Dr. Sinan Alper: “Türkiye salgının psikolojisini yönetemedi”

Bir buçuk yılı aşkın süredir tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 salgınının yayılmasına engel olmak için bugüne kadar pek çok tedbir uygulandı. Bu tedbirler ülkeden ülkeye çeşitlilik gösterdi. Bazı ülkeler salgından daha az etkilenirken, uygulanan yanlış politikalar sonucu bazı ülkeler salgını çok daha ağır geçirdi ve geçirmeye devam ediyor. Psikolog Doç. Dr. Sinan Alper’le salgın süreci tedbirlerini, bu tedbirlerin psikolojik boyutunu ve aşı karşıtlığını konuştuk.

Pandeminin başından beri en önemli hedeflerden biri insanların maske takma, hijyene dikkat etme, mesafeyi koruma gibi kurallara uyması, yani davranışlarını değiştirmesiydi. Ancak bunu sağlamak kolay olmadı. Ucunda ölüm tehlikesi olduğu halde davranış değişikliğini sağlamak neden bu kadar zor?

Davranış değişikliği, psikolojinin en temel ilgi alanlarından biri. Ve dediğiniz gibi bunu sağlamak hiç kolay değil. Neden böyle olduğunu, bunda hangi faktörlerin etkili olduğunu pandemi dışı bir örnek üzerinden açıklamaya çalışalım.

Örneğin sigaranın kanser yaptığı net bir bilgi ama insanları sigarayı bırakmaya ikna edemiyorsunuz. Davranış değişikliğini etkileyecek pek çok faktör var. Örneğin sosyal hayatta gözlemlediğimiz insanların davranışları önemli. Kırmızı ışıkta durmamız gerektiğini hepimiz biliyoruz ama şunu da biliyoruz; birçok insan kırmızı ışıkta geçiyor. Diğerlerinin kırmızı ışıkta geçtiğini gözlemlemek bizim davranışımızı da etkiliyor.

Bazı insanlar ikna edilmeye karşı dirençli olabiliyor. Tepkisellik dediğimiz bir süreç olabiliyor. Sırf birini ikna etmeye çalıştığınız için o kişiyi tam tersi yöne itebiliyorsunuz.  

Tüm bu faktörlerin Covid-19 sürecinde de hesaba katılması gerekiyordu ancak pek çok ülkenin meselenin psikolojik boyutunu hesaba katmadığını gördük. Bir hekimin önleyici davranışları söylemesi yeterli olacak gibi bir algı vardı ancak böyle olmadığını gözlemledik.  

Virüs yayılımının kontrol altına alınmasına yönelik farklı devletlerin farklı politikaları oldu. Türkiye’yi ve diğer ülkeleri değerlendirdiğiniz zaman, politikaları başarılı buluyor musunuz? 

Tabii bazı ülkelerin daha başarılı, bazı ülkelerin daha başarısız politikaları oldu. Ancak genel olarak bir güven problemi yaşandı.

Türkiye’nin eksik olduğu şeylerden biri şeffaflıktı. Bunla ilgili dönüm noktaları oldu. En önemlisi vaka sayısının verilmediği, yalnızca hasta sayısının verildiği dönemdi. Hasta sayısının vaka sayısını yansıtmadığını sonradan öğrendik. Hatta öğrendik ki Bilim Kurulu üyeleri bile bilmiyormuş bunu. Bilgilerin şeffaf yansıtılmaması insanların güvenini zedeledi.

Şeffaf olunmaması ve dolayısıyla insanların kurumlara güveninin azalması bizim ülkemize has değildi. Dünya genelinde benzer durumları gördük. Bunlardan en önemlisi maske konusuydu. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) en başta herkesin maske takmasına gerek olmadığını söylüyordu. Bu, bilgi eksikliğinden ve hastane personeline gerekli malzeme kalmamasından kaynaklanıyordu. Ancak sonradan söylem değişikliğine gidilmesi güveni zedeledi.

Bunun günümüzde de, özellikle aşı konusunda devam ettiğini görüyoruz. Öncelikle Sinovac aşısının iki doz uygulanmasının yeterli olduğu söylendi. Sonrasında üçüncü dozun da gerekli olduğu bilgisi paylaşıldı.

Bu tür söylem değişiklikleri insanların güven algısını olumsuz etkiliyor.

Süreç boyunca Bilim Kurulu’nun çeşitli önerileri oldu. Sürecin daha başarılı ilerleyebilmesi için neler farklı olabilirdi? Siz Bilim Kurulu’nda olsaydınız nasıl bir yol izlerdiniz?

Birincisi, insanlar için çok ciddi bir belirsizlik yaratıldı. Örneğin okullar kapatıldığında okulların tam olarak ne olursa açılacağına dair hiçbir bilgi alamadık. Yani, hangi göstergeye bakılıyor, vakalar hangi eşiğin altına inerse okullar açılacak bununla ilgili hiçbir bilgi verilmedi.

Bu belirsizlik durumu sokağa çıkma kısıtlamalarında da kendini gösterdi. Sokağa çıkma yasağının ilan edildiği ilk gün insanlar marketlere akın etti. Yasak olacağı bilgisi çok geç saatte bildirildi ve yasak ne zaman başlıyor, hangi saatler arası sürecek, marketler açık olacak mı, yasak ne zaman bitecek, ciddi bir bilgi karmaşası vardı. Kriz oluştu. Bunun sebebi belirsizlikten kaynaklanan kıtlık algısıydı. Belki o gün marketlere akın edenlerin aldıkları ürünlere ihtiyaçları yoktu ama “Aldın aldın, almadın bir daha alamazsın” dediğiniz zaman bir kıtlık algısı oluşuyor ve insanlar istifleme davranışı gösteriyor. İnsanların o psikolojik yönelimlerinin hesaba katılması gerekiyordu. Bilginin açık ve net olması gerekiyordu.

Tutarlılık çok önemliydi. Covid-19’un nasıl bulaştığına dair bir fikrimiz var. Toplu ortamlarda, insandan insana temas halinde bulaşıyor. Ama üniversiteler kapatılırken aynı anda birçok insanın bir arada bulunduğu AVM’ler açık, toplu açılışlar yapılabiliyor, futbol maçlarına seyirci alınıyor. Bunlar insanların kafasında karmaşa yarattı ve verilen bilginin öğrenilmesini engelledi. “Demek ki bir arada bulunmak çok da problem değil” gibi bir algı oluşturdu.

Tüm bunların hesaba katılarak Bilim Kurulu içerisinde Psikoloji, Sosyoloji, Sosyal Hizmetler, İletişim gibi insan ve toplumla ilgilenen bölümlerden uzmanlar olması gerekirdi. İşin komiği Toplum Bilimleri Kurulu diye ayrı bir kurul kuruldu. En azından onun bu işi yerine getirmesini beklerdik.

Bu konuda bazı ülkeler daha iyiydi. Örneğin İngiltere’de psikologlardan fikir alındı, bununla ilgili raporlar düzenlendi, ancak bunu Türkiye’de göremedik.

Aşının bulunması ve uygulanmaya başlamasıyla birlikte aşıyla ilgili çeşitli komplo teorileri ortaya çıktı. Bilimsel kaynağı olmadığı halde bu teorilere inanan pek çok insan var. Hangi faktörler bizi komplo teorilerine inanmaya yatkın kılıyor?

İnsanları komplo teorilerine inanmaya yatkın kılan bireysel ve toplumsal faktörler var.

Toplumsal faktörlerle başlayalım. Yapılan analizler gösteriyor ki güvenin olmadığı; yani yolsuzluğun yüksek olduğu, hukukun üstünlüğünün olmadığı, eşitsizliğin fazla olduğu, basın ve ifade özgürlüğünün olmadığı, demokratik değerlerin içselleştirilmediği ülkelerde komplo teorilerine inanma eğilimi daha yüksek. Bu mantıklı bir durum, çünkü hali hazırda gerçek komplolar bu tarz ülkelerde yaşanıyor. Dolayısıyla birilerinin gizli ve kötü amaçlarla kendi çıkarlarına yönelik bir şeyler yaptığı iddiası çok daha inandırıcı geliyor.

Tabii bunun bireysel boyutu da var, çünkü aynı ülkede yaşayan herkes komplo teorilerine inanmıyor. Bireysel faktörlerle ilgili çok fazla literatür var, dolayısıyla bir fikir birliğine varıldığını söyleyebiliriz. Analitik düşünme becerisi düşük olanlar, bilimsel yanlılıkları rasyonel düşünmeyi engelleyecek kadar fazla olanlar, bilim okuryazarlığı ve bilimsel akıl yürütme becerisi düşük olanlar, eğitim seviyesi düşük olanlar komplo teorilerine daha fazla inanıyor.

Bilimsel akıl yürütmeyle bilim okuryazarlığını ayırıyoruz. Bilim okuryazarlığı bilime dair temel bilgilerin edinilmesine dayanır. Bilimsel akıl yürütme ise bilimsel çalışmaların nasıl yapıldığı, bilimsel bulgunun ne demek olduğu, neden-sonuç ilişkisinin hangi şartlarda kurulabileceği gibi bilimsel yönteme dair ayrıntılı olmasa da, en azından temel düzeyde bilgi sahibi olmaya dayanır. Örneğin temel düzeyde bilimsel akıl yürütme becerisine sahip değilseniz, aşıyla ilgili sunulan verileri doğru yorumlayamazsınız. Dolayısıyla aşıyla ilgili komplo teorilerine inanma ihtimaliniz artar.

Komplo teorilerine inanmak isterseniz bir şekilde inanırsınız. Ancak komplo teorilerini eleştirel şekilde incelediğinizde çürütmek oldukça kolaydır. Çünkü somut kanıt yok, aralarında mantıksal boşluklar var. Dolayısıyla bu teorilere inanmanız için sizi inanmaya yatkın kılacak bahsettiğim bireysel faktörlerin olması gerekli.

Aşı karşıtlığını azaltmak ve aşı olan insan sayısını artırmak için nasıl bir yöntem izlemek gerekli? Bu yöntemler kültüre, eğitim seviyesine ve sosyoekonomik statüye göre çeşitlilik gösterebilir mi?

Aşı karşıtlığını azaltabiliriz. Burada aşı karşıtlığıyla aşı tereddüdünü birbirinden ayırmamız lazım. Aşı karşıtları kendilerini aşı karşıtı propagandaya adamış insanlar. Aşı karşıtlarını ikna etmeniz kolay değil, bu işten para bile kazanıyorlar. Ancak bunlar sesi çok fazla çıkan ama sayıca az olan bir grup. Geçtiğimiz haftalarda Guardian’ın yayımladığı bir haber, İngiltere/ABD merkezli kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Dijital Şiddetle Mücadele Merkezi (CCDH) tarafından gerçekleştirilen bir araştırma sonucuna dairdi. Araştırma, dünya genelinde Covid-19’la ilgili aşı karşıtı komplo teorilerinin %73’ünün 12 kişi tarafından üretildiğini ve paylaşılan yanlış bilgilerin %95’inin silinmediğini gösterdi. Habere göre bu 12 kişi arasında sahte bilimi benimsemiş doktorlar, bir vücut geliştirici, bir sağlıklı yaşam blogger’ı, fanatik bir yobaz ve John F. Kennedy’nin yeğeni Robert F. Kennedy Jr. bulunuyor. Bu kişiler komplo teorilerini ve ürettikleri yanlış bilgileri sosyal medya araçlarıyla 59 milyon kişiye ulaştırmışlar.  

Aşı karşıtlarını ikna etmek kolay değil ama radikal fikirleri olmayan, yalnızca aşıyla ilgili endişeleri olan ve aşı olmaya cesaret edemeyen grubu ikna etmek mümkün, ki ikna edilmiş çok fazla insan var. Bu noktada yapılması gereken şeyler var. Bir, hastalığın ciddiyetini insanlara açıklamanız gerekiyor. Aşı olmamanın en önemli gerekçelerinden biri buna gerek görülmemesi, özellikle gençler arasında. “Nasılsa gencim, bana bir şey olmaz” diyerek aşı olmayı reddediyor insanlar. Burada gençlerin de Covid-19’dan hayatını kaybedebildiğini iyi açıklamanız gerekiyor.

İki, aşının güvenli olduğuna ve işe yaradığına dair güven vermeniz lazım, bu en önemlisi. Mümkün olduğunca şeffaf şekilde bilgileri karşı tarafa aktarıyor olmanız lazım ki insanlar söylenene inansın. Bunu yapacak olan da tabii ki kurumlar.

Üç, aşı olmanın kolaylaştırılması lazım. Bu konuda ülke olarak iyi durumda olduