Türk’ün Türk’e propagandası

Kamuoyu tartışmalı dış politika konularındaki bütün tezlerimizin doğruluğuna ve bunların hukuken de geçerli olduğuna inandırıldığı takdirde ilgili sorunların çözüme ulaşması da o ölçüde zorlaşır. Bir uzlaşma arayışını izah etmek güçleşir. Israr ve sebatla gündemde tutulan tezlerden geri dönülmeye kalkılırsa bu kamuoyuna nasıl izah edilir? Karşı taraf da kendi tezinde ısrar ettiği takdirde orta yol nasıl bulunabilir? Bulunmazsa sorun nasıl çözülür?

Geçen ay uzun bir rahatsızlıktan sonra kaybettiğimiz Dışişleri eski Bakanı ve sevgili amirim İlter Türkmen’in en büyük özelliğinin belki de sağduyu olduğunu 11 Temmuz’da yayınlanan yazımda belirtmiştim. 1999-2008 yılları arasında büyük bir gazetede yayınlanan yazılarını tekrar okurken bu özelliğinin orada da nasıl açık bir şekilde temayüz ettiğini düşünüyorum hep.  Bugünleri de yorumlayacak konumda olsaydı acaba ne derdi diye de kendi kendime soruyorum. Zira sağduyu her alanda olduğu gibi dış ilişkilerde de yerini “Türk’ün Türk’e” propagandasına bıraktı.

Diplomasi için “Olabilirin sanatı” tanımlaması kullanılır epeydir. Bunun anlamı ise gayet basit. Uzlaşma olmadan herhangi bir sorunu çözmek mümkün değil. Aksine karşı tarafın da görüşleri olduğunu ve onları dikkate almadan bir yere varılamayacağını anlamak diplomasi sanatının temelinde yatmaktadır. Bu demek oluyor ki orta yolu ve dengeyi bulmak işin esasıdır.

Ancak özellikle son 40-50 yıldır ülkemizde uzlaşı bir zaaf olarak görülmeye başladı. Dış politikanın hangi alanı, hangi dosyası olursa olsun, talepler en üst noktadan dile getirilecek, orta yol arayışı tamamen reddedilecek, görüşlerimiz karşı tarafa hiçbir esnekliğe tahammül edilmeksizin kabul ettirilmeye çalışılacak. Oysa böyle bir durumu ancak kaybedilen savaşlardan sonra yenilen taraf kayıtsız şartsız teslim olduğunda görüyoruz. Bunun örnekleri pek azdır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra Almanya, İkinci Dünya Savaşından sonra Japonya gösterilebilir.

Neticede nerede ise bütün siyasi partilerdeki hâkim görüş dış politika söz konusu olduğunda zaaf işareti olarak görülen uzlaşma ve sağduyudan uzaklaşmaktır.  Bunu özellikle Yunanistan ve Kıbrıs bahislerinde görüyoruz.

Bununla birlikte bundan on yıl kadar önce Ahmet Davutoğlu tarafından ortaya atılan komşularla sıfır sorun politikası da farklı bir arayışın akademik kökenli şekli olarak tarif edilebilir. Yararlı bir slogan olarak ortaya atılan bu fikrin gerçekleşmesi ancak sorunların çözüm sorumluluğunun bir tarafa yani Türkiye’ye yüklenmesiyle mümkün olabilirdi. Uluslararası sorunların eşyanın tabiatı gereği birden fazla tarafı olduğuna göre ülkemizin taraf olduğu tüm sorunların sıfırlanması ancak iddialarımızdan tamamen vazgeçmekle mümkün olabilirdi. Böyle bir şeyin olamayacağı konuya kafa yormuş herkes tarafından bilindiği için sıfır sorun doktrini istihza ile karşılanmış ve pratik hiçbir uygulaması olmadığı için kısa zamanda tarihin çöplüğünde hak ettiği yeri bulmuştur.

