Alzheimer Sosyal Yaşam MerkeziAlzheimer Sosyal Yaşam Merkezi
Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Süreçte toplumsallaşma, ne Zaman? Nasıl?

Süreçte toplumsallaşma, ne Zaman? Nasıl?

Sürecin Meclis ayağında geniş bir mutabakat oluştu ancak bunun toplumdaki karşılığı aynı seviyede değil. Toplumsallaşma, sürecin sonunda yapılacak bir iletişim faaliyeti değil, ayrılmaz bir parçasıdır. Bunun için toplum doğru zamanda bilgilendirilmeli, farklı kesimlerin kaygıları dinlenmeli ve herkes kendi mahallesinde siyasi risk almalıdır.

1 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına uzattığı el 22 Ekim ve 5 Kasım 2024 tarihli TBMM konuşmalarıyla açık bir davete dönüşmüş, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli cevap mahiyetindeki bildirisi, PKK’nın 12 Mayıs 2025 tarihli fesih kararı ve 11 Temmuz 2025 tarihli silah yakma seremonisiyle de gelişmeler bir sürece dönüşmüştü.

Süreç, taraflarca “çözüm değil, barış” yani örgütün feshi ve silahsızlandırılmasının sağlanması olarak tanımlanmış, çatışma çözümünde Türkiye’ye özgü bir model oluşturulduğu iddiası ise TBMM’de kurulan komisyon ve çıkarılan yasa ile mümkün olmuştur.   

Süreç hakkındaki eleştirilerin kahir ekseriyeti; toplumun doğru ve yeterli bilgilendirilmediği, sürece destek verenler kadar karşıt olanların veya endişeli kesimlerin bu sürece hatta karar alma mekanizmalarına katılımının yetersizliği üzerine olmuştur. Bu yazı, “toplumsallaşma ve süreç” tartışmalarına katkıda bulunmak amacıyla kaleme alınmıştır.

Sürecin atipikliği, yani kendine özgülüğü, tartışma konusu değildir. Çatışma çözümü süreçlerinin; çatışmanın kök sebeplerine, karakterine, çatışmanın bulunduğu aşamaya ve tarafların durumuna göre farklılık göstereceği izahtan varestedir.

İktidar mensuplarınca ısrarla vurgulanan “Türkiye Modeli” söyleminin rasyonelliği ayrı bir tartışma konusudur. Ancak, yürütülmekte olan sürecin iki ana karakteri kayda geçirilmelidir. Birinci özellik; taraflar, kalıcı barışı tesis edecek gündemi silahsızlanmanın ardına ve demokratik işleyişin doğasına bırakmakta mutabıktırlar. İkinci belirgin özellik ise sürecin oldukça kısıtlı kadrolarla yönetildiğidir. Cumhurbaşkanlığı, AK Parti, MHP ve MİT bir cenahta; diğer yanda DEM Parti, İmralı ve Kandil bulunmaktadır. Sürecin tamamına vaziyet eden aktör sayısı her bir taraf için iki elin parmaklarını geçmemektedir.

Bu iki tutumun, siyasi maliyeti minimalize etmek ve toplumun geniş kesimlerini rahatsız etmemek için tercih edildiği anlaşılıyor. Ancak bu kısıtlılığın; İmralı ziyareti, yasanın çıkartılması, İmralı’ya ziyaretçi trafiğinin çeşitlendirilmesi, eve dönüşler ve benzeri mevzuların topluma anlatılmasının yetersizliği nedeniyle süreç üzerinde baskıya dönüştüğü açıktır.

İmralı ve örgütle yürütülen çalışmaların mahremiyetini korumak, sürecin ihtiyaç duyduğu sıhhat şartlarından biri olabilir. Ancak herhangi bir mevzu, bir aşamada kamuoyuna mal olacak ise kamuoyunun bu fikre karşı itirazlarını azaltacak, desteğini artıracak anlatılara ihtiyaç var. Bunu da şu ana kadar MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli dışında yapan bir aktör yok.

TBMM Komisyonu

Sürecin toplumsallaşması yönündeki en önemli adımlardan biri TBMM’de kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu olmuştur.

Sürecin toplumun değişik kesimlerine resmen açılmasıyla ilgili ilk (ve şu ana kadar tek) fırsat Meclis’te kurulan Komisyon’du. Yeni Yol Grubu bu farkındalıkla, akademiden sivil topluma, uzmanlardan ailelere oldukça geniş ve çeşitli bir listeyi Meclis Başkanlığı’na dinleme ve çalışma tavsiyesi olarak sunmuştu. Diğer partilerin de önerileriyle ortaya oldukça güçlü ve çoğulcu bir öneri listesi çıkmıştı.  

Sürecin yalnızca siyasi aktörlerin ve kurum temsilcilerinin anlatıları üzerinden şekillenmemesi ve toplumun farklı kesimlerinin dinlenmesi gerekiyordu. Her kesimin, sürece ilişkin duygu, düşünce, kaygı ve beklentilerini ifade edebilmesi; alanda çalışan ve sahici birikime sahip sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin, akademisyenlerin, entelektüellerin ve en önemlisi bu meselenin doğrudan öznesi olan insanların görüşlerini ortaya koyabilmesi önemliydi.

Komisyon’un yaptığı dinlemeler çeşitlilik ve içerik açısından büyük ölçüde verimliydi. Yıllardır birbirine uzak duran çevrelerin aynı masada dinlenebilmesi başlı başına kıymetli bir deneyimdi. 137 kişiden sadece 3 konuşmacının sözü kesildi. (Barış Anneleri’nin Kürtçe konuşma talebi karşılanmamış, İTTİHAD Derneği Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Beşir Şimşek’in ve Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi Temsilcisi Feride Eralp’ın konuşmaları birer kez kesilmiştir).

Komisyon, 21 toplantıda farklı kesimlerden 137 kişiyi dinlemiş, 88 saat çalışarak 4 bin 199 sayfa tutanak oluşturmuştur.

Komisyon, 18 Şubat 2026 tarihinde yaptığı 21’inci toplantı ile 51 üyeden 47’sinin kabul, 2’sinin ret, 1’inin çekimser oyuyla Komisyon Raporu’nu kabul etmiştir. Ret ve çekimser oylar, yetersizlik yönündedir. Bu sonuç Meclis ayağında önemli bir ortaklaşmaya işaret etmekteydi.

Süreç Yasası

Raporun altıncı bölümündeki önerilerle uyumlu kanun teklifi, 7 Ağustos 2026 tarihinde Meclis Başkanlığı’na sunuldu. Adalet Komisyonu’nda 17 saati aşkın süren tartışmalar ve Genel Kurul görüşmelerinin ardından teklif, 10 Ağustos’ta 467 “evet” oyuyla kabul edildi.

7 siyasi parti grubundan 6’sı, 15 siyasi partiden 12’si kısmi veya tam evet oylarıyla yasayı destekledi. İç siyasetteki olağanüstü daralmaya rağmen ortaya çıkan geniş mutabakat ancak bu anakronik sorunun aşılmasına verilmiş bir destek ve fırsat olarak izah edilebilir.

Parlamentoda ortaya çıkan bu desteğin bir benzerinin aynı oranlarda toplumda da oluştuğunu söylemek mümkün değildir. Hatta toplumsal itirazlar, YENİ Parti vekillerinin yarıdan fazlasını, parti liderine rağmen “hayır” oyu kullanmaya sevk etmiştir.

Meclis’te oluşan mutabakatın toplumdaki karşılığının niçin aynı seviyede oluşmadığı, destek verenlerdeki güven oranının düşüklüğü, kaygı, itiraz ve soru işaretleri taşıyan kesimlerin iknası, sürece verilen sessiz desteğin aktif katılıma nasıl dönüştürüleceği başlıkları toplumsallaşma ile ilgili fotoğrafın ve sorunların birer parçasıdır.  

Yasa Meclis’ten Geçti, Şimdi Toplumla Ortaklaşma Zamanı

Toplumsallaşma, tek yönlü dinleme veya bilgilendirmeden ibaret değildir. Toplumun farklı kesimlerinin kendini sürecin içinde görebilmesi, kaygılarının ve beklentilerinin dikkate alındığını hissedebilmesi, sürece ilişkin sözünün değer taşıdığına inanması ve farklı görüşlerin bir masada buluşabilmesi gerekir. Anlatmak, dinlemek, anlamaya çalışmak, empati kurmak… Bariyerleri aşmanın tek yolu belki de budur.

Farklı kesimlere hitap eden, toplumun kılcal damarlarına inen anlatı eksikliğinin yanında önemli bir sorun da “kime ve ne” anlatıldığıdır. Tarafların yalnızca kendi tabanına konuştuğu, kendi seçmenini rahatlatmak için ezberlerini tekrarladığı bir iletişim biçimi toplumsallaşmayı sağlamayacaktır.

Meseleleri Konuşulabilir Kılmak

Böylesine uzun bir çatışma geçmişinin geride yaralar, kırgınlıklar, hatta kin ve öfke bıraktığı açıktır. Bu duygu hallerine endişe, kaygı ve kuşku eşlik edecektir. Bu negatif yüklenmelerin işaret ettiği tek bir hal vardır: Süreçle mesafelenme. Başta taraflar olmak üzere sürece katkı sunmak isteyen herkesin vazifesi meseleleri konuşulabilir kılmak, mesafeleri azaltmak ve ortadan kaldırmak olmalıdır.

Siyasetçiler ve taraflar için en konforlu tutum, kendi tabanının duygu dünyasını merkeze alan konuşmalardır. Oysa asıl maharet, kendi tabanının dışında kalan insanlara ulaşabilmek, onları anlayabilmek ve ikna edebilecek bir söylem geliştirebilmektir. Bunun için de aynı yüzleri, isimleri ve sözleri tekrar tekrar dolaşıma sokmak yerine farklı insanlara, fikirlere ve deneyimlere alan açmak gerekir.

Yeteri kadar bilgi içeren ve doğru kodlanmış bir anlatıyı takip edecek en önemli iş; birbirine benzemeyen insanların birbirini dinleyebileceği, birbirinin kaygısını anlayabileceği ve gerektiğinde birbirini ikna edebileceği bir zemin oluşturmaktır.

467 milletvekili “evet” derken, itirazları temsil eden siyasi ve toplumsal kesimlerin rızaları nasıl sağlanacak? Rıza üretilemese dahi itiraz, endişe ve kaygıları nasıl azaltılacak? Mesele, toplumun farklı kesimlerinin bu sürecin kendileri açısından ne anlama geldiğini anlayabilmesi, kaygılarının dikkate alındığını görebilmesi ve geleceğe ilişkin güven duygusunu yeniden tesis edebilmesidir. Sürecin başarıya ulaşması, sadece siyasetteki mutabakatla değil, toplumsal destek ve dönüşümle mümkündür.

Doğru Zamanda Yeterli Bilgi

“Yasa 467 oyla geçti” demek, siyasi açıdan önemli olmakla birlikte toplumsal ikna bakımından tek başına bir veri olmaz. 12 maddelik yasanın ne getirdiğini, ne getirmediğini, hangi güvenceleri içerdiğini, hangi sınırları çizdiğini ve bundan sonra hangi mekanizmaların devreye gireceğini toplumun bütün kesimlerine açık, anlaşılır ve ikna edici bir dille anlatmak gerekir.

Toplumsal fay hatlarının derin olduğu meseleler, mesafeli duranların kaygısını anlamayı ve o kaygıya makul bir cevap üretmeyi gerektirir.

Bu herkesin ortak sorumluluğu belki ama esas vazife taraflara yani Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’a ve İmralı-Kandil-DEM Parti’ye düşüyor.

Türkiye’nin geleceğini belirleyecek bu iradenin toplumdaki karşılığını güçlendirmek için vatandaşın sorularına açık ve net cevaplar bulabilmesi gerekir. Toplumsallaşma, sürecin sonunda yapılacak bir iletişim faaliyeti değil, sürecin ayrılmaz bir parçasıdır. Toplumun her aşamada bilgilendirilmesi ve sürecin nesnesi değil öznesi haline getirilmesi gerekir.

Toplum doğru zamanda ve yeterli derecede bilgilendirilmelidir. Aksi halde bilgi boşluğu; söylentiler, korkular ve siyasi manipülasyonlarla doldurulur.

Toplumsallaşma sadece siyasi partilerin veya hükümetin görevi de değildir. Sivil toplum kuruluşları, barolar, akademisyenler, kanaat önderleri, meslek örgütleri, medya ve barış için çaba gösteren bütün kesimler bu süreçte sorumluluk üstlenmelidir.

Farklı Görüşlerin Aynı Zeminde Konuşabilmesi

Toplumun farklı kesimlerinin süreci değerlendirebileceği, eleştirebileceği ve önerilerini dile getirebileceği kanallar açık tutulmalıdır.

Sürecin sınavı Batman’da, Diyarbakır’da, Van’da olduğu kadar Trabzon’da, Manisa’da, Eskişehir’de; şehit ailesinin evinde, üniversitenin kantininde, esnafın dükkânında verilecektir. Meselenin önemli bir muhatabı da terörü ve çatışmayı doğrudan yaşamış olan insanlardır; acının, kaybın ve güvensizliğin hafızası oralarda taşınmaktadır. Bu yüzden temaslar, tek merkezden yapılan açıklamalarla sınırlı kalmamalı; yerelde, yüz yüze, insanların endişelerini konuşabilecekleri bir temas biçimine dönüşmelidir. Soru sorulabilen, itiraz edilebilen ve cevap alınan her ortam, sürecin lehine çalışır. Toplumsallaşmanın hedefi herkesin aynı kanaate gelmesi değil, farklı kanaatlerin süreç içinde kendisini güvende hissetmesidir.

Riski Göze Almak: Bahçeli’nin Üstlendiği Yük, Cumhurbaşkanı’nın Mesafesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti geride kalan iki yılda süreci önce “devlet projesi” olarak tarif edip, sonra “Meclis’in sorumluluğuna” havale ederek adeta apolitikleştirdi. Cumhurbaşkanı, süreci kamuoyu önünde az sayıda ve sınırlı cümlelerle ifade etti. Konuya derinlemesine girmekten kaçındı ve anlatma yükünü büyük ölçüde Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’ye bıraktı. Bahçeli’nin söylemlerine, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Partililerce itiraz edilmedi ama söylemlerin icraya da geçirilmemesi başka bir tartışmanın konusu oldu. Oysa bu ölçekte bir süreçte toplumsallaşmanın ilk sorumlusu, ülkeyi yöneten iradedir. Süreci yürütmek için gerekli talimatları vermek şüphesiz aynı zamanda bir iradeyi ortaya koymaktır. Ancak yeterli anlatım yapılmadığında, kritik kararlar veya adımlar istenen desteği bulamaz.

Sayın Bahçeli, bu yükü büyük ölçüde tek başına taşıdı ve sürecin toplumsallaşması için ciddi bir çaba sarf etti. Kürt sokağında başlangıçta şaşkınlıkla karşılanan çıkışları, istikrarlı söylemi sayesinde gözle görülür bir ilginin odağı oldu.

Sayın Bahçeli’nin bu süreçte başardığı en önemli husus şudur: Kendi tabanından, kutbundan gelebilecek tepkileri ve itirazları göze alarak karşı tarafa seslendi. Öcalan’dan kayyımlara, fesih kongresinin gecikmesinden yasanın çıkartılmasına kadar söylenmesi cesaret isteyen başlıkları anlatarak/savunarak sürecin güven ve kredi sağlayıcısı oldu. Bu, siyaseten bedeli olan bir tutumdur ve bedeli göze alınmadan sürecin ilerlemeyeceğini, toplumsallaşmanın mümkün olmayacağını göstermesi bakımından öğreticidir.

Durum tespiti için sorulabilecek bir soru da şudur: Devlet Bahçeli’nin Kürtlerde, hatta örgüt çevrelerinde yarattığı güven ve krediyi karşı tarafta yaratabilmiş ikinci bir aktörden bahsedilebilir mi? Cevap maalesef hayırdır. Bu soruya Cumhur İttifakı’ndan ve İmralı-DEM-Kandil hattından birkaç isimle olumlu cevap verilebilmiş olsaydı, bugün toplumsal hissiyatta çok farklı bir yerde olunabilirdi.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, aynı riski herkesin kendi mahallesinde göze almasıdır. Toplumsal barış, herkesin kendi tabanına duymak istediğini söylemesiyle değil, sürecin ihtiyaçlarını anlatmasıyla kurulur.

Bir Eşikteyiz

Toplumsal desteğin güçlenmesi bazı temel kriterler gerektirir. Bunun ilk şartı doğru bilgilendirmedir: Sürecin hangi aşamada olduğu, hangi adımın ne zaman atılacağı ve neyin gerçekleştiği konusunda kamuoyu düzenli biçimde bilgilendirilmelidir. Bilgi talebi süreci zora sokacak aleniyet talebi değildir. Açık bilgi paylaşımı ve mahremiyet arasındaki denge çok kolay kurulabilir. Kriterlerden ikincisi öngörülebilirliktir: Kamuoyu gelişmelere ve atılacak adımlara psikolojik olarak hazırlanmalıdır. Üçüncüsü, sürecin demokratikleşmeyle birlikte yürümesidir; hukuk devleti, ifade özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı alanında atılacak adımlar bu süreci güçlendirecek ve kalıcı kılacaktır. Dördüncüsü, onarıcı adalet çalışmalarıdır. Acıların ve mağduriyetlerin tanındığı, kayıpların görmezden gelinmediği, hafızanın inkâr edilmediği bir dil ve yaklaşım karşılık bulur. Beşincisi ise süreklilik ve sabırdır; dünya örneklerinde olduğu gibi, toplumsal ikna aylara ve yıllara yayılan bir emekle sağlanır.

Mevcut durumda bir eşikteyiz. Meclis üzerine düşeni yaptı; sıra toplumdadır. Bu sürecin başarılı olmasını isteyen herkesin -iktidarıyla muhalefetiyle, sivil toplumuyla, medyasıyla, kanaat önderleriyle- üzerine düşeni yapması gerekiyor. Kimse bu meseleyi bir başkasının cesaretine havale ederek sonuç alamaz. Türkiye’nin kırk yılını alan bir meselenin çözümü bu ülkede yaşayan insanların birbirine yeniden güvenmesi, hemhal olması ve gelecek hedefinde ortaklaşmasıyla tamamlanacaktır.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın