Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Yargı yoluyla “Dini koruma” arayışının Türk halkında karşılığı var mı?

Yargı yoluyla “Dini koruma” arayışının Türk halkında karşılığı var mı?

Toplumun %62’si devletin din işlerine karışmaması gerektiğini düşünmekte. Muhafazakarların dahi %50,9’u devletin din işlerine hiç karışmaması gerektiğini düşünüyor. Bu bulgular, toplumun önemli bir bölümünün din ile devlet arasında belirgin bir ayrım yapılmasını benimsediğini göstermektedir
6

Deniz Göktaş, Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda sahnelediği ve daha sonra YouTube’da yayımlanan, Kur’an-ı Kerim’e yönelik espriler ve siyasi göndermeler içeren stand-up gösterisi nedeniyle tutuklandı.

Tutuklanma gerekçeleri; halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama (TCK 216/3) ve Cumhurbaşkanına hakaret (TCK 299) suçlamalarıydı.

Kamuoyuna yansıyan tartışmalar, dini hassasiyetler gerekçesiyle verilen tutuklama kararını destekleyenlerin sınırlı kaldığına, buna karşılık kararın farklı toplumsal kesimlerden yoğun biçimde eleştirildiğine işaret ediyor.

Ben de Göktaş’ın bazı şakalarına güldüm. Dini değerleri konu alan şakalarını tasvip etmedim. Ancak bu şakalar bende ne kin ne de nefret duygusu uyandırdı. Bu nedenle tutuklanmasını ifade özgürlüğü açısından yanlış buluyorum.

Anayasaya göre laik bir devlet olduğumuza göre, halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılamanın neden suç sayıldığını merak ettim. Kısa bir araştırma sonucunda gördüm ki kanun koyucunun resmi gerekçesi dini değerleri korumak değil, kamu barışını korumaktır. Nitekim TCK 216/3’te de fiilin “kamu barışını bozmaya elverişli olması” şartı aranmaktadır. Dolayısıyla hukuken korunan değer din değil, kamu barışıdır.

Bu durumda asıl tartışılması gereken soru şudur: Bu tür ifadeler gerçekten kamu barışını bozabilecek nitelikte midir?

Nitekim hukukçular arasında da bu maddenin bazı davalarda ifade özgürlüğünü gereğinden fazla sınırlayacak şekilde yorumlandığı yönünde önemli eleştiriler bulunmaktadır.

Elbette kamu barışını bozma ihtimalini kesin olarak ölçmek mümkün değildir. Ancak bu değerlendirme yapılırken toplumun din-devlet ilişkisine ve dini farklılıklara bakışını gösteren kamuoyu araştırmaları ne diyor diye bakmakta fayda var.

Bu açıdan Ankara Sosyal Bilimler Vakfı’nın 2024 yılında, Türkiye’yi NUTS2 düzeyinde temsil eden 5.816 kişilik örneklemle gerçekleştirdiği “Türkiye’de Kimlikler: Din, Ekonomi ve Siyaset” araştırmasının bulguları dikkat çekicidir.

Devletin laik olmalı fikri %80,3 ile ezici bir çoğunluk tarafından desteklenmektedir.

Modern kimliğin artması ile laikliğe taraftar olma artmakta ve bu kimliğin yüksek olduğu grupta laiklik taraftarı olma %89 seviyesine çıkmaktadır.

Beklenildiği gibi muhafazakarlığın artması ile laikliğe katılma oranı düşmekle birlikte, en muhafazakâr grupta bile %71,8’i laikliği desteklemektedir.

Laiklik genel olarak dinin devlet işlerine karıştırılmaması gibi yorumlanmasından hareketle, araştırmada devletin dini işlere karışmasına dair tutum da sorulmuştur.

Toplumun önemli bir kısmı (yaklaşık %62) devletin din işlerine karışmaması gerektiğini de düşünmekte, %34 civarı ise bu görüşe katılmamaktadır. Mufazakarlık arttıkça bu ifadeye destek azalırken, yine de en yüksek muhafazakarların dahi %50,9’u devletin din işlerine hiç karışmaması gerektiğini düşünüyor. Modern kimlik arttıkça bu ifadeye destek artıyor. En düşük modernlerde dahi %40,7 bu görüşe katılıyor.

Bu bulgular, toplumun önemli bir bölümünün din ile devlet arasında belirgin bir ayrım yapılmasını benimsediğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle, toplumda devletin dini hayatın düzenlenmesi veya korunmasında aktif rol üstlenmesine yönelik güçlü bir beklenti olduğu söylenemez.

Bu tabloyu tamamlayan bir başka gösterge ise toplumun dini çoğulculuğa bakışıdır. Çünkü İslam’ın yalnızca tek bir doğru yorumu olduğuna inanan bireylerin, bu yoruma yönelik eleştirilerin devlet tarafından sınırlandırılmasını daha fazla desteklemesi beklenebilir. Buna karşılık farklı yorumlara hoşgörüyle yaklaşan bireylerin devlet müdahalesine daha mesafeli olmaları beklenir.

Araştırmada katılımcılara şu soru yöneltilmiştir:

“Bazı insanlar İslâm’ın farklı yorumlarına hoşgörü gösterilmesi gerektiğini düşünüyor. Bazıları ise İslâm’ın tek bir gerçek yorumu olduğuna inanıyor. Siz hangi görüşe daha yakınsınız?”

Katılımcıların %49,3’ü İslam’ın tek bir gerçek yorumu olduğunu düşünmektedir. Buna karşılık %42,6 gibi oldukça yüksek sayılabilecek bir kesim farklı yorumlara hoşgörü gösterilmesi gerektiğini savunmaktadır. Ayrıca eğitim düzeyi yükseldikçe ve modernlik arttıkça bu görüşe verilen destek de belirgin biçimde artmaktadır.

Bu soru doğrudan ifade özgürlüğüne veya TCK 216’ya ilişkin değildir. Ancak toplumun dini çoğulculuğa bakışını göstermesi bakımından önemlidir. Farklı dini yorumlara hoşgörü gösteren hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, dini meselelerde devlet müdahalesinin toplumsal meşruiyetinin sanıldığı kadar güçlü olmayabileceğine işaret etmektedir.

Araştırmanın dikkat çekici bir başka bulgusu ise yargıya duyulan güvendir. Katılımcıların %62,6’sı mahkemelerin bağımsız ve tarafsız karar verdiğine katılmamaktadır. Özellikle eğitim seviyesi yükseldikçe bu güvensizliğin artıyor olması ayrıca düşündürücüdür.

Eğer TCK 216’nın devreye sokulmasındaki kaygı gerçekten kamu barışının bozulma ihtimali ise, mahkemelerin bu ihtimali kendi öznel değerlendirmeleri ve soyut varsayımlar yerine toplumdaki gerçek eğilimler ışığında somut biçimde gerekçelendirmesi beklenir. Mevcut araştırma ise toplumun geniş bir kesiminin devletin din alanına müdahalesini pek görmek istemediğine işaret etmektedir.

Bu araştırmanın detaylarına şu linkten ulaşılabilir: https://www.sosyalbilimlervakfi.org/wp-content/uploads/2024/10/TURKIYEDE-KIMLIKLER-DIN-EKONOMI-VE-SIYASET-V2.pdf

Belki de yargının enerjisini, bir komedyenin şakalarının kamu düzenini bozma ihtimali gibi çok düşük risklerle uğraşmaktan ziyade, toplumun önemli bir bölümünün sorguladığı kendi bağımsızlığına ve tarafsızlığına duyulan güveni güçlendirmeye ayırması daha isabetli olacaktır.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın