ÇEVİRİ | Zizek: İslamcıların asıl düşmanı Batı’nın neokolonyalizmi ve saldırganlığı değil, ‘ahlaksız’ kültürüdür

Neoconlar arasında, Kabil'in düşüşünü Batı'nın seküler aydınlanma ve bireyci hedonizm geleneğinin nihai yenilgisi olarak gören birçok insan da var. Hayır, İslamî köktenciliği güçlendiren neoconlar değildi. Köktencilik, Batı'nın liberal sekülarizminin ve bireyciliğin yarattığı etki karşısında bir tepki olarak güç kazandı.

Ayetullah Humeyni, bir yazısında şöyle demişti: ‘’Bizler, (Batılı ülkelerin uygulayacağı) yaptırımlardan korkmuyoruz. Bizler, ordularıyla topraklarımızı istila etmelerinden de korkmuyoruz. Bizi korkutan tek şey, Batı’nın ahlaksızlığının ülkemizi istila etmesidir.”

İşte Taliban’ı besleyen korku tam olarak bu.

Birkaç gün önce, Katar’daki Hamad Uluslararası Havalimanı, Singapur’daki Changi Havalimanı’nı geçerek dünyanın en iyi havalimanı ödülünü aldı. Ancak Hamad Havalimanı’nın sunduğu şaşaalı hizmetlerle ilgili haberler, Kabil Havalimanı’nda olup bitenler yüzünden tümüyle gölgede kaldı: Can havliyle ülkelerinden kaçmaya çalışan binlerce insan, kanatlarına tutundukları uçaklar havalandıktan sonra yere çakılan Afgan gençler… Sanki eskilerin meşhur sömürgecilik karşıtı sloganına ironik bir ilave yapılmışçasına, insanı dehşete düşüren bir olaya tanık oluyoruz: ‘Yankee go home!’ – ‘Yankee go home… and take me with you!’ (Amerikalı defol – Amerikalı defol… ve beni de yanında götür).

Buradaki asıl muamma, Afgan ordusunun direnişinin (Taliban saflarında da şaşkınlık yaratan bir biçimde) neden bu kadar çabuk parçalandığıdır. Eğer binlerce insan, ülkelerinden kaçabilmek için can havliyle bir uçağa binmeye çalışıyorsa ve bu uğurda hayatını tehlikeye atmaya dahi hazırsa, neden Afganistan’da kalıp Taliban’la savaşmadı? Neden bu insanlar, yere çakılarak ölmeyi savaş meydanında çarpışırken ölmeye yeğliyorlar? Buna verilecek en basit cevap, Kabil Havalimanı’na doluşanların, Amerikan işbirlikçilerinden oluşan yozlaşmış bir azınlık olduğudur… Peki ya evlerinde korku içinde sıkışıp kalan binlerce kadın ne olacak? Onlar da diğerleri gibi birer işbirlikçiden mi ibaret?

Gerçek şu ki, ABD’nin Afganistan’ı işgali, birçok kadının eğitim gördüğü, istihdam edildiği, sahip oldukları haklar konusunda farkındalık elde ettiği ve aynı zamanda ciddi düzeyde bağımsız bir entelektüel hayata kavuştuğu laik bir sivil toplum yarattı. Goran Therborn’un bundan birkaç sene evvel Kabil’de ve Herat’ta Batı Marksizmi üzerine verdiği konferanslara, konferansı düzenleyenleri de şaşırtan biçimde yüzlerce insan katılmıştı. Günümüzde Taliban’ın her zamankinden daha güçlü olduğu doğru. Batılı güçlerin ülkeyi Taliban’dan kurtarmak için Afganistan’a müdahalede bulunduğu 20 yıl öncesine göre daha güçlü oldukları ise su götürmez bir gerçek. Bu durum, Amerika’nın başını çektiği harekâtın boş yere yapıldığını açıkça ortaya koyuyor. Peki, bu bizi, müdahalenin Afganistan topraklarında yarattığı kısmi ilerlemeleri -gönülsüz de olsa- kabul etmekten alıkoymalı mı?

Yanis Varoufakis, geçen haftalarda attığı bir tweet’te tam olarak bu çetrefilli meseleye değinmişti: “DiEM25 [Varoufakis’in başını çektiği, Zizek’in de kurucularından olduğu Avrupa Birliği çapında faaliyet gösteren post-kapitalist siyasi hareket] liberal-neocon emperyalizminin nihai olarak yenildiği bu günde Afgan kadınının yanında. Dayanışma çağrımız onlar için muhtemelen pek bir şey ifade etmese de, şu an için elimizden bu kadarı geliyor. Direnişe devam, kız kardeşlerim!”

Varoufakis’in yazdığı tweet’in bu iki cümlesini, yani liberal emperyalizmin yenilgisiyle kadınların (ve diğerlerinin) haklarının gerilemesinin birlikte ortaya çıkması durumunu nasıl değerlendirmemiz gerekiyor? Bizlerin (yani kendini neokolonyal -yeni sömürgeci- emperyalizmin küresel Sol muhalifleri olarak tanımlayanların), küresel liberal kapitalizmin hezimete uğraması için Afgan kadınlardan sahip oldukları haklardan feragat etmelerini isteme hakkımız var mı? Varoufakis, daha sonra kendisini kadın özgürleşmesini anti-emperyalist mücadeleye tâbi kılmakla suçlayanlara cevap mahiyetinde şu tweet’i attı: “Neocon emperyalizminin, Mizojinist (Kadın Düşmanı) İslamî Fundamentalizmi (MİF) güçlendireceğini tahmin ediyorduk. Haklıymışız! Peki, neoconlar buna nasıl tepki verdi? Tabii ki MİF’in kazandığı zaferin bütün suçunu bize yükleyerek. Bunlar savaş suçlusu oldukları kadar korkaklar da.’’

Açıkçası, yaşananların suçunu neoconlara atmayı sorunlu bir tavır olarak görüyorum: Çünkü Neoconlar, Taliban’la diyalog kurmakta zorluk çekmiyorlar. Trump’ın, Taliban’ı Camp David’e davet ettiğini ve burada ABD’ye kapitülasyon vermelerine yönelik bir anlaşmaya varıldığını aklınızdan çıkarmayın.

Dahası, neoconlar arasında, Kabil’in düşüşünü Batı’nın seküler aydınlanma ve bireyci hedonizm geleneğinin nihai yenilgisi olarak gören birçok insan da var. Yani hayır, İslamî köktenciliği güçlendiren neoconlar değildi. Köktencilik, Batı’nın liberal sekülarizminin ve bireyciliğin yarattığı etki karşısında bir tepki olarak güç kazandı.

Ayetullah Humeyni’nin tekrar hatırlayalım: ‘’Bizler, (Batılı ülkelerin uygulayacağı) yaptırımlardan korkmuyoruz. Bizler, ordularıyla topraklarımızı istila etmelerinden de korkmuyoruz. Bizi korkutan tek şey, Batı’nın ahlaksızlığının ülkemizi istila etmesidir.”

Humeyni’nin korkudan, daha doğrusu bir Müslümanın Batı’ya ilişkin en çok korkması gereken şeyden kastettiği meseleyi kelimenin tam manasıyla ele almak gerekir: Müslüman köktendinciler, verilen ekonomik ve askeri mücadelelerin acımasızlığının farkındadırlar ve burada onlar için bir sorun yoktur; onların düşmanlık beslediği asıl mesele, Batı’nın sahip olduğu “ahlaksız” kültürdür, ekonomik alandaki neokolonyalizmi ve askeri yönden saldırgan oluşu değil.

LGBT hareketi, birçok Afrika ve Asya ülkesinde, kapitalist küreselleşmenin kültürel etkilerinin toplumsal ve kültürel alandaki geleneksel kalıpları baltalamasının bir yansıması olarak görülür; dolayısıyla eşcinsellere karşı verilen mücadele, kolonyalizmle mücadelenin bir görünümü olarak ortaya çıkar.

Aynısı (örneğin) Boko Haram için de geçerli değil mi? Boko Haram’a mensup olanların gözünde kadın özgürleşmesi, kapitalist modernleşmenin beraberinde getirdiği yıkıcı kültürel etkinin en belirgin özelliğidir. Bu nedenle (adı kabaca ve açıklayıcı bir şekilde -özellikle de kadınların eğitimi söz konusu olduğunda- “Batılı tarzda eğitim yasaktır” anlamına gelen) Boko Haram, cinsiyetler arası ilişkilere hiyerarşik bir düzenleme dayatarak, kendisini, modernleşmenin yıkıcı etkilerine karşı savaşan bir fail olarak algılayıp tasvir etmektedir.

Öyleyse buradaki muamma da şudur: Kolonyalizmin sömürü ve tahakküm gibi yıkıcı ve aşağılayıcı yönlerine maruz kalan Müslümanlar, verdikleri tepkilerde neden Batı mirasının (en azından bizler için) en iyi taraflarını (yani makul dozda ironiyi ve her tür otoriteyle alay edebilmeyi de içeren bir eşitlikçilik ve kişisel özgürlük anlayışını) hedef alıyorlar?

Bunun cevabı gayet açık: Hedeflerinin iyi seçilmiş olması. Liberal Batı’yı onlar için bu kadar dayanılmaz kılan şey, Batı’nın kendilerine yalnızca sömürüye ve şiddete dayalı bir tahakküm uygulaması değil, aynı zamanda, yaraya tuz basarcasına, bu sert gerçekliği kendi karşıtı kisvesi altında sunmasıdır: Özgürlük, eşitlik ve demokrasi.

İşte tam da bu nedenle Marx’a kulak vermeliyiz: Hakikî kapitalizm, kendi koyduğu kuralları (yani ‘’insan hakları ve özgürlükleri’’ni) sistematik olarak ihlal ediyor. Unutmayalım ki, kapitalizm, modern çağın başında, yani insan özgürlüklerinin göklere çıkarıldığı bir dönemde, sömürdüğü ülkelerde köleliği yeniden canlandırmıştı. Ancak kapitalizm, bizlere, ne kadar ikiyüzlü olduğunu görebilmemiz için çeşitli ölçüler de sundu. Sırf bu nedenle ”insan hakları, kapitalizmin sömürgeciliğini gizlemek için kullandığı bir maskedir, öyleyse insan haklarından vazgeçelim” dememeli; bunun yerine, ”gelin, insan haklarını, insan hakları ideolojisini kuranlardan daha ciddiye alalım!” demeliyiz. Sosyalizmin ilk günden beri dikkat çektiği konu tam olarak budur.

Peki, öyleyse Amerikalıların ne yapması gerekirdi? Her şeyi berbat ettiler, kabul. Ancak sonrasında, sebep oldukları karmaşadan sıvışma hakkını da kaybetmiş oldular. Harap ettikleri ülkelerde kalıp davranış biçimlerini değiştirmeleri gerekirdi. Peki nasıl? Bunu, halk arasında sıkça kullanılan ”pire için yorgan yakmak” deyimini tersine çevirerek açıklayayım: Pire için yorgan yakabiliriz, ancak üzerinde yatan bebeği ateşe vermemeye dikkat etmeliyiz. Irkçılar da aynı bu şekilde, Batı’nın Üçüncü Dünya’daki yoksul ve pis ülkelere insan hak ve özgürlüklerini yaymaya yönelik müdahalelerinin acınacak derecede başarısız olduğunu anladıklarında tam olarak şöyle diyorlar: Peki, o halde, laik bir demokrasiye kavuşmak için yeterince olgunlaşmamış “Üçüncü Dünya ülkesi vatandaşları’’ adlı pireden kurtulmak için ‘’insan hakları ve özgürlükleri’’ denen yorganı yakalım, ancak yorganın üzerinde yatan bebeği oradan almayı ihmal etmeyelim…

Belki de tam tersini yapmalı, bebeği cayır cayır yanan yatakta bırakırken, Üçüncü Dünya ülkelerinde yaşayan; yalnızca sevgi ve şefkatimizi değil, aynı zamanda insan haklarına sahip olmayı da hak eden yoksulları ve sömürülenleri temsil eden yorganı alevlerin arasından çekip almalıyız.

Çeviren: Deniz Karakullukçu

Metnin Russia Today’deki orijinali için:

https://www.rt.com/op-ed/532587-slavoj-zizek-afghanistan-western-immorality/

Önceki İçerikBabacan: “Nöbetleşe zorbalığın hüküm sürdüğü bir Türkiye’ye, bir daha asla izin vermeyeceğiz”
Sonraki İçerikBakanlıktan K-pop’a karşı uyuşturucu ile mücadele eder gibi önlemler