engellemek için uğraşan Yunanistan makamlarına yeni bir koz verildiğine şüphe yok. Zaten adalarla ilgili uçuş sınırlaması talep eden ve bu amaçla Temsilciler Meclisinden bir kanun tasarısı geçiren üyelerin elinde bu haritanın elden ele dolaştığını tahmin etmek zor değildir.  Haritayı yayınlayanların amacı Yunanistan’a koz vermek ise muhakkak başarıya ulaşmışlardır.

Şaşırtıcı olan iktidarın böyle hülyalara kapılıp, zor bir durumda olduğu bir dönemde kamuoyunu etkilemek amacıyla yayılmacı söylemlere başvurması değildir. Halkımızın hesap kitap yapmadan bu tür nostaljik söylemlere meyilli olduğunu biliyoruz. Tabii Osmanlı döneminde Rodos’un fethinin aralıklarla 40 yıl, Kanuni tarafından fethinin beş ay, Girit’inkinin de tam 33 yıl sürdüğünü kimse hatırlatmak istemediğine göre, bunu bari ben yapayım.  Bu haritayı piyasaya sürenlere ne şekilde hayalden fiile geçmeyi öngördüklerini de sormak lazımdı. Ancak o da yapılmıyor.

Beni şaşırtan bunlar değil, olaylara iktidardan daha akılcı, daha az popülist bir şekilde bakacağını ummak istediğim muhalefetten bu konuda ses çıkmamış olmasıdır.  Alper Görmüş’in yazılarını okuduktan sonra aslında belki ona da şaşırmamak lazım. Zira sınır aşırı macera sevdasının Türkiye’de özellikle son 30 yılda nasıl geliştiğini ve sağlam kökler saldığını orada görüyoruz. Ancak ülkemizin böyle saçma iddiaları ciddiye alınmadığı gibi, Ege ve Doğu Akdeniz’de haklı olan ve bir ölçüde anlayış gören taleplerine karşılık alması bu suretle engellenmiş olmaktadır. Muhalefet partilerinin ve özellikle CHP’nin uygun bir üslupla bu tür hususları gündeme getirmesini beklerdim. Ancak beklentilerim yine boş çıktı.