Sıfır sorun doktrininin sırf sorun şekline dönüşmesi içeride olduğu gibi dışarıda da esneklik ve uzlaşma arayışlarının terk edilerek maksimalist taleplere yer verilmesiyle oldu. Aslında bu yeni bir şey değildi. Yukarıda da belirttiğim gibi uzunca bir süreden beri ülkemizi yönetenler hangi partiden ve hangi siyasi akımdan olurlarsa olsunlar uzlaşı kültüründen yoksun insanlardan oluşmuştur.

İşin ilginç tarafı hangi sorun olursa olsun kullanılan söylemde “uluslararası hukuktan doğan haklarımız” savına ağırlıklı olarak yer verilmesidir. Suriye ve Irak’taki sınır aşırı harekatlar veya Kıbrıs ve Yunanistan’la sorunlar olsun, taleplerimizin uluslararası hukuktan doğan haklarımıza dayandırıldıkları dermeyan edilmektedir.  Tabii karşı taraf da kendi tezinin aynı şekilde uluslararası hukuka dayandığını öne sürdüğünde sıkıntılı bir durum ortaya çıkmaktadır. İki taraf da haklı olamayacağına göre uluslararası hukukun kimden yana olduğu nasıl anlaşılacak?

Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne (AB) katılma müzakerelerini yürüttüğü 1995 sonrası yıllarda, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşmalarına göre Türkiye ile Yunanistan’ın birlikte üyesi olmadığı uluslararası kuruluşlara adanın giremeyeceği ve dolayısıyla AB’ye alınmaması gerektiği tezini geliştirmiştik. Bunun için de çok meşhur bir İngiliz hukukçuya külliyatlı miktarda para vererek bir kitap yazdırmıştık. Tezimize karşılık, AB Komisyonu yetkilileri Birliğin Kıbrıs Cumhuriyeti kuruluş anlaşmalarında öngörülen cinsten bir uluslararası teşkilat olmadığını, arzu edersek bu konuda tarafsız bir mahkemeden görüş isteyebileceğimizi söylüyordu. Bu öneriyi naklettiğim üst makamlar mahkemeye gittiğimiz takdirde görüşümüzün reddedileceğinden emin olduklarını, bu nedenle bunu yapmanın anlam ifade etmeyeceğini söylemişlerdi.  Mahkeme önünde savunulamayacak bir tezin uluslararası hukuka nasıl uygun olabileceğine ilişkin sorum yanıtsız kalmıştı.

Nitekim bu tezimiz batıl kalmış, İngiliz hukukçuya verdiğimiz külliyatlı paralar boşa harcanmış, Kıbrıs adası da 2004 yılında AB’ye üye olmuştu. Ancak o tarihlerde ve daha sonra Adanın AB üyesi olmasının uluslararası hukuka aykırı olduğu görüşü kamuoyu nezdinde bol bol işlenmişti. İnananlar belki çıkmıştır. Buna karşılık Kıbrıs AB’ye üye olduktan birkaç yıl sonra AB nezdinde Büyükelçi olduğum sırada Brüksel’deki Daimî Temsilcilik ofisini taşırken İngiliz hukukçunun hazırladığı ve “Kıbrıs AB’ye neden üye olmamalı” adlı kitaptan depoda bol miktarda çıkmıştı. Hatıra olsun diye birkaç tanesini ayırdıktan sonra kalanı çöpe gitmişti. Devletin parasının bu kitap sipariş edilirken çok iyi harcandığını iddia etmek mümkün değildir. 

Ancak bu tecrübeye rağmen uluslararası hukukun arkasına saklanma iddiamızdan vazgeçmediğimiz yukarıda verdiğim örneklerden de görülmektedir. Bunlar da bilhassa kamuoyu nezdinde sık sık dile getiriliyor. Denebilir ki sağduyudan uzaklaştıkça kamuoyuna gerçek durumlarla pek ilgisi olmayan masallar anlatmaya ağırlık verilmiştir. Son zamanlarda özellikle Doğu Akdeniz ve Yunanistan’la ilişkilerde hak iddialarımızın hukuka dayandığı tezi sık sık tekrarlanmakta, karşı tarafın da aksi tezleri olduğu hususu ise görmezden gelinmektedir. Oysa yukarıda da belirttiğim gibi her sorunun en az iki tarafı, her tezin bir antitezi mevcuttur. Ancak kamuoyuna servis edilen bilgilerde bu gerçeğe yer verilmemekte, bizim tezlerimizin kabul edilmesinin hukukun gereği olduğuna dair ısrarlı bir tavır sürdürülmektedir. Aynı şeyi devamlı tekrar ettiğiniz takdirde onun doğru olduğuna herkesin inanacağı ümidiyle hareket ediliyordur belki. Bu dışarıda geçerli değilse dahi, en azından içeride sonuç veriyor. Türk’ün Türk’e propagandası muhakkak ki etkili oluyor. Hele karşı tezlere yer verilmediği ortamda.

Sürdürülen bu politikaların tabii ki birçok sakıncası var. Ancak en önemlisi yanlış beklentiler uyandırmaktır. Kamuoyu tezlerimizin doğruluğuna ve bunların hukuken de geçerli olduğuna inandırıldığı takdirde ilgili sorunların çözüme ulaşması da o ölçüde zorlaşır. Bir uzlaşma arayışını izah etmek güçleşir. Israr ve sebatla gündemde tutulan tezlerden geri dönülmeye kalkılırsa bu kamuoyuna nasıl izah edilir? Karşı taraf da kendi tezinde ısrar ettiği takdirde orta yol nasıl bulunabilir? Bulunmazsa sorun nasıl çözülür?

Bu dilemmalara cevap verilemediği için Türkiye’nin komşularıyla karşılaştığı sorunların hiçbirine çözüm bulmak mümkün olmuyor işte. Ege, Kıbrıs, Doğu Akdeniz sorunlarının hepsi yıllardır çözüm bekliyor, sayıları azalacağına artıyor. Örneğin Doğu Akdeniz sorunu kısmen öteki sorunların çözülememiş olması nedeniyle zuhur etmiş gözüküyor.

Ancak Türk’ün Türk’e propagandasının tek örneği hukuki tezlerin sanki karşıtı yokmuş gibi ortaya atılmasından ibaret değil. Günlük olaylar da kamuoyuna çarpıtılarak nakledilebiliyor. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını Türkiye’den başka ülkelerin uygulamadığı sık sık ve en üst düzeyde dile getiriliyor. Bu doğru ama eksik bir bilgi. AİHM kararları arasında Kavala davası gibi hürriyeti kısıtlayan bir olaydan dolayı alınan ve uygulanmayan başka karar yok. Bu iddia da devamlı tekrar edilmek suretiyle kamuoyu tarafından şüphesiz benimsenme durumunda kalıyor. Bu yanlış bilgilerin kamuoyunda özellikle Batı düşmanlığını azdırdığını düşünmek yanlış değil.  Kamuoyuna doğrular anlatılsa muhtemelen bu düşmanlıklar da törpülenebilir.

Sağduyu burada çok önemli oluyor. Bizi yönetenler sağduyulu politikalar benimseyebilecek olsalar kamuoyunu sorunların çözüm arayışlarında orta yol ve uzlaşmaya ihtiyaç olduğuna hazırlarlar, söylemlerini ona göre ayarlarlar.

Ancak böyle bir söylem değişikliğinin işaretlerine ne iktidar ne de muhalefet tarafında görmek mümkün oluyor. Tersine ülke demokrasi ve hukuktan uzaklaştıkça diş ilişkilerde de çözüm ve uzlaşı arayışından uzaklaşıyor. Bunun da gelecek için ümitli olunmasını engellediğine şüphe yok maalesef.