Ana SayfaGÜNÜN YAZILARITarih tekerrür eder mi?

Tarih tekerrür eder mi?

Batı cephesinde yeni bir şey yok. Geride bıraktığımızı sandığımız tarihin bizi yüz yıl sonra benzer bir tercihle karşı karşıya bıraktığını görmek can sıkıcı. Haksızlık etmemek için bu noktada bir izaha gerek var: DEVA ve Gelecek partileri, içinden geldikleri siyasi gelenek itibarıyla, partnerlerinden farklı olarak ittihatçı zihniyetten değiller. Ama onların varlığı bu koalisyonun niteliğini değiştirmeye yetmiyor. Unutmamak gerek ki geçen yüzyılın başındaki ittifak da sadece ittihatçılardan oluşmuyordu.

Geçen yüzyılın başında pek çok Osmanlı vatandaşının, bürokrat ve siyasetçisinin tek bir hedefi vardı: Meşrutiyetin yeniden ilan edilmesi. Ve onlara göre sorunların çözümünün önünde tek bir engel vardı: Sultan Abdülhamit.

Merkeziyetçilerin de ademi-merkeziyetçilerin de demokratların da dikta özlemcilerinin de İslami düşünceden aydınların da din karşıtlarının da devleti ele geçirme veya devlet kurma hayali içindeki Türk, Arnavut ve Ermeni milliyetçilerinin de hedefi aynıydı.

Muhalifler arasındaki dayanışma da göz doldurucuydu. Örneğin İttihat Terakki Partisi, Doğu Anadolu’da örgütlenirken Ermenilerin Taşnak Partisinin desteğini almış; Kürtlerin büyük çoğunluğu uzak dursa da “Kürdistan gazetesi, İttihad ve Terakki’nin yayın organlarından olan Osmanlı ile birlikte aynı amaç uğruna yayınlarda bulunmuştu.”[1]

Recai Galip Okandan, Amme Hukukumuzun Ana Hatları eserinde bu ilginç koalisyonu ve amaçlarını şöyle tanımlar:

Abdülhamit II’nin idare tarzına muhalefet eden ve İstibdadı yıkmak gayesiyle çalışan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti, Teşebbüsü Şahsi ve Ademi Merkeziyet Cemiyeti, Ahd-i Osmani Cemiyeti, Ermeni Heyet-i İhtilal Müttefikası, Mısır Cemiyet-i İsrailiyesi gibi muhtelif teşekküller, 1907 senesi Aralık ayının sonlarına doğru genel bir kongre aktederek … ‘bu kadar felaketlere sebebiyet veren usül-i idare’nin ‘derhal ve her ne vasıta ile olursa olsun’ yıkılması lüzumunu ilan eylemiştir.

Sultan Ab­dül­ha­mid’i “derhal ve her ne vasıta ile olursa olsun” devirmeyi kur­tu­lu­şun ga­ran­ti­si ola­rak gören bir ku­şak­tı o. Bu yüzden de aralarındaki farkları ihmal edebilmişlerdi. Romantikler Meşrutiyet ilan etmenin bütün sorunları çözeceğini düşünürken, her kesimden siyasetin kurtları, Sultanı devreden çıkardıklarında kendi tasarılarını uygulamak için girecekleri kavgaya hazırlanıyorlardı.

Hürriyet, adalet ve demokrasi isteyen ortalama bir Osmanlı’nın istibdada karşı çıkması ve meşrutiyeti savunması elbette doğruydu. Ama ortada bu mücadeleyi tu­tar­lı bir ah­la­ki mutabakata ve prog­ra­ma dayalı olarak yürütecek bir siyasi irade yokken soyut ilkelerin bunu sağlayacağına güvenmekle ve kurtların ardından gitmekle hata etmişlerdi.

İttihat Terakki’den de onunla zıt amaçlara ama aynı zihniyete sahip diğer radikallerden de hürriyet beklemek hataydı. Makul demokratlar etkili olamadı. 1908 Devrimi korunamadı. Kısa zamanda iktidarı ele geçiren İttihatçılar, eski istibdat dönemini mumla aratacak bir baskı ortamı oluşturdular. Gazetecileri öldürdüler, muhalefeti susturdular ve şikâyet edilen yolsuzluklardan çok daha fazlasını yaptılar. Orada da kalmadı. 1914’te ülkeyi dünya savaşına soktular, 1915’te Tehcir kararı aldılar. Sonuç savaş, felaket ve yıkımdı.

Günün sonunda, İttihatçıların ileri gelenleri, arkalarında yenilmiş ve teslim olmuş bir ülke bırakıp İstanbul’u terk ederken “Efendiler nereye?” diye soruyordu Refik Halit Karay, 3 Kasım 1918 tarihli yazısında. Hesabı ödemeden çekip gidenlere sesleniyordu. Ve can sıkıcı bir kehanette bulunuyordu: “Bizde bu ölü kan, sizde o yaman surat olduktan sonra bir gün olur yine gelirsiniz.”

Refik Halit haklıydı. Sonraki tarih, giderken zihniyetlerini burada bıraktıklarını gösterecekti…

“Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet”

Türkiye yeni bir seçime giderken ortaya çıkan tablo ister istemez bu hafızayı yeniden gündeme getiriyor. Bazıları bunun geçmişte kaldığını söylerken, bazıları aynı bölünmenin yeni aktörlerle olduğu gibi yeniden karşımıza çıktığını düşünüyor.

Elbette her dönemin kendine özgü koşulları, gündemi ve tartışmaları var. Bu yüzden de bizler tam “Canım ne alakası var, şimdi koşullar çok farklı, Abdülhamit de İttihatçılar da geride kaldı”ya ikna olacakken, bizzat kendileri bizi uyararak “Hayır biz tam da oyuz” diyorlar. Böylece iktidara kızıp onların değiştiğine inanmaya hazır durumdaki pek çok demokrata sığınacak bir gerekçe de bırakmıyorlar.

Örneğin Meral Akşener doğrudan yüz yıl önceki o ayrışmanın sloganını, “kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet”i kullanıyor. “Bu istibdat sistemine, rejimine karşı tekleşmeye tek adamlığa doğru giden bir sisteme karşı bir başkaldırı. Buranın öznesi eğer Abdülhamid ise bugünün öznesi Recep Tayyip Erdoğan’dır” diyor. “Neyse, tek adamlığa karşıymış, o kısmını benzetiyormuş, demek ki sorun yok” diyecek oluyoruz ama bundan ibaret olmadığını anlıyoruz sözlerinin devamında. İttihat ve Terakki’ye sahip çıktığı suçlamasına da “bir beis mi varmış?” cevabını veriyor.

Ne beis olsun? Aksine bu açık sözlülüğü kutlamak gerek. Hiç değilse altılı masanın iki ana bileşeninin, CHP ve İYİ Partinin çok önemli bir konuda uyumlu olduğunu gösteriyor bu ifadeler. İttifakın başkan adayı Kılıçdaroğlu da dünyanın en savunmasız insanlarının, mülteci çocuğun hayatını kabusa çevirme pahasına 10 yıl boyunca istikrarlı biçimde nefret yaydı, şimdi de yüz yıl sonra yeni bir tehcir vadediyor. Sivil-asker ilişkilerini yeniden bozmayı göze alarak, sınırdaki askeri itaatsizliğe, üstlerinin emrini dinlememeye teşvik ederken tam da o İttihatçı geleneğin içinden konuşuyor.

Anlıyorsunuz ki Batı cephesinde yeni bir şey yok. Geride bıraktığımızı sandığımız tarihin bizi yüz yıl sonra benzer bir tercihle karşı karşıya bıraktığını görmek can sıkıcı.

Haksızlık etmemek için bu noktada bir izaha gerek var: DEVA ve Gelecek partileri, içinden geldikleri siyasi gelenek itibarıyla, partnerlerinden farklı olarak ittihatçı zihniyetten değiller. Ama onların varlığı bu koalisyonun niteliğini değiştirmeye yetmiyor. Unutmamak gerek ki geçen yüzyılın başındaki ittifak da sadece ittihatçılardan oluşmuyordu.

Tarihin tekerrür etmemesi için…

İstibdada haklı olarak tepkili olan, Meşrutiyeti haklı olarak talep eden ama sonrasını hesap edemeyip otoriter bir yönetimden kaçmaya çalışırken kendisini hiçbir değerle sınırlı görmeyen totaliter İttihatçı zihniyetin elinde bulan yüz yıl öncesinin demokratlarını suçlamak haklı olmayabilir. Çünkü onların önünde bakıp ibret alabilecek bir tarih yoktu.

Bugün geçmiş ve güncel hafıza, Türkiye’deki makul seçmene değişene ve değişmeyene ilişkin bir perspektif veriyor.

Ama siyasette oy davranışı çok sayıda faktörün bir bileşkesi olarak ortaya çıkıyor ve bugün siyahla beyazın iç içe geçtiği bir tabloda tek belirleyici olan bu perspektif veya hafıza değil. Artık 2002’de veya 2012’de değiliz ve demokrat tabanın iktidardan haklı olarak şikayetçi olduğu pek çok husus var. Böyle bir ortamda Altılı Masanın sergilediği görüntü ona yağmurdan kaçarken doluya tutulma ihtimalini güçlü bir biçimde hissettirirse veya iktidarın seçimden sonra hatalarıyla yüzleşip sorunları çözeceğine dair ikna edici bir kanaate ulaşırsa, tarihi tecrübe ve siyasi hafıza daha güçlü biçimde onun arkasında durur.

Türkiye siyasi tarihi, demokrasi, adalet ve özgürlük adına en köklü açılımların DP, Özal ANAP’ı ve AK Parti’nin içinde yer aldığı siyasi gelenekten geldiğini gösteriyor. Bu da o geleneğe, doğruyu yanlıştan ayırarak seçmenin önüne seçenekleri net olarak koyma ödevi yüklüyor.

“Türk sağı demokratikleşmedeki tarihi sorumluluğunu hatırlamalı ve yeniden üstlenmelidir” diyordu Kazım Berzeg, bundan yaklaşık 40 yıl önce. Bu bakımdan seçimin sonucu ne olursa olsun, Türkiye’de demokrat sağ geleneğin kendisine çeki düzen vermesi gerek. Aksi halde doğrularla yanlışlar birbirine karışıyor. Eski çıkmaz sokaklar ve yanlış yollar da böyle zamanlarda bir alternatif olarak gündeme geliyor.


[1] Sonrası, Kürt kelimesine dahi tahammül edilmeyip, Kürt Meşrutiyet Mektebi’nin kapatıldığını görmek olacaktı. Bkz. Bahattin Demir, “Kürd Meşrutiyet Mektebi,” Toplumsal Tarih, 200, Ağustos 2010, s. 72.

- Advertisment -