“Şahsiyet”, sırlar, unutmak, hatırlamak…

 

“Sır”, çok katmanlı, çok nüanslı bir kelime. Olumlu çağrışımların yanısıra olumsuz ve hatta feci çağrışımları da yanında taşıyor. Nereden baktığınıza, hangi katmanda takılıp kaldığınıza bağlı. Bir kavram baktığınız yere göre muhteviyatını rahatlıkla değiştirebiliyorsa eğer, ona korkarak yaklaşmak gerek.

 

Şahsî sırlarla başlayalım.

 

Şahsî seviyede “sır tutmak” olumlu bir çağrışım taşır. Sırrımızı herkesle paylaşmayız, sır tutmayı bilmeyenlere içimizi açmamak gerektiğini kimimiz geç kimimiz de erkenden öğreniriz.

 

Şahsî sırlar insanı kırılgan yapar, bazen en zayıf yanlarımıza işaret eder, çoğunlukla biraz pişmanlık içerir. Aslında, sır sahibi istemese, bazılarının gizlenmesine bile gerek yoktur. Ama her ne iseler, hiçbir bahaneye takılmaksızın sırrınızı tutabilen birkaç kişi bile varsa çevrenizde, şanslısınız demektir. Çünkü sır tutmak bazen çok zordur, çoğu zaman bir meziyettir. Bu meziyete sahip olanlar, herkesin en yakınındakine başkalarının sırlarını bir kerecik söylemesinin sır tutmamak olduğunu, tutulan ya da tutulmayan sırların, sırrın sahibi ile sırrı tutması beklenen kişi arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde tanımladığını da bilirler. Seçim size kalmıştır.

 

Günümüzde, sosyal medyanın ne idüğü belirsiz “ifşa hastalığı”na tutulanlar, sırların, hatta “şahsî”nin sınırlarını alabildiğine daraltmış durumdalar. Şahsî detayları ifşa etmek, yalnız ya da başkalarıyla yapıp ettiklerini herkese göstermek istiyorlar. Onlar bunları sergiledikçe, birbirine benzeyen hatta birbirinin tıpatıp aynısı insanlardan geçilmiyor. Herkes tek “o” insan halini alıyor. Fotoşoplu da olsa tek o güzel kadın, yalan da olsa tek o “rafine” zevklerin adamı, fiziken/ruhen en uygun açıdan fotograf çekmeyi öğrenmiş o “mutlu” insanlar… Herkes aynı şeyi yapsa da o en değerli tek hayat… Kimsenin kimseye inandığı, kimsenin kimseyi gördüğü yok aslında sosyal medyadaki bu özel hayat ifşaatında. Kim koyduysa kuralları, kural sorgulamayı da yasaklamış besbelli. Herkes aynı yapay uyumun içinde. Herkes bütün dünya tarafından izlendiği saçmalığına sığınmış durumda.

 

“Şahsî” kelimesinin de açıkça işaret ettiği gibi, şahsî hayatların başkalarına kapalı olmakla, ikili sırlarla gerçek olabildiğini biliyoruz oysa. Şahsî hayatın hakikiliği, şimdilerde ikinci bir emre kadar askıya alınmış görünen gizliliğinde saklı hâlbuki. İşin garip tarafı, bir insan şahsî hayatına, şahsî sırları tutmaya ne kadar meraklı ise, sonraki katmanlardaki sırları açığa çıkarmaya da o kadar meyilli olabiliyor.

 

İkinci katmanda “aile sırları” var gibi görünüyor.

 

Yakınlığı kâbus gibi algılayanların büyük yaralarıdır aile sırları. Her şey, her yaşanan, her yeni insan, aile sırlarının sınırına kadar var olabilir. O sınıra çarpan her şey, herkes silinir, ufalanır ve hatta itinayla yok edilir.

 

Orada bir aile sırrı olduğunu bile bilmeden soracağınız sıradan bir soru ipinizin çekilivermesine, sizin üzerinizden yeni bir aile sırrı duvarının örülmesine sebep olabilir. Çok yaklaşmamakta, bilmeden yaklaştıysanız koşarak kaçmakta fayda vardır. O aile sırları ki, etrafındaki onca insanı karadelik gibi içine çekmiş, sizi bir lokmada yutup öğütmemesi için hiçbir sebep yoktur.

 

Aile fertleri, tüm ailenin ucundan bucağından bildiği ama hiçbirinin ifade etmediği sırların sayısıyla ve daha önemlisi derinliği ile ters orantılı olarak birbirlerine bağlıdırlar. Ya da tersinden söylersek, sırlar ne kadar azsa, ne kadar hafifse, aile bireylerinin birbirlerini sevme, dayanışmaya yatkın olma, birlikte olmaktan hoşlanma, problemlerle başa çıkabilme kapasiteleri o kadar fazladır. Yıllarca önce bir gün yaptığınız bir hatanın üstü örtülüyorsa ve hatta bu hata süslenip bir başarı haline getiriliyorsa, bilin ki, dokunulmaz bir aile sırrı oluşturulmuştur ve sizi olduğunuz gibi sevmemektedir en yakınınızdakiler bile.

 

Aileden biri bu sırları önemsemese ve kapağı aralar gibi yapsa, hiçbir zaman açık olmayan o acayip sözleşme devreye girer ve kolayca üstü örtülür ya da o “densiz” dışarıya atılmakla tehdit edilir. Aslında dışarısı çok daha tekindir, ama bunu bilmek için biraz daha az korkak olmak gerekir. Halbuki, aile sırlarıyla örülen duvarlar, dışarısının görülmesini engeller ve dışarısı hakkındaki imalar hiç de emniyet çağrıştırmazlar.

 

Şahsî sırları piramidin en üstüne alırsak, ortaya aile sırlarını, en alta da toplumsal sırları yerleştirmemiz gerekir. En alttaki, en geniş alan toplumsal sırlara aittir.

 

En çok insanı ilgilendiren, en çok insanın tutmakla sorumlu olduğu toplumsal sırlarda, artık çok kötücül olmayan hiçbir unsur yoktur.

 

Toplumsal sırlar, her türlü çığlığı bastırmakta aile sırlarından bile daha mahirdir. Burada çalışan mekanizmanın, bir canlı gibi hem çok basit hem de çok karmaşık bir “ruh”u vardır. Toplumsal sırların bu ruhunu anlamak, dışarıda kalanlar için neredeyse mümkün değildir.

 

Mesela, ben, şu üniversite sınavı sorularının çalınıp, “cemaat” mensuplarına dağıtılması sırrının o topluluk tarafından nasıl taşınabildiğini, böyle bir topluluğa sahip bireylerin nasıl birbirlerinin yüzüne bakabildiklerini tahayyül etmekte çok zorlanıyorum. Ya da belki daha da geniş bir kesimi ilgilendiren yolsuzluk sırlarının bütün bir topluluk tarafından sessizce paylaşılabilmesini…

 

Bu sırları paylaşanlar, sırrın ismini çarpıtıyorlardır tabii ki. Kavramlarla oynayıp, eğip bükmek, hatta bunu o “yüce amaca” giden yolda bir başarı olarak göstermek gibi ortak suç aletleri olmasa, kimse birbirinin ya da çocuklarının yüzüne bakamaz gibi geliyor bana. O “yüce amaç”tan ne kadar çok bahsediliyorsa, toplumsal sır o kadar fecidir.

 

Ama bazı toplumsal sırların herhangi bir yüce amaçla ilişkilendirilmesi bile mümkün değil. Örneğin, pedofili sırları… Ne kadar çok yerde bilinir ve bilinmezden gelinir. Herkesin sanki örtülmesi gereken bir yanı vardır, kimse ses etmemelidir. Toplulukta yaşayanların sırtından bir ürperti geçer belki ama, görünmez hâle getirme mekanizması kusursuz işler, herkesin, evet, pedofillerin de, çoluk çocukları vardır ne de olsa, üzmemek gerek…

 

Katman katman sırlarımız hakkında kasvetli bir yazı yazmak için oturmadım aslında masaya. Esasen “Sonunda ben de “Şahsiyet” dizisini izledim” diye başlamam gerekiyordu. Halûk Bilginer’in yüzünde sürüklediği hüznü ve büründüğü karakteri “hakikî” hale getirmeye yarayan o hafif kaypak ama sahici konuşma biçimini anlatmak kolay değil. Ama belki de anlatmaya gerek de yok. İzleyen herkes benzer bir duyguyla doluyor zaten.

 

Çocukluğumuzdaki çok mesajlı filmlerin verdiği bıkkınlıktan olsa gerek, sinemada (yeni sinema alanı olarak dizilerde) mesaj kaygısı çoğunluğumuza sıkıntı veriyor aslında. Diğer yandan, benim de aralarında bulunduğum geniş bir izleyici kitlesi tarafından çok beğenilen “Şahsiyet”, çok mesajlı değilse de, bir mesajı çok sağlam vurgulayan bir dizi. Demek ki, mesaj karşıtlığımız, kaba saba mesajlar ve bu mesajların nasıl verildiği ile ilgili.

 

Birkaç gün önce diziyi izleyip bitirdiğimden beri düşünüyorum: Neleri unuturuz? Neleri hatırlarız? Neleri yanlış hatırlarız? Yaşamaya devam edebilmek için neleri unutmamız lâzım? Neleri hatırlamazsak başka birisi oluruz? Hayatı mümkün kılan unutmak mı yoksa hatırladıklarımızla mı bir “şahsiyet” oluruz?

 

Dahası var… Hatırlamanın hüznünü mü, unutmanın boşluğunu mu tercih edersiniz?

 

Bunlar büyük ölçüde şahsî sorular tabii. “Şahsiyet”in baş kahramanı Agâh Beyoğlu’nu harekete geçiren sorular, bir bakıma.

 

Aynı soruları, ailevî ya da toplumsal seviyede sorduğumuzda, şahsî olanlardan tamamen farklı, hatta zıt yönde cevaplar ile karşılaşabiliriz. Aile sırlarıyla ya da toplumsal sırlarla yüzleşmeden, yani bu katmanlardaki sırları açığa çıkarmaya cesaret edemeden, bu kaskatı duvarları veri kabul ederek, geleceğe ümitle bakmak ya da kendimizi affetmek mümkün müdür?

 

Diziyi izlememiş olanların tadını kaçırmamak için “spoiler” vermek istemem ama Halûk Bilginer Emmy ödülünü alırken yaptığı konuşmada o önemli spoiler’ı vermiş zaten: “Şahsiyet dizisi adalet ve hafıza kaybını konu alıyor, ama bir kişinin hafıza kaybını değil, daha tehlikeli ve zararlı olan toplumun hafıza kaybını konu alıyor.”

 

Evet, “Şahsiyet” toplumsal sırların gücünü ve yıkıcılığını konu alıyor ve bizi kat kat açılan şahsî sorularla baş başa bırakıyor.

Önceki İçerikTürkiye Brexit sonrası anlaşma peşinde
Sonraki İçerikTürkiye koronavirüse hazırlıklı