TTT: Bir özet

Türk Tarih Tezi’nin temelinde bir ulusu ve o ulusa dayalı milli bir devleti inşa etmek, özgüven (itimad-ı nefs) tesisinde bulunmak, Türklerin “medeni ve ileri (müterakki)” Avrupa ırklarından biri hatta siyahi, sarı, beyaz, kızıl fark etmeksizin tüm insanlığın, tüm ırkların atası olduğunu ileri sürerek uluslararası arenada ona itibar kazandırmak ve İslamiyet’ten koparmak gibi etmenler bulunur.

TTT nedir?

Bizzat M. Kemal Paşa [Atatürk][1] tarafından ortaya konulan TTT yani Türk Tarih Tezi (ve onun işlevselliğini arttıran Güneş Dil Teorisi) başarısız bir girişim (teşebbüs) ve bazı çevreler için de “gülünç”[2] bir icad tarihtir (invented history).

Tarihçesi?

1930 yılında tarihten ya hiç anlamayan ya da anlasalar da çok zayıf tarihçiler olan Afet Hanım [İnan], Tevfik Bey [Bıyıklıoğlu], Samih Rıfat, Yusuf Akçura, Reşid Galib, Hasan Cemil [Çambel], Sadri Maksudi [Arsal], Şemseddin Bey [Günaltay], Vasıf Bey [Çınar] ve Yusuf Ziya [Özer] “Batılı yazarlar tarafından yazılmamış” Türk tarihini araştırmaya emirle (direktifle) başlarlar. Neticede altı yüz altı sayfalık Türk Tarihinin Ana Hatları adlı “dev” eseri kaleme alırlar. Eser bir derlemedir. Toplam yüz adet bastırılır. Ülke çapında önde gelen bilim insanlarına dağıtılarak incelemeleri istenir. Akabinde yapılan değerlendirmeler ve düzeltmelerle 1931 yılında bu sefer Türk Tarihinin Ana Çizgileri – Giriş Bölümü isimli kitap kaleme alınır. Bu kitap akabinde dört cild olur. Otuz bin basılır. Tüm yurtta dağıtılır.

Böylelikle Türk Tarih Tezi bu kitapla olgun bir hale getirilmiş olur. 02-11 Temmuz 1932 tarihleri arasında da Ankara’da tertiplenen I. Türk Tarih Kongresi’nde tez dünya ilim camiasına takdim edilir ve “tartışmaya” açılır. Ama tam tartışma olacakken kongre hızlıca kapatılır. 1931-41 yılları arasında da liselerde tarih kitabı olarak okutulur.[3]

Tezin esası nedir?

Tezin temelinde bir ulusu ve o ulusa dayalı milli bir devleti inşa etmek, özgüven (itimad-ı nefs) tesisinde bulunmak, Türklerin “medeni ve ileri (müterakki)” Avrupa ırklarından[4] biri hatta siyahi, sarı, beyaz, kızıl fark etmeksizin tüm insanlığın, tüm ırkların atası[5] olduğunu ileri sürerek uluslararası arenada ona itibar kazandırmak ve İslamiyet’ten koparmak gibi etmenler bulunur.

Yukarıdaki iki fotografta kitap kapaklarını görüyoruz. Ben bu kitapları, ‘önüne kattığını süpürüp bir kenara atan Türk Tarih Tezi’nin güçlü selinde’ dinin de sürüklenip kaybolmaması için verilen çabaların bir sonucu olarak yazıldığını düşünüyorum. Yani yazarlarınca san ki Hz. Muhammed’i Türk yapılabilirsek en azından onun getirdiği dini de bir kenara atılmaktan kurtarabiliriz gibi düşünülmüş olabilir! Daha geniş yorum siz okuyucularımındır!

TTT neden başarısız oldu?

Başarısızlığının temelinde bence tezin bilimsel dayanak (mesned) ve yöntemlere (usullere) yeterince önem verilmeden imal ve icad edilmiş olması yatıyor. Çün ki tek başına “icad tarih” olması bir tezin başarısız olmasının sebebi değildir. Nitekim Ortaçağ, Feodalite ve Aydınlanma gibi isimlendirilen tarihler de birer icaddırlar. Ancak bunların aksine hiçbir ciddi tarihçinin Türk Tarih Tezi’ni destekleyecek ve onu kuvvetlendirecek alt tarih (eventus) çalışmaları yapmamış olması da tezin raf ömrünün kısa olmasına sebep olmuştur. Neticede bence esas bu son sebep yüzünden Türk Tarih Tezi bir vakıa (factum) haline gelememiştir. Ayrıca ırk kuramına dayalı tezlerin II. Dünya Savaşı sonrası büyük oranda terk edilmesi de başarısızlığındaki önemli diğer bir amildir (etmen).

Farazi (spekülatif) bir soru:

Eğer tarihçiliğin teknik ve yöntem kısımlarını hakkıyla bilen tarihçiler (o günlerde bunlardan Türkiye’de ne kadar vardı tartışması da ayrıca yapılmalıdır!) bu tezi öyle veya böyle desteklemiş ve/veya Türk ve/ya uluslararası iktidar odakları, sayıları az da olsa bu yetkin tarihçileri “güzellikle/parayla/makam/mevkiyle” ikna edebilmiş ve arkalarına alabilmiş olsalardı[6] bu tez daha uzun zaman raflarda kalır mıydı?

Farazi de olsa bu sorunun aklıma geliyor olmasının sebebi 1937’deki II. Türk Tarih Kongresi’ne bu tezi tartışmak üzere -ırkçı/faşist ve kafatasçı ideolojinin pençesine düşmüş ülkelerden- gelen “itibarlı” birçok tarihçinin varlığı ve onların verdiği tebliğler ve yaptıkları tartışmalardır. İnanmayan bu kongrenin basılan tam metnine ulaşıp bakabilirler. Sağlamasını yapabilirler.

Kıssadan hisse!

İşin asıl üzücü tarafı, o gün olduğu gibi bugün de birçok ülkede tarihçi özerkliğinin önce rejime yamanmış/inanmış diğer “tarihçi”lerce sonra da rejim tarafından ağır şekilde zedelenmeye ve ezilmeye devam edilmesidir.


[1] TTT ortaya atıldığı vakit henüz soyadları olmadığı için sonradan alınacak olan soyisimler köşeli parantez içinde belirtilir.

[2] Ben kesinlikle gülünç bulmuyorum!

[3] 1980’li yıllarda bile Türk Tarih Tezi’nin izlerini müfredatta görmek mümkündü.

[4] Bu devirde Avrupa’da Fransızlar ayrı bir ırk, İspanyollar ayrı bir ırk vb. kabul edilirdi.

[5] Zamane “münevver”lerden en ilginci bence dinler tarihi profesörü Ali Hilmi Ömer Budda Bey’dir (1894-1952). Budda Bey, Budizmin kurucusu Buda’nın Saka Türklerinden, Sümerlerin tamamının Türklerden, Çin tarihi ve medeniyetinin kurucularının da Türkler olduğunu iddia ederdi. Hatta Taoizm’in kurucusu ve Tao-te-king adlı kutsal kitabın müellifi Lao-tsu için de bir Türk’tür derdi. Hilmi Ömer Budda, Dinler Tarihi, İstanbul: Dün ve Yarın Tercüme Külliyatı, 1935: 222; İsmail Hakkı Baltacıoğlu, “A. Hilmi Ömer Budda ile Görüştüm II”, Yeni Adam, 1943, 459; İsmail Hakkı Baltacıoğlu, “A. Hilmi Ömer Budda ile Görüştüm III”, Yeni Adam, 1943, 460. Hilmi Ömer Budda, Çinlilerin Dini, Başvekâlet Müdevvenat Matbaası, 1934.

[6] Bırakın arkalarına almayı Türkiye’deki iktidar, itiraz ederek ya da lakayt kalarak bu tezi desteklemeyenleri feci şekillerde cezalandırır: Ahmed Refik [Altınay] ve Zeki Velidi [Togan] tarihçilik mesleğinin haysiyetini siyasi iktidarın taarruzlarına karşı korumak için teze karşı gelme gafletinde bulunduklarından önce uzun süre hakaretlere maruz kalırlar, sonra da rejim tarafından kara listeye alınırlar. İlerleyen yıllarda da maddi-manevi türlü imkânsızlıklara mahkûm edilirler. Zeki Velidi mesela mecburen ülkeyi terk eder. Ama az bilinse de sonra zor şartlara dayanamayınca bir mektupla Atatürk’e müracaat eder yalvarır tarzda afvını talep eder. Ama Atatürk için iş işten geçmiştir. İleride bununla ilgili bir kitap yayımlama hedefim var.

Burada en ilginç kişi bence Fuad Köprülü’dür. Zeki Velidi ile Ankara’ya gittiklerinde bu teze karşı çıkacakları hususunda anlaşmış olmalarına rağmen Velidi I. Türk Tarih Kongresi’nde müşterek kararlaştırdıkları itirazı dile getirdiğinde Köprülü susmuş, sesini çıkarmamış ve ortağını yalnız bırakmıştır. Ortağının sitemkar suali üzerine de ‘Ne yapayım ben kaplumbağa değilim!’ diyerek makam, mevki ikbalinde ve maddi ihtiyaç içinde olduğunu ima etmiştir. Köprülü’nün bu iktidara göre tavır alan, yelken açan yönünün aydınlatılması lazımdır!.. Zira tarihçilikle ilgili ilk ve son manevrası bu değildir: Atatürk’ün ölümünden hemen sonra 1940 yılında destek verdiği ve bizzat katkıda bulunduğu Türk Tarih Tezi’ne karşı çıkmaya ve onu romantik nasyonalizmin bir ürünü olarak tazyif etmeye (zayıflatmaya) başlamıştır. Hem Atatürk döneminde hem de sonrasında iktidara oynayarak nasıl ödüllendirildiğinin araştırılmasını meraklı okuyucularımın gayretine bırakıyorum.

Teze lakayt kalan İstanbul’daki Darülfünun hocaları da ceza olarak başlatılan Üniversite Islahatı ile tırpanlanmışlar ve koskoca Darülfünun da bu konuda işe yaramadığı gerekçesiyle 1933’te kapatılmıştır. Akabinde Atatürk (artık Atatürk diyebiliriz. Çün ki 1934 yılında Soyadı Kanunu çıkarılmıştır.) Afet İnan ve Hasan Cemil Çambel’e yeni bir araştırma programı dikte (zamanın tabiri budur) eder: Geçmiş zaman mevzularında doğru dürüst tedkikat yapacak bilim adamlarının (o zamanlar eşitlik hassasiyeti bugünki kadar olmadığı için bilim adamı denirdi, bilim insanı değil!) yetiştirilmesi maksadıyla ‘1935 yılında Dil Tarih Coğrafya Fakültesi kurulacak’ der!