Hepsi bir değil

Metin Karabaşoğlu: “Dinî olmayan, dahası din-karşıtı şiddetin tek tek çetelesi tutulacak olsa, Tâliban üzerinden kendilerine reva görülen yakıştırmanın çok daha şeddelisini, dindarlar bu örnekler üzerinden sekülerlere yansıtsa yeridir. Ama böyle yapamaz bir mü’min. “Hepsi bir değil” Kur’ân’dan bir cümledir ve tekrar tekrar “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” buyuran Kur’ân suçta ve cezada şahsiliği bir adalet ilkesi olarak mü’mine emretmektedir. Kişileri veya toplulukları, işlemedikleri suçlar üzerinden mahkûm etmek yahut benzerlerinin işlediği cürümden dolayı onlara da ‘potansiyel mücrim’ gözüyle bakmak, mü’mine haramdır.”

Yazar Metin Karabaşoğlu’nun Karakalem.net’te yayımlanan yazısının bir bölümü şöyle:

HAYATIMDA BANA en itici gelen davranış kalıplarından biri, herhangi bir olay veya olguyla ilgili olarak kendi pozisyonu üzerinden vaziyet alışlardır. Böyleleri, doğru-yanlış denklemi ile değil, lehime mi-aleyhime mi sorusu üzerinden olaylara yaklaşır; bu sebeple de, benzer iki olay karşısında iki zıt tutumu beraberce savunabilir. Meselâ, kendisiyle aynı yerde hizalanmış birilerinin yaptığı kollektif bir yanlışı ‘münferid’ bir hadiseye indirger, ama karşı taraftaki gerçekten münferid bir hadiseyi ‘bunların hepsi böyle’ söyleminin delili olarak istihdama girişirler. Böyleleri nezdinde, kullanışlı gözüken hardal tanesi kadar küçük bir emare kesin delil muamelesi görürken, kullanışsız gözüken ‘güneş gibi’ bir delil dahi ‘acaba’lara konu edilir. Aleyhine gözüken durumda tutarlı bir illiyet bağı dahi sorgulamaya tâbi tutulurken, lehine gözüken saçmasapan bir illiyet kurgusu rasyonellik pâyesiyle ödüllendirilir.

Bu âdil olmayan tutuma, asabiyeti hakkaniyete galip kılan her kesimden insanda rastlarız. Dindar-seküler, dinli-dinsiz, sağcı-solcu, o partiden bu partiden, o ideolojiden bu görüşten farketmez; her kesimin içinde adilâne biçimde hakkaniyetle hüküm vermeye çalışan insanlara da rastlanır; en azından seslerinin çok çıkmasına bakarsak, belki onlardan fazla terazisi hep bir taraf lehine tartan, alışta ayrı satışta ayrı ölçen ve sadece bir tarafın kusurunu görmekte mahir kişilere de…

Bu ikinci tutumun çok yakın bir örneğini, Tâliban’ın yirmi yıl sonra yeniden Afganistan’a hâkim olup Kabil’e girmesi hengâmında yaşadık. Gözlerinden ırak bir diyarda olup biten bu hadiseyi sırf medyada yansıyış biçimi üzerinden alıp, hemen mevzilenen insanlar gördü gözlerimiz.

Destansı bir direnişle uzun yıllar Rus işgaline karşı direnip işgalin bitiminde birbiriyle hâkimiyet mücadelesine giren grupların arasından sıyrılıp 1996’da Afganistan’a hâkim olan, hâkim olduğu dönemde İslâm’ın bir ‘cadde-i kübra’ olduğu idrakinden uzak biçimde kendi İslâm anlayışını ve uygulamasını topluma dayatan, öte yandan kimi tekfirci ve teröre meyyal yapılarla arasına mesafe koymamış bir oluşum olarak Tâliban’ın hem dinî, hem sosyal, hem siyasî açıdan eleştiri gerektirir çok veçheleri barındırdığı aşikâr. Ama onun aşırılıkları ve yanlışları 11 Eylül saldırıları üzerinden el-Kâide’yi yok etme adına ve onunla ilintilendirilen Tâliban’ı alaşağı etme gayesiyle Afganistan halkının Amerikan savaş uçaklarıyla bombalandığı ve pek çok sivilin öldürüldüğü gerçeğini de ortadan kaldırmıyor. Ardısıra gelen Amerikan işgalinin ardından oluşturulan yönetimlerin de, tıpkı Tâliban gibi, Afgan halkının özgür iradesini temsil ve icra noktasında tam ehliyetten mahrum, ‘kukla’ değilse bile ‘bağlı ve bağımlı’ kaldığı ve hep bir meşruiyet zaafı yaşadığı gerçeğini de. Üstüne ilave olunan kayırmacılık ve yolsuzluklar ve süreç boyunca devam edegelen sivil zayiatı ile yeni durumun Afganistan’a huzur değil daha fazla kaos ve acı getirdiği gerçeğini de biliyoruz. Ve bütün bunların Tâliban’ın Afganistan’ın tamamında yeniden mevzi kazanmasının sebepleri arasında olduğunu da.

Velhasıl Tâliban ne melek, ne de salt bir şeytan olarak resmolunabilir. Bütün eksikleri, zaafları ve aşırılıkları ile Afganistan için bir realite. Birçok zihinde bıraktığı iz pek makbul olmamalı ki, onun hâkimiyet yolunda ilerleyişi endişelerin ötesinde çok büyük bir göç dalgasını da beraberinde getirmiş bulunuyor. Dini anlama ve yaşamayı kendi ufkuna hapseden bu yapının Afgan toplumunun belli bir kesiminde oluşturduğu aşikar olan korku, ‘iktidar üzerinden,’ hele ki ‘silah zoruyla’ dindarlaştırmayı amaçlayan yaklaşımların dinin tebliğ ve temsili açısından oluşturduğu tehdit ve tehlikeye dair ibretlik bir örnek teşkil ediyor.

Ama öte yandan bu, Afganistan halkının sadece Tâliban’dan kötülük gördüğü anlamına da gelmiyor. Bilakis gördükleri o kadar kaos ve kötülükten sonra bazıları nezdinde “kötünün iyisi” mertebesine yükseldiği anlaşılıyor. Her halükarda, yüz küsur yıllık bir süreçte İngiliz, Rus ve Amerikan formu içinde defalarca Batılı işgaline maruz kalmış çok etnisiteli bu Müslüman ülkede olup bitenler, her yönüyle serinkanlı, sağduyulu ve makul bir müzakereyi gerektiriyor.

Gelin görün ki, en başta sözünü ettiğimiz pozisyonel tutum neredeyse saat sektirmeden bu hadisede de mevzi aldı ve iki zıt tutum hemencecik zuhur ediverdi. Bir tarafta meseleye sırf Amerikan işgali penceresinden bakıp Tâliban’ı salt bir özgürlük ve bağımsızlık savaşçısı yahut bir mücahitler topluluğu şeklinde resmederek, önceki hâkimiyet döneminde sergilediği yanlışlara rağmen (yoksa onlar yanlış görmüyorlar mı bunu?) tedbirsizce sevindirik olanlar… Öte yanda, Tâliban’ın beklenenden hızlı şekilde Kabil’e girmesinin ardından havalimanına yığılan insan manzaraları yahut doğruluğu veya güncelliği şüpheli sözümona ‘haber’ler üzerinden ilk elde Tâliban’ı, sonra Tâliban üzerinden Sünnîliği, fıkhı, şeriatı ve hatta bütünüyle İslâm’ı mahkum etmek için sıraya dizilenler… Garip ve geniş bir koalisyon bu ikincisi. Tek Parti döneminde ‘devlet zoruyla sekülerleştirme’ adına yaptıkları aşikâr iken ve sözümona ‘medenîleştirme’ adına çoluk çocuk ayırmadan Dersim’e indirilmesi emrini verdiği bombaların dumanı üç nesil sonra hâlâ hafızalardan silinmemiş iken, durumdan Mustafa Kemal’e güzelleme fırsatı devşiren Kemalistler vardı meselâ bu koalisyonda. Dün Fetullah Gülen’in en muvazenesiz sözlerinde bile hikmet ararken, bugün ‘sorgulaması’nı dinin kendisine yöneltecek kadar savrulmuş kimi ex-Fetullahçıları da gördük onların yamacında. Seküler Türkçü ve Kürtçülerden, sağlı sollu kimi ‘liberal’lere kadar uzanan geniş bir koalisyonda, Tâliban’ın ortaya çıkışı ve yeniden yükselişi dahi tonlarca dinamikle açıklanmayı gerektirir iken, hemencecik, peşinen ve çok büyük bir şehvetle şeytanîleştirilen bir Tâliban portresi üzerinden Hanefîliğe, Sünnîliğe, şeriata, fıkha, İslâm’a dair insafsız, temelsiz, sığ, indirgemeci bir tutum, zalim bir toptancılık gördü gözlerimiz. Şu ülkede son yıllarda belki en çok müzakere edilen eser Thomas Bauer’in Müphemlik Kültürü ve İslâm olmasa, bu koalisyonun ‘entellektüel’lerini “Çünkü bilmiyorlar” diye belki mazur görülebilir diyeceğiz; ama bu eseriyle dinin anlaşılıp yaşanmasını tek bir görüşe ve uygulamaya indirgeme izni vermeyen fıkhın geniş, esnek, çoğulcu ve farklı tecrübelere imkân tanıyan alanını resmeden Bauer’e rağmen, Tâliban eşittir İslâm, Tâliban uygulaması eşittir şeriat denklemleri üzerinden kahrolsun fıkıh kumpanyası kuranları mazur görmek imkânsız.

En başa dönelim. Ama bu durum, bir bilmeme ve görmeme sorununa işaret etmiyor. İşin bu kısmında, görmek istediğini gören bir göz, vakıaya muhalif bile olsa işine gelecek ‘bilgi’yi üretmek üzere ‘data’ ve ‘enformasyon’ işleyen ‘selim’likten istifa etmiş bir akıl sözkonusu. Son tahlilde, yerkürede semavî dinlere dahi ‘ne olmaları’ gerektiğini dayatan seküler bir ağ işliyor nice zamandır. Ve bu ağ, tıpkı yaklaşık yüzelli sene önce Britanya’nın Meclis’inde eline aldığı Kur’ân’a hâşâ ‘accursed book/lânetli kitap’ deyip, “Bu kitap Müslümanların ellerinde olduğu sürece onları medenîleştiremeyiz” diye hedef belirleyen ‘liberal’ başbakan William E. Gladstone’u dolaştırıyor zihninin kıvrımlarında. Böyle bir bakışın istediği ‘medenîleşmiş’ Müslüman tipi de belli. Müslüman, ama onların buyurduğu herşeye “Everything goes” cevazı veren bir ibahiyeci. Efendilerinin dayattığı her konuda dinin söylediğinin de aslında o olduğu yorumuna yelteniyor. Esir düşmekten öte, teslim olmuş bir zihin. Başka her konuda konuşur, ama efendileri ve onların icra ettiği zulümler aleyhine konuşamaz. Devletler hakkında bile konuştuğu olur, ama dayandığı ‘söylem’i üreten ‘epistemik’ odaklara karşı duracak karakterden yoksundur.

Birileri nezdinde, ‘iyi Müslüman’ budur. Teslim olmuş Müslüman. Haddini bilen, sınırını bilen. İnandığı Kitapla ilişkisini dahi, onlara göre biçimlendiren.

Buna karşılık, küresel hegemonlar nezdinde ‘en kötü Müslüman’ı Tâliban gibi aşırılıkların temsil ettiği de söylenemez. Aşırıların varlığı onlar için yararlıdır son tahlilde; çünkü onlar bütünüyle İslâm’a dair olumsuz yargılar üretmek için harika malzemeler ve fotoğraflar temin ederler.

Teslimiyet ve öfke uçurumlarına savrulmadan, makuliyet içinde kendi istikametinde yürüyen muvazeneli vakur Müslümanlardır en az görülen, en çok görmezden gelinen. Az olduklarından değil; verdikleri malzeme ve fotoğraf ‘kullanışlı’ olmadığı için; güzel şahitlik ve güzel örneklik oluşturdukları için. Ne küresel hegemonlara yenilmiş zihinleri, ne de öfkesine.

Derdi gerçekten dünyayı daha iyi, daha adil, daha huzur içinde görmek isteyenler için deyim yerindeyse ‘doğal müttefik’lerdir onlar. Ama onlarla ittifak kuran azdır; çünkü derdi gerçekten ve yekten bu olanlar azdır.

‘Ekonomik çıkarları’na uygun düştüğünden, Suud hanedanının Vehhabî aşırılığı dert değildir hegemonlar için. Derdi demokrasi olanlar açısından Mısır’da Sisi’nin darbesine karşı ‘sessizlik’ bile cürümken, onun masum göstericilere açtırdığı ateşle öldürülen binlerce insanın kanı bulaşmış eliyle tokalaşmakta beis görmez birileri. Kendi ülkelerinde ‘demokrasi’ konusunda hassas olan niceleri için Müslüman ülkelerde insan hakları, ancak ‘ulusal çıkarlar’a uygunluğu nisbetinde müzakere konusudur. Ve İslâm dünyasının sömürgecilik sonrası tarihinin gösterdiği üzere onlar için, halkının desteğine sahip, dolayısıyla hayır diyebilmeye muktedir bir Müslüman demokrata kıyasla, halk desteğinden mahrum, dolayısıyla onların desteğine ve bu sebeple de istendiği şekilde yönlendirilmeye mahkum Müslüman otokratlar her zaman tercih edilmektedir.

Bütün bu ikiyüzlülük ve çelişkiler bir yana, Işid, el-Kâide, Nusra, Boko Haram yahut Tâliban üzerinden İslâm’ı şiddetle özdeşleştirip şeytanileştirmekte beis görmeyenlerin, hatta işin içine başkalarını da katıp din eşittir şiddet denklemi kuranların, eğer dürüst iseler, öncelikle kendi mevzilendikleri yerin ‘hesabını’ vermeleri gerekir. Şu satırlar, ‘sekülerler ve sekülerizm’ üzerine kafa yormuş, ‘Avrupa’nın Din Korkusu’ üzerine de kitap yazmış bir isme aittir:

“1914’ten 1989’a, yirminci yüzyıl Avrupa’sı, insanlık tarihindeki en şiddet yüklü, kanlı ve soykırımcı yüzyıllardan biri olarak karakterize edilebilir. Fakat bu dehşet verici katliamların hiçbirine—milyonlarca genç Avrupalının I. Dünya Savaşının hendeklerinde anlamsız biçimde öldürülmesi; veya devrim, iç savaş, toplama kampları, Ukrayna’daki büyük açlık, Stalinist terörün tekrarlanan döngüleri ve Gulag vasıtasıyla Bolşevik ve komünist terörün kurbanları olan ve tam sayısı bilinmeyen milyonlar; yahut II. Dünya Savaşında Nazilerin irtikap ettiği Yahudi soykırımıyla ve Hiroşima ile Nagazaki’ye atılan nükleer bombalarla doruğuna ulaşmış halde yerkürenin yangın yerine çevrilmesi—dinî taassup ve hoşgörüsüzlüğün sebep olduğu söylenemez. Bilakis, bunların hepsi, modern seküler ideolojilerin ürünleridir.”

Sözün kısası, on milyonların ölümüne sebep olan Stalin ve Mao gibi isimler, dindar kişiler değildi; bilakis komünist ideolojiye bağlı, sözümona ‘bilimsel materyalizm’e iman etmiş tavizsiz birer ateist idiler. Hitler de o büyük zulümleri din gayretiyle işlemiş biri değildi. Ülkemize dönelim: Tek Parti döneminde Dersim’deki masumların üzerine indirilen bombaların emrini dindar bir şahsiyet değil, ‘sekülerist’ bir muktedir verdi.

Dinî olmayan, dahası din-karşıtı şiddetin tek tek çetelesi tutulacak olsa, Tâliban üzerinden kendilerine reva görülen yakıştırmanın çok daha şeddelisini, dindarlar bu örnekler üzerinden sekülerlere yansıtsa yeridir. Ama böyle yapamaz bir mü’min. “Hepsi bir değil” Kur’ân’dan bir cümledir ve tekrar tekrar “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” buyuran Kur’ân suçta ve cezada şahsiliği bir adalet ilkesi olarak mü’mine emretmektedir. Kişileri veya toplulukları, işlemedikleri suçlar üzerinden mahkum etmek yahut benzerlerinin işlediği cürümden dolayı onlara da ‘potansiyel mücrim’ gözüyle bakmak, mü’mine haramdır. Zanla hüküm veremez mü’min; genelleme yapamaz, toptancılığa yönelemez. Bilakis mü’mine düşen, Firavun sarayından Musa’lar, put yapıcı Azer’in evinden İbrahim’ler çıktığını bilerek, “Yâ eyyühe’n-nâs” hitabını hafızasında saklı tutarak bir tavır kuşanmaktır. Böyle yapmayan mü’min ise, durman gereken yer bu diye uyarılmalıdır. Ama öte yandan, iki dünya savaşı yaşattığı bir dünyayı kar maksimizasyonu ve dolayısıyla aşırı tüketim hırsıyla ekolojik anlamda da felâketin eşiğine getiren bir zihniyetin, ukalaca dinden hesap sormak ne kelime, yutkunarak konuşması ve bozduğunu düzeltmek için dinden yardım istemesi beklenir.

Yazının devamını okumak için

https://www.karakalem.net/?9921

Önceki İçerikSerbestiyet’te Kürtler de yazmalı mı?
Sonraki İçerikSabahattin Çetin: Erdal İnönü’yle siyaset Joan Baez’le dans…