Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanı 2008 yılında çıktığında hemen alıp okumaya başlamıştım, Pamuk’un nasıl bir aşk romanı yazdığını merak ediyordum. Elbette bu kitabın bir ‘page turner’ olmayacağını biliyordum ama okuyup bitirmem tahminimden epey uzun sürmüştü. Çünkü Masumiyet Müzesi sadece bir aşk hikayesi değil, aynı zamanda bir dönem romanıydı, birçok farklı katmanda ve uçsuz bucaksız bir detayda ilerliyordu.
Romanın uyarlaması olan Netflix dizisi yayınlanmaya başlayınca da 2-3 gün içinde tüm dokuz bölümü seyredip bitirdim, düşünüyorum da fazla hızlı seyretmiş olabilirim. Nasıl uyarlandığına dair merakım beni biraz fazla açgözlü bir seyirci yapmış olabilir (ama zaten hep böyle bir seyirciyim). Romanların dizi veya film uyarlamaları, öncesinde kitabı okumuş olanları genelde tatmin etmez. Kitap satırlarından okuyucuya geçen hissiyatı, detayı, düşünceleri görsel dünyaya aktarabilmek zor bir iş. Ben de çoğu zaman uyarlamaları pek beğenmem (mesela bunun benim için son örneği Oscar adayı da olan Hamnet filmi). Ama sanırım zamanla şunu öğrendim ki, bu tarz dizi veya filmleri kitapların uyarlaması gibi değil de onlardan esinlenmiş yapımlar olarak seyretmek lazım. O zaman başka bir bakışla izleyebilir, kitabın çerçevesine sıkışmadan zihnimizi daha serbest bırakabiliriz.
Bununla beraber, Masumiyet Müzesi yapımı uyarlama açısından takdire şayan bir iş olmuş. Orhan Pamuk’un T24’e verdiği röportajda söylediği gibi romandaki bütün önemli olaylar bir zaman çizgisi üzerine dizilerek eksiksiz bir şekilde diziye taşınmış. Bu arada, neredeyse bir buçuk saat süren bu röportajı tavsiye ederim; hem kitap hem dizinin yapım süreci hem de Orhan Pamuk dünyası üzerine detaylı ve ilginç bir konuşma.
Belki de dizinin en önemli etkilerinden biri romanı okumayanları okumaya, okumuş olanları da farklı bir merakla yeniden göz atmaya heveslendirmesi. Kültürel ve düşünsel hayatın zenginleşmesi böyle bir şey sanırım. Etrafımda diziyi seyreden pek çok kimse kitabı da okumak istediğini söyledi. Ben de diziyi bitirdikten sonra kendi kitabımı raftan indirip önce son bölümü sonra ilk bölümleri okuyup, aradan bazı sayfalara tekrar göz atmaya başladım. Yeniden oluşan bu ilgim Füsun ile Kemal aşkından ziyade, 1970 ve 80ler İstanbul’undaki sosyokültürel hayata yönelikti.
Kitabın açılışında yer alan Orhan Pamuk’un kendi defterlerinden alıntıladığı not dikkatimi çekti: “Onlar yoksulluğun, para kazanmakla unutulacak bir suç olduğunu sanacak kadar masum insanlardı” (Celal Saik). Evet bu roman ne kadar tutkulu bir aşk hikayesi olsa da aynı zamanda yoksulluğun ve sınıf farkının hikayesi. Kemal’in yaşadığı zengin Nişantaş dünyası ile yoksul veya orta kesimin yaşadığı Fatih arasında salınan bir toplumsal eleştiri. Bu iki kesimin hem kendi iç dengeleri hem diğer kesime dair önyargı ve algılarının yanı sıra, dönemin getirdiği sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelere dair ‘toplumsal bir panorama’ (Pamuk’un kendi deyimiyle).
Dizi, kitapta bahsi geçen toplumsal olguları ele almak konusunda iyi bir iş çıkarıyor. Hilton’daki nişandan, Büyük Fuaye’deki yemeklerden, Evren’in darbe konuşmasına ve sokağa çıkma yasağına kadar birçok sahne izliyoruz. 1970ler ve 80lerde Yeşilçam sinema dünyasının dinamikleri, zengin kesimin sosyal yaşantısı, İstanbul’daki gazino, lokanta, tek kanallı televizyonun yaşam içindeki yerine göz atıyoruz.
Öte yandan özellikle son bölümlerde (yine Pamuk’un deyimiyle) dizide melodram ağır basıyor. Kemal’in çektiği acılara, Füsun’la yaşadıklarına ve sembolik görselliğe daha fazla yer veriliyor. Belki de böylesine tutkulu bir aşk hikayesinin bu şekilde evrilmesi bir dizi için daha doğru bir yoldur. Ama dizinin ağzımıza çaldığı bal sayesinde Pamuk’un sunduğu toplumsal panoramaya dair oluşan merakımız güçleniyor. Ve daha fazlası için kitaba geri dönüyoruz. Orta sınıfın yaşantısına ve davranış kalıplarına dair izlenimler, batıcı zengin kesime dair keskin gözlemler; her iki kesimin ortak değerleri ve alışkanlıkları romanda çok daha derinlemesine ele alınıyor. Örneğin bekaret konusu, tek kanallı televizyonun zengin yoksul tüm evlerdeki yeri, aile arası ilişkiler/ilişkisizlikler toplumun ortak meseleleri olarak öne çıkıyor.
Bu romanın aynı zamanda bir sınıfsal dışlanma hikayesi olduğunu da unutmayalım. Kemal’in kendi doğal çevresine dair zamanla sertleşen bakışı, bir Nişantaşlı olarak Füsun gibi ‘alt kesimden’ bir kadına âşık olması, Fatih’te bir otelde kalması kendi camiası tarafından aşağılanmasına ve dışlanmasına sebep oluyor. Arada kalmış bu karakterin her iki kesime dair neredeyse objektif diyebileceğimiz yalın gözlemleri sadece kitaptan edinebileceğimiz bir yelpaze.
Sayfalar arasında dolanırken aklıma gelen bir şeyi de paylaşayım; lisansüstü programındayken Prof. Şerif Mardin kendisinden aldığım Avrupa Aydınlanması dersinde ‘eksantrikler’ diye bir parantez açmıştı. Aydınlanmanın esasında eksantrik olarak tanımlanabilecek kişilerin, toplumun anlam veremediği bir saplantıyla bir konuya hayatlarını adayarak, gerçekleştirdikleri sayesinde mümkün olduğunu söylemişti. Ve Türkiye’de eksantrik insanlara karşı olan toleranssızlığa değinmişti. Kemal’in önce Füsun’a, sonra ona olan aşkına saplantısıyla müzeciliğe dönüşen tutkusu onu Nişantaşı’nın eksantrik kişisi haline getirmiş diye düşündüm. Kemal ne kadar ‘kötü bir karakter’ olsa da o dönemin yaşantısı içindeki yolculuğunun bizler için aydınlatıcı olduğunu söylemek yanlış olmaz…
Bu yazının başlığına gelince –yine Pamuk’un anlattıklarından yola çıkarak- sadece Masumiyet yazıp bırakmayı tercih ettim. Çünkü aslında belki de romanın en önemli teması bu; masumiyet nedir, herhangi bir insan tamamen masum olabilir mi? Söylenmeyen sözler, konuşulmayan konular, sorulmayan sorular ve dile getirilmedikçe korunan masumiyet. Kitabı (tekrar) okurken, her biri ilmek ilmek işlenmiş karakterlere daha yakından bakıp, bu konuyu düşünmeye devam edebiliriz.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.