ANALİZ – Mahçupyan: ‘Toplumun devlet ve özgürlük algısı Türkiye’ye salgınla mücadelede avantaj sağlıyor’

“Bu süreçte Batı sadece korona ile değil, özgürlüğün patolojik bir anlayışla ele alınmasıyla da mücadele etmek zorunda kaldı. Türkiye gibi ülkeler bu açıdan avantajlı, çünkü bizler devletin bize söylediğini doğru kabul etme ve onun direktiflerine uyma konusunda uygun bir zihniyete sahibiz.”

Serbestiyet: Bugün (15 Ocak) Alman gazeteleri, Başbakan Merkel’in açıklamalarına dayanarak, Almanya’nın 31 Ocak tarihine kadar geçerli olan pandemi tedbirlerini daha da uzatmaya ve sertleştirmeye hazırlandığını yazdı. İngiltere’den ve öteki Avrupa ülkelerinden de benzer haberler geliyor. Buna karşılık Türkiye’de vaka sayıları düşüyor ve Şubat ortasından itibaren önlemlerde bir gevşemeye gidilebileceğinden söz ediliyor. İki ihtimal var: Ya Türkiye’de açıklanan rakamlar gerçeği yansıtmıyor, ya da rakamlar doğru ve bunun nedeni Türkiye’deki tedbirlerin nispî üstünlüğü. Bu noktada akla 20 yaş altına ve 65 yaş üstüne uygulanan sokağa çıkma kısıtlamaları geliyor. Bu tedbir bu kadar büyük bir fark yaratıyorsa Avrupa ülkeleri neden uygulamıyor?

Etyen Mahçupyan: Korona vakaları hakkında Türkiye’nin güvenilir bir bilgi akışı sağlamadığını biliyoruz. Dünya Sağlık Örgütü’nün uyarıları bir yana; vaka ve ölüm sayılarının benzer nüfusa sahip ülkelere kıyasla çok düşük ve neredeyse sabit bir düzeyde seyretmesi yeterince kuşku verici. Buna, bu yılki ölüm sayılarının geçmiş yılların ortalaması ile karşılaştırılması eklendiğinde, durum daha da garipleşiyor. Türkiye’de ölümler ortalamanın dört katı kadar artıyor ama devlet bunun koronadan değil adı konmamış bir bulaşıcı hastalıktan kaynaklandığını söylemek zorunda kalıyor…

Dolayısıyla Türkiye’de gözlemlenen, ya da daha doğru ifadeyle devlet tarafından açıklanan vaka, hasta ve ölüm sayılarının söylendiği kadar düşük olmadığını biliyoruz. Ancak yine de, lokal verilerle de desteklendiği gibi, hafta içi 21:00 sonrası ve hafta sonu kısıtlamasının etkili olduğu açık. Basit bir çıkarsama, esas bulaş etkinliğinin yasaklanan gün ve saatlerde yaşandığı izlenimini veriyor. Diğer deyişle, insanlar evlerinde, işlerinde ve alışverişlerinde yeterince dikkatli ve temkinli. Buna karşılık söz konusu bağlamlar dışında, yani arkadaşlarıyla serbest zaman geçirdiklerinde özensiz ve dikkatsiz.

Bu gözlem, psikolojik nedenleri bir yana, Türkiye’de esas bulaşın gençler üzerinden yaşandığını ima ediyor. Gençlerin hareket alanını kısıtlayan önlemler, toplumsal ölçekte ölçülebilir olumlu sonuçlar veriyor. Bunun nedeni hem ülkede ortalama yaşın 32 civarında olması, yani çok genç bir nüfusa sahip olmamız, hem de gençlerin fiziksel birliktelik yoluyla sosyalleşme eğiliminin yaygınlığı.

Batılı ülkelerde aynı önlemlerin yararı tabii ki olur ama Türkiye’deki kadar belirgin olmayabilirdi. Çünkü söz konusu gün ve saatlerdeki sosyalleşme çok daha sınırlı. Nüfus daha yaşlı, hafta sonunu aile içinde geçirme alışkanlığı yüksek ve kültürel olarak sosyalleşme faaliyetleri çok daha düzenli. Kısacası, Avrupa’da hafta sonunun ve akşam saatlerinin bulaş üretme kapasitesi Türkiye’ye göre daha az.

Ancak Batı ülkelerinin bu tür parçalı önlemleri disiplin içinde uygulama açısından bir zorlukları daha var. Ne zamana kadar süreceği belli olmayan önlemler, rutin gündelik hayatı yeniden tanımladığı ölçüde, Batılı zihnin özgürlük anlayışına ters bir durum ortaya çıkarıyor. Bireysel özgürlüğe dokunulmazlık atfeden, buna karşılık bu özgürlüğün toplumsal sorumluluğu gözardı etme kapasitesini ıskalayan bir bakış, Batı kültüründe egemen.

Nitekim (Türkiye’de hiç görülmeyen, hattâ aklımıza bile gelmeyen şekilde) Avrupa’nın birçok toplumunda korona önlemlerinin bireysel özgürlükleri kısıtladığını öne süren gösteriler, kalabalık yürüyüşler yapıldı; hattâ insanlar kasten bir araya gelerek hastalığın bulaşmasını umursamadıklarını gösterdi. Diğer deyişle, korona önlemleri Batı’da bir ideolojik mesele olarak gündeme taşındı ve birçok kişi bu önlemlerin ‘doğal’ ya da ‘evrensel’ denen (ama gerçekte sadece kültürel olan) birey hakkıyla çeliştiğini öne sürdü.

Kısacası bu süreçte Batı sadece korona ile değil, özgürlüğün patolojik bir anlayışla ele alınmasıyla da mücadele etmek zorunda kaldı.

Türkiye gibi ülkeler bu açıdan avantajlı, çünkü bizler devletin bize söylediğini doğru kabul etme ve onun direktiflerine uyma konusunda uygun bir zihniyete sahibiz. Yani bireyi ve özgürlüğünü ikincil kılan, eşitsizliği, doğal ve hiyerarşik çözümleri adil kabul eden bir zihniyete… Bu zihniyetin hastalıkla mücadelede bazı avantajlar getirmesi mümkün, ama bunun bedelini diğer alanlarda kat be kat ödediğimizi unutmayalım.

Önceki İçerikÇözüm süreci… Kaftancıoğlu’na ceza…
Sonraki İçerikKadir Şeker dâvâsı yeniden görülecek