“Koşullar” ile “özgür irade” arasında

Geçmişe, gençliğime haksızlık mı ediyorum? Son iki yazımın ardından, öyle dedi birkaç okurum. İki argüman kuruyorlar. Biri kaçınılmazlık üzerine. “O dönem öyle bir dönemdi. Kendini fazla suçlama. Kimse o furyanın dışında kalamazdı.” Diğeri daha zor. Değer üzerine. Gençliğin yaşlılığı besleyip şekillendirmesi; yaşanan her şeyin kalıcı değerlere dönüşmesi üzerine.

[24-25 Haziran 2022] Noksanî’den alıntı yapmış, bu ikinci sitemi dile getiren arkadaşım: “Geldim şu âlemi ıslâh edeyim / Özümü meydanda gördüm sonradan…” İnanılmaz güzel mısralar. Çok da uyuyor, özel olarak bana ve belki bütün bizim kuşağa. Aynen böyle; geldim, geldik, (devrim yapıp) âlemi ıslâh edelim diye. İkinci dize biraz daha karmaşık (gerçek hayatta da öyle oldu nitekim). Bir, kendi kendimizi meydanlarda (yani eylemlerde) bulduk anlamına gelebilir. Bir de, (dolayısıyla) gerçek özümüz açığa çıktı, meydanda (cascavlak) kalıverdik anlamına.  

“Özünü meydanda görebilene aşkolsun!” Böyle devam ediyor arkadaşımın mektubu. Şimdi bu ne demek? İkinci dizenin hangi yorumuna yakın acaba? İlk bakışta sanki helâl olsun diyor, o dönemde meydanlara çıkabilen, değişim için kahramanca mücadeleye atılanlara. Ancak arkasından, “bilmem ki,” diyor, “senin o el sıkışmak istemediğin gençliğin olmasaydı görebilir miydin?” Burada anlam değişiyor; sen gençliğini öyle (sol, radikal, devrimci) yaşamasaydın, şimdi gördüklerini görebilir miydin; kendini tanımak, kendinle yüzleşmek dahil, şimdi olduğun insan olabilir miydin, demeye getiriyor bir noktada. “Hakikaten bilmem ama bana çok kolay harcıyorsun gibi geliyor” diye bitiriyor.

Çok yabancı bir duygu veya düşünce değil. Hasan Hüseyin’in ünlü “acıyı bal eyledik” dizesiyle aynı yere çıkıyor. Bana bu mektubu yazan arkadaşımı tenzih ederim (çünkü en basiti, hiçbir zaman ben ve benim çevrem gibi militan olmadı; dolayısıyla kendi geçmişine değil, olanca iyi niyetiyle, olsa olsa bizlere mazeret bulmaya çalışıyor). Öte yandan, biliyorum ki bir zamanların pek çok solcu eylemcisi tam böyle düşünüyor; böyle kurmak istiyor, ister örgütlü ister kişisel geçmişiyle bugününün bağlantısını. Kâh deterministik, kâh doğrulayıcı ve aklayıcı bakıyor. Hem başka türlü olamazdı diyor. Hem de içten içe haklıydık, hattâ özel olarak “biz” haklıydık, yani açıkça telâffuz etmese bile (ister TKP, ister TİP, ister TSİP; ister Dev-Yol, Dev-Sol veya Kurtuluş; ister Halkı Sesi – Halkı Yolu – Halkın Kurtuluşu) “bizim” örgüt veya fraksiyonumuz herşeye rağmen “en doğru”ydu diye düşünmeye devam ediyor.

Neyleyeyim; bunu fazla apolojetik, fazla rasyonalize edici bir tahayyül buluyorum. Solun ve fraksiyonlarının tarihsel eleştirisine girmeyeceğim; sadece kendimi anlatmaya çalışacağım. Ben mutmain olamıyorum; tersine, hayli tedirgin ve eğretiyim kendi geçmişimle ilişkide. Bu yazının başlığını düşünürken, birey, akıl, vicdan, nesil, mahalle, dâvâ, örgüt, aidiyet, paradigma gibi sözcükleri peşpeşe sıraladım bir ara. Çünkü anlatmak istediğim biraz bunlarla ilgili. Hani, “koşullar” ve “özgür irade” tartışması vardır ya felsefede. Ben dönüp dolaşıp “özgür iradeci” (doktriner planda free will yanlısı) oldum sanırım. Onun için, birey-akıl-vicdan gibi kavramları nesil-mahalle-dâvâ-örgüt-aidiyet-paradigma gibi diğer bir dizi kavramın karşısına dikiyor; koşullar ne olursa olsun son tahlilde insanı kendi karar ve tercihlerinden sorumlu sayıyorum. İyilik de kötülük de, veya dinî terimlerle konuşacaksak, sevap da günah da insanın kendi kararı ve eyleminin türevi. O karar ve tercihlerin bağlamını tabii anlayabilirim. Hattâ bu bağlama “kurucu dışsal” (constitutive outside) da diyebilirim. Ama bunu mutlak bir belirleyicilik düzeyine yükseltip, belki adına (kurucu değil) “belirleyici dışsal” deyip, bireyin otonomisini ve dolayısıyla sorumluluğunu sıfırlamaya vardıramam.

Bu kocaman lâfları biraz açmam gerektiğinin farkındayım. Duruşumun ardında hem belirli bir ahlâk ve vicdan anlayışım var, hem de meslekî kaygılarım, yani tarih anlayışım. Modern dönemde, “koşullar” ve “özgür irade” tartışmasının arka planında, sarkacın önce Aydınlanmaya (yani soyut akıl ve mantık fikrine), sonra Fransız Devrimine — daha doğrusu, Fransız Devriminde Jakobenlerin soyut bir akıl ve mantık adına yaptıklarına — reaksiyon içinde, (özellikle Almanya’da) 19. yüzyıl tarihselciliğine (historismus, historicism) savrulması yer aldı. Bu tarihselcilik, her şeyin bir tarihi olduğu ve dolayısıyla kendi koşulları, tarihsel bağlamı ve gelişimi içinde düşünülmesi gerektiğinden fazla bir şeydi aslında. Aşırı deterministti. Tarih belirleyicidir, tarihten kurtulmak olanaksızdır. Olan, zaten olmuş olması gerekendir; tarih başka türlü akamazdı.

Biraz duralım. Çok kuşbakışı, olabilecek en makro planda, şu kadarı doğru tabii: anahatlarıyla tarih, rastgele bir kurgu değil. Avcılık ve toplayıcılık, sonra tarım, sonra potansiyel olarak vergilendirilebilir artı-ürün, sonra devlet, çok sonra kapitalizm, daha da sonra sanayi devrimi… olacaktıysa, kabaca bu sırayı izlemek zorundaydı. Ancak madalyonun diğer yüzünde, gerek bu aşamaların, gerekse sonrakilerin, olmaması da mümkündü pekâlâ. Karmaşık ve bilinçli hayat hiç ortaya çıkmayabilirdi örneğin. Veya avcılık-toplayıcılıktan tarıma hiç geçilmeyebilirdi, bazı kritik iklim değişiklikleri yaşanmasa. Geçtim; asıl bu “büyük tablo”nun içine girip bilhassa siyasî-askerî tarihin alt unsurlarını kurcaladığımızda, zorunluluk payı giderek düşerken ortaya genişleyen bir olasılıklar yelpazesi çıkıyor. Ne Karolenj hanedanı kurulmak zorundaydı, ne de Osmanlı İmparatorluğu. Bizans düşmeyebilir (1453); Napolyon Waterloo’da yenilmeyebilir (1815); Amerikan Bağımsızlık Savaşını (1775-83) koloniler kazanmayabilir (en tepedeki üç harita, bu takdirde Kuzey Amerika’nın nasıl bir şekil alabileceğini göstermeye çalışıyor); alternatif bir senaryoda, bağımsız ABD’de patlak veren İç Savaş’tan (1861-65) Güney galip çıkabilir ve kölelik ilga edilmeyebilir; Bismarck 1870’te Almanya’yı birleştiremeyebilir; 1917’de Çarlık yıkılmayabilir; dolayısıyla Türkiye etrafında örülen kuşatma ve paylaşım çemberinin doğu halkası da kapanabilir; Hitler 1941’de Sovyetlere saldırmak yerine Ağustos 1939 Molotov-Ribbentrop Paktı’nın öngördüğü “ortak egemenlik” projesinin sınırları içinde kalabilirdi. Bu ve nice benzeri örnekte, sonraki olaylar biraz farklı, belki epey farklı gerçekleşirdi kuşkusuz. Özetle, tarih pek de ders kitaplarımızın tarihi olmayabilirdi — top azıcık o yöne değil de azıcık bu yöne zıplamasaydı.

Bu tür “öyle olmasaydı ne olurdu” (what if) tarihçiliği, günümüzde giderek ilgi çekiyor. Hakkında çeşitli kitaplar yazılıyor ve akademik tarihçileri “kutu dışında düşünme”ye (thinking outside the box) sevkedici bir yararı da gözleniyor. Oysa 19. yüzyıl tarzı Alman-Prusya ekolünün tarihselciliğinde böyle “farazî” ve “spekülatif” yaklaşımlara yer yok. Adamı atıverirler tarihçilik mesleğinden. Buradan Marksizme geçmek istiyorum. Marksizmin Marksistçe öyküsünde, Marksizmin kendisi tarihsel bir olay gibi, tarihin bir nesnesi gibi incelenmiyor. Kapitalizm, sanayileşme ve işçi sınıfı, bu yüzde yüz doğru düşünce ve dünya görüşünün vücut bulmasına yansıyor. Burada, bunun olasılıklardan sadece biri olduğuna dair pek bir şey yok (yani bu yansıma teorisi uyarınca, Marksizmin hiç ortaya çıkmayabileceği ihtimali üzerinde durulmuyor bile). Marx ve Engels’in ne ölçüde kendi çağlarının insanı olduğu, bu bağlamda nerelerden etkilendikleri, ortamdan neleri tevarüs ettikleri üzerinde de pek durulmuyor. Lenin, “Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Bileşeni” makalesinde, çok sınırlı ve çok tarafgir bir şekilde koyuyor meseleyi. Marksizmin Alman felsefesi, Fransız sosyalizmi ve İngiliz ekonomi politiğinden beslenmişliğini tümüyle bir olumluluk gibi resmediyor. Marksizm, diyor, hiç de sekter ve marjinal değildir. Tam tersine, bakın görüyorsunuz, çağdaş düşüncenin en ileri damarlarını alıp daha da ileriye götürmektedir… şeklinde bir savunma inşa ediyor. Bu güzellemenin içinde, o çağdaş düşüncenin bugün çok net gördüğümüz deformasyonları hiç yok. 19. yüzyıl, son derece bilimci veya bilimperest (ve bu meyanda, özellikle organikçi-biyolojist; bu deyimi şu anda ben uydurdum), son derece Batı-merkezci, son derece milliyetçi bir fikir ortamı. Yeni sosyal bilimler (Ekonomi, Sosyoloji, Siyaset Bilimi) bu ortamda şekilleniyor. Marksizm ise “burjuva düşüncesi”yle rekabet içinde, kendini hepsinin üzerinde, bir tür “bilimlerin bilimi” gibi konumlandırmaya çalışırken, aslında aynı doğum lekelerini de büyük ölçüde barındırıyor. İşin bu boyutu Lenin’de hiç yok. Örneğin Batı-merkezcilik ya da Oryantalizm hiç yok (çünkü Lenin’in kendisi Batı-merkezci). Keza bilimcilik hiç yok (çünkü Lenin’in kendisi bilimci). Biyolojik evrimin tarih ve toplum açısından muadilini kurma çabasının eleştirisi hiç yok (çünkü Lenin’in kendisi de yüzde yüz inanıyor tarihsel materyalizm genel teorisine).

 Üstelik o tarihsel materyalizm genel teorisi, 19. yüzyıl düşüncesinin bir diğer boyutunun: Alman-Prusya tarihselciliğinin uzantısında yer alıyor; hattâ söz konusu tarihselciliğin bir bakıma en aşırı-teorileştirilmiş şeklini sunuyor. Bütün o üretici güçler ve üretim ilişkileri, ekonomik temel ve üstyapılar kurgusu, münhasıran Marksizme ait kuşkusuz. Uzun dönemler boyunca bir uyum ve istikrar söz konusu. Üretim ilişkileri, üretici güçlerin mevcut gelişme düzeyine, üstyapılar da (devlet, hukuk, sanat, kültür, ideoloji vb) bir bütün olarak ekonomik temele intibak ediyor. Burada önemli bir sezgi veya buluş söz konusu. 19. yüzyıl ortalarında, diyelim 1850’ler ve 60’larda, bunu sadece Marksizm söyleyebiliyor. Ya da, insanlık açısından bu büyük kazanım, ilk başta Marksizmle çıkageliyor. Ve sonradan, sekter çizgileri aşarak, sosyal bilimlerde kendine geniş bir yer buluyor.

Öyle ki, günümüz tarihçiliği illâ Marx’ın özel terminolojisini tekrarlamaksızın rahatlıkla kullanıyor bu anlayışı ve türevlerini. Ama bunu yaparken, dar bir determinizmden uzak duruyor. Tersine, Marx’la Weber ve Gellner’i birleştirerek, üretici güçlerin temsil ettiği maddî-teknolojik eşiği bir “mümkün olanın sınırı” (limits of the possible) ya da “verili koşullarda olası çözümler yelpazesinin locus’u” anlamında yorumluyor. Ben de Kabileden Feodalizme’de öyle anlatmıştım, daha 1983’te, yani bundan kırk yıl önce. Ernest Gellner, Plough, Sword and Book’ta (1988; Saban, Kılıç ve Kitap) daha keskin ifadelerle insanın “eksik programlanmış bir yaratık” olduğunun altını çiziyor. Yani, diyor, belirli koşullar çerçevesinde ve o koşullara özgü problemler karşısında, insanlar tek bir tepki gösterecek, tek bir çözüme ulaşacak diye bir şey yok. Belirli sınırlar içinde, çeşitli çözümler üretebilir, bütün bir kurumlar ve kültürler yelpazesi yaratabilirler. Dahası, bu kurum-ve-kültür konfigürasyonlarının bazıları görece muhafazakâr, bazıları inovasyona daha açık da olabilir. Gellner buradan, bütün bu belirsizlikler içinde geleceğin öngörülemezliğine, yani geçmişte böyle olduğuna göre gelecekte de böyle olacak tarzı “yasa”lara ulaşılamayacağına da sıçrıyor. Bu da “tarihin yönü” iddiasının metodolojik temelini yok ediyor. Buna karşılık, o “tarihin yönü” iddiasını sahiplenen Klasik Marksizm çok daha determinist. Madde ve teknoloji ile  Marx’in Felsefenin Sefaleti’nde kullandığı aforizmatik ifadeyle, “el değirmeni size feodalizmi, buhar değirmeni [fabrikası] ise kapitalizmi verir” diyebiliyor. Buna, maddî-teknolojik eşiğin belirleyiciliğine kolay anlaşılır bir örnek vermeye çalışıyordu diyebilirsiniz. Ama o kadar sert ve akılda kalır bir örnek veriyor ki iz bırakıyor; tarihsel materyalizm onyıllar boyu böyle anılır ve açıklanır oluyor.  

Ancak tabii Marksizmi “olmuş olan her şey olması gerekendir” (yani doğru ve haklıdır) yüzeyselliğinden kurtaran unsurlar da var: kabaca çelişme kavramı ve bu felsefî ilkenin toplumsal tezahürü olarak sınıf mücadelesi. Bu da başka bir damardan, çok daha Dionysosçu bir damardan: Fransız Devriminden; zulüm ve sömürüye, eşitsizlik ve haksızlığa karşı isyan damarından geliyor. 1840’larda Marx ve Engels çok birikimli iki muhalif aydın, özünde. Altını çiziyorum: statükocu değil, muhalif iki genç. 1815’in dayattığı monarşik-aristokratik Restorasyon’dan nefret ediyorlar. Bir önceki o devâsâ devrimi kaçırdıklarına hayıflanıyor ve (hem teorik, hem pratik anlamda) bir sonraki devrimi arıyorlar. Hegelci felsefeden, Prusya devletinin idealizasyonunu değil, gelecekteki o devrimin gerekçesini çıkarmaya çalışıyorlar. Bu arayış onları özledikleri yeni devrimin programı olarak sosyalizme ve özledikleri yeni devrimin ajanı, faili olarak da işçi sınıfına götürecek. Bir sonraki zihinsel sıçramada, bu fikri yalnız ahlâkî bir tercih değil, çok daha ötesinde, bilimsel bir kaçınılmazlık gibi sunacaklar.

İşte oradan sonra o bilimcilik ve aşırı-teorize edilmiş bir aşırı-determinizm söz konusu. Fakat eğer bu duygu ve düşünce momentlerini birbirinden izole edebilirsek, bir hak ve adalet feryadı var, sırasıyla Marx öncesi sosyalizmin, Marksizmin ve Marksist sosyalizmin temelinde. Bu da toplumu homojen değil kendi içinde çelişkili görmelerine götürüyor. Zafer de mümkün, yenilgi de. Sınıf mücadelesi öyle de seyredebilir, böyle de. Devrim de baskın gelebilir, karşı-devrim de. Veya, aşağıdan liberal bir devrim de olabilir, üstten millî bir devrim de. Almanya cumhuriyetçi-demokrat güçler tarafından da birleştirilebilir, Bismarck liderliğindeki monarşik-aristokratik güçlerce de. Gericiliğin, burjuvazinin, militarizmin vb galebe çalması, haklı olduğu ve kabullenip kuyruğuna takılmak gerektiği anlamına gelmiyor. Varolanın kutsanmaması: işte bu, muhafazakâr Alman-Prusya tarihselcileri ile Marksist tarihselcilik arasında çok önemli bir fark oluşturuyor. Şöyle de denebilir belki: Marksizm, kurucularının Aydınlanma çağından aldığı rasyonalizmin, Fransız Devriminden aldığı ayaklanmacılığın ve 19. yüzyıla has bir toplumsal yorum diyebileceğimiz tarihselciliğin bir karışımı. Tabii daha birçok şeyin karışımı ama konumuz açısından bu üçü önem taşıyor. Dolayısıyla hem muhalif bir ahlâkı var, hem bunu bilimselleştirme, bilim diye sunma çabası. İlki insan iradesinin özerkliğinden, ikincisi “koşullar”dan ve determinizmden yana.

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarının kültürlü, henüz her şeyi siyasete ve partiye indirgemeyen Marksistleri (ya da en azından bir bölümü), farkında bu çelişkinin. Zaruret ile hürriyeti bağdaştırmaya; Hegel’in “hürriyet zaruretin idrakidir” aforizmasını anlamaya ve açıklamaya çalışıyorlar. “Zaruret [zorunluluk] ancak anlaşılmadığı sürece kördür” diye yazıyor Engels (Anti-Dühring’de). Yani zaruretleri, toplumsal gelişmenin yasalarını (kanuniyetlerini) anlar ve onların icabını artık bilinçli bir şekilde yerine getirirsek, bu zaruret olmaktan çıkar, hürriyet olur. Plehanov, Tarihte Bireyin Rolü’nde ilginç bir uyarlamasını sunuyor bu fikrin. Söyledikleri ve satır aralarıyla birlikte, şöyle özetleyebilirim: (1) Marksizm doğrudur. (2) İnsanlığın geleceği bizimdir, çünkü tarihin yasaları bizden yanadır. (3) Bu bir zarurettir. (4) Bireyler bu zarureti görüp (idrak edip) tercihlerini bu yönde kullanırlarsa, söz konusu kaçınılmazlığın gerçekleşmesini hızlandırır ve (5) bu sayede kendilerini özgür kılarlar.

Bilmiyorum, bu mantığın ne kadar apriorist ve döngüsel olduğunu, arabayı nasıl atın önüne koştuğunu ayrıca izaha gerek var mı? İspatlanması gerekeni varsayıyor. Ortada sosyalizm filân yok. Olacak, diyor; biz biliyoruz; tarihin yönü böyle. Bu iddia adına insanları bu muhayyel ve mutasavver zarureti kabullenip ona katılmaya çağırıyor. Bu yolla zafer umuyor, zafer vadediyor. Özünde, bir dâvâ için taraftar toplayıp kalabalıklaşmaya çalışıyor. Öte yandan kazandığında (kazanırsa) bunu Marksist teorinin doğruluğuna mal etmeye, işte bakın dediğimiz oldu demeye — yani galibiyeti kitlelerin değil teorinin, özgür iradenin değil determinizmin hesabına yazmaya hazırlanıyor.  

Öyle de oldu nitekim; 1917 Ekim Devrimi, kapitalizmi mutlaka yıkacak olan işçi sınıfı devrimlerin gelip çattığının kanıtı sayıldı. Ama acaba Sovyet devrimi (veya Çin devrimi) Marksist teorinin doğruluğunu mu ispatlamıştı, yoksa devrim inancı etrafında kenetlenen bir partinin, bağlandığı teori yanlış bile olsa, inanç maddî bir güç haline geldiği için, belirli bir krizi fırsat bilip iktidarı ele geçirebileceğini mi? 105 yıl sonra bugün, sosyalizmin kaçınılmazlığının neresindeyiz sorusuna verilebilecek cevapların acılığı, ikincisini düşündürüyor kuşkusuz. Meğer deterministik emredicilikler yokmuş ve kolay kolay da olamazmış, insanlığın serüveninde.

Biliyorum, biraz uzattım bu Marksizm eleştirisini. Kasten, bir noktanın altını kuvvetle çizmek için. Rpbert Frost’un ifadesiyle, My vocation is my avocation. Mesleğimle yaşamım (yaşam düsturum, yaşam anlayışım) aynı şey. Öyle oldu. Geldiğim yerde, artık bir “özgür irade” insanıysam, bu tarihe bakışım için de geçerli, kendime bakışım için de geçerli. Bugün, buraya kadar, tarihe bakışımı yazdım. Kendime bakışımla devam edeceğim.