Bilimin ve mühendisliğin doğası gereği, büyük felaketler yeni öğretiler getirir. Japonya’dan Şili’ye, Kaliforniya’dan Yeni Zelanda’ya kadar dünyanın her yerinde süreç aynı işler: Deprem olur, yıkım analiz edilir, yönetmelikler güncellenir ve yapı stoku daha güvenli hale getirilir, yeni yapılacak binalarda öğrenilenler uygulanır. Bu, devletin vatandaşına karşı en temel Anayasal ödevi olan “yaşam hakkını koruma” yükümlülüğünün bir parçasıdır.
Statik hesaplar yaklaşıktır ve değişmez gerçeklikler değildir, kabuller içerirler. Can kaybının en çok yaşandığı konut binalarında, depremden sonra da kesintisiz hizmet vermesi beklenen hastane, okul gibi kamu binalarında statik hesapların öngördüğünün üzerinde tedbirlerin mevzuatla zorunlu tutulması da yaygındır. Depremlerden öğrenilenler ilave tedbirleri belirler.
Ancak Türkiye’de, 6 Şubat 2023 depremlerinden sonra işleyen takvim, evrensel akışın tersine dönmüş durumda.
Depremin üzerinden neredeyse üç yıl geçti. Biz bu üç yılda neyi tartıştık? Güvenliği mi, yoksa “eski, güvensiz kurallarla inşaat yapma hakkını” mı?
Rantın şifresi: “Planlı Alanlar”
Kamuoyunda genellikle “Deprem Yönetmeliği” (TBDY) konuşulur ancak müteahhitler için asıl kutsal metin Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği‘dir. Çünkü bir arsadaki toplam inşaat alanı, dükkan metrekaresi, emsal hesabı; kısaca “paranın matematiği” burada yapılır.
6 Şubat bize acı bir şekilde gösterdi ki; bu yönetmeliğin izin verdiği (hatta teşvik ettiği) bazı uygulamalar, binaları mezara dönüştürdü: Zemin kat dükkan olsun diye duvarların kaldırılması veya zemin kat yüksekliğinin artırılması ile ortaya çıkan yumuşak kat; alan kazanmak için yapılan binanın mantar gibi dışarı taşırılması ile oluşan kapalı çıkma; bant pencereler veya asma kat nedeniyle oluşabilen kısa kolon; binaların Çin Seddi gibi yan yana yapılması nedeniyle oluşan, şehir planlamada nizamsızlığın timsali olan bitişik nizam. Bu 4 sorunu çözebilsek ve kat sayılarını sınırlayabilsek depremde binaların toptan çökmelerinin ve dolayısıyla vefatların (bireysel gözlemimle) yüzde yetmişini önleyebileceğiz.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, bu gerçekle yüzleşerek 12 Mayıs 2023’te radikal bir adım attı. Asma kat yasaklandı, kapalı çıkmalar sınırlandı, kat sayısına göre binaların proje müellifliği için tecrübe şartları getirildi. “Doğru olan buydu.”
Ancak hemen ardından “sektör lobisi” devreye girdi. “Projelerimiz hazır, ruhsatlarımız yanmasın, ticari alanımız küçülmesin” baskısı, yaşam hakkının önüne geçti. Önce 12 Ağustos 2023’te kurallar esnetildi (Zemin+7 kata kadar kapalı çıkma izni gibi), ardından “Geçici Maddeler” ile yürürlük tarihleri 2024’e, 2025’e ve nihayet 2026’ya ötelendi.
İnşaat Mühendisleri Odası’nın o dönem sorduğu can alıcı soruyu hatırlayalım: “İstanbul depreminde olası ölümleri de erteleyebilecek misiniz?” (https://www.ekonomigazetesi.com/gundem/planli-alanlar-imar-yonetmeliginin-kritik-maddeleri-1-yil-ertelendi-53572) Cevap, koca bir sessizlikti.
Müktesep hak fizik kurallarına sökmez
Hukukta “kazanılmış hak” (müktesep hak) kutsaldır. Ancak bir hukukçu ve mühendis olarak şunu net bir şekilde söylemeliyim: Fizik kuralları hukuki statünüze bakmaz.
6 Şubat’ta yıkılan binlerce bina da zamanının “yürürlükteki mevzuatına” uygundu, ruhsatlıydı, iskanlıydı. Bugün, 12 Mayıs 2023’te “tehlikeli” olduğu tescillenmiş bir yapı tipini, sırf ruhsat başvuru tarihi eski diye 2026 yılında inşa etmeye izin vermek, “planlı cinayete” göz yummaktır. Devletin görevi müteahhidin veya yapı sahibinin “beklenen kârını” korumak değil, vatandaşın canını korumaktır.
Üstelik yapımına başlanmamış, ruhsat başvurusu yapılmış bir işle binayla ilgili müktesep hak kabul ederek yaşam hakkını görmezden gelmek tarif edilebilir bir garabet değildir. Bir de yayınlanmış mevzuat maddelerinin yürürlüğe girmesini sürekli ertelemek ne demektir?
2026 yılı başı geldi çattı. Bina deprem güvenliğini artıran yönetmelik maddelerinin yürürlüğünü tekrar erteleyecek misiniz?
Kayıp belgelerin esrarı: İmzalandı ama nerede? Neden yayınlanmıyor?
Yazımızın konusu olan asıl büyük problem ise buzdağının görünmeyen yüzünde, teknik mevzuatta yatıyor.
Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği (TBDY) güncelleme çalışmaları aslında 6 Şubat depremlerinden önce tamamlanmıştı. Deprem sonrası elde edilen verilerle bu çalışma revize edildi. 2024 başından beri sektör, akademisyenler ve bürokrasi biliyor ki; yeni yönetmelik hazır.
Peki neden yayımlanmıyor? Deprem yönetmeliğinin güncellenmesine kim, neden engel oluyor?
Daha vahim bir iddia ve bilgi var masamızda:
2024 yılı Eylül ayında, deprem güvenliğini artıracak çok kritik 3 sayfalık bir tebliğ hazırlandı. Sektör temsilcileri içeriği biliyordu. Bürokratik süreçler tamamlandı.
Elimizdeki bilgilere göre; 21 Ağustos 2025 tarihinde İçişleri Bakan Yardımcısı, 22 Ağustos 2025 tarihinde ise bizzat İçişleri Bakanı bu tebliği imzaladı.
Tebliğin yayınlanması ve yürürlüğe girmesi için başka imzaya gerek yok. Devletin işleyişi gereği Cumhurbaşkanlığınca bir inceleme süreci var deniyor. İlgili tüm bakanlarımız da (İçişleri, Çevre ve Şehircilik ve İçişleri bakanları) depremle ilgili her konuşmalarında Cumhurbaşkanımızın deprem konusundaki hassasiyetinden bahsediyor ve daha öncelikli bir konu olmadığını belirtiyorlar. Elbette öyle olmalı ve Cumhurbaşkanı imzası gerektirmeyen bir düzenleme için Cumhurbaşkanlığı süreci bahane edilmemeli.
Bu tebliğin önemi ne midir? Deprem ve bina güvenliğinden anlayan inşaat mühendislerinin ortak kanaati bugüne kadar getirilmesi düşünülen en önemli mevzuat olduğu; bina güvenliğini önemli ölçüde artıracağı yönünde. Benim bireysel fikrim de deprem yönetmeliğinde daha önemli ve bina güvenliğine daha fazla katkı sağlayacak bir mevzuat düzenlemesi olduğu.
Tebliğle birlikte binalarda her iki yönde betonarme perde duvar veya asgari kolon alanı;, düzgün ve sürekli taşıyıcı çerçeve; simetrik taşıyıcı sistem ile burulmanın önemli ölçüde önlenmesi; sargı donatı düzenlemesi şartları getiriliyor. Her biri bina güvenliğini artıracak önlemler. Burada maliyet düşünülmez. Rant kaygısı hiç dikkate alınmaz. Mesele yurttaşın can güvenliğidir, mesele bizzat yaşam hakkıdır.
Ocak 2026 yılı Ocak ayındayız. Hazırlanması üzerinden yaklaşık 1,5 yıl, imzalanması üzerinden 4 aydan fazla zaman geçen bir mevzuat neden yayınlanıp yürürlüğe girmez. Bakanın imzaladığı bir belge, Resmi Gazete’de yayımlanmak için neyi bekliyor?
Kim, neden engel oluyor?
Bir tebliğin ya da yönetmeliğin; bakan imzasına rağmen “sümen altı” edilmesinin tek bir izahı olabilir: Güçlü bir direnç.
Bu direnç; Metrekare kaybına tahammülü olmayan arsa sahiplerinden veya müteahhitlerden mi? Maliyet artışından kaçınan müteahhit lobisinden mi? Yoksa “seçmen küser”, “piyasa daralır” endişesi taşıyan siyasi mekanizmadan mı?
Sebebi ne olursa olsun, sonuç değişmiyor. Deprem güvenliğini artıracak teknik doğrular (hazır yönetmelikler, imzalı tebliğler), Ankara’nın karanlık koridorlarında veya birilerinin çekmecelerinde bekletiliyor.
Oysa fay hatları beklemiyor, enerji birikiyor.
Olası depremden sonra ben mühendis olarak kıyas yapsam; binanın izin verilen projesi yıkılıyor ama mevzuatın yürürlüğe girmesi gecikmese ve geciktirilen mevzuata uygun tasarım ve imalat yapılsa yıkılmayacaktı desem; bu durumu mühendislik hesaplarıyla da göstersem, vefatların hukuki sorumluluğu kimde olacak? Hukuki sorumluluğu geçelim. Olası bir depremde, bu gecikmeler nedeniyle bir can dahi fazladan kaybedilirse bunun vebali ödenir mi?
İnşaat Mühendisleri Odası’ndan akademisyenlere, aklı başında her teknik insanın isyanı ortak: Bilimsel gerçekler, ticari pazarlıklara kurban edilemez. 22 Ağustos 2025’te atılan o imzanın gereği neden yapılmadı? O tebliğde kimin, neyine dokunuldu da yayınlanması durduruldu?
Bu soruların cevabı, olası bir Marmara depreminde enkaz altında kalacak on binlerce insanın kaderini belirliyor. Artık daha fazla bekletmeyin ve baskılara boyun eğmeyin!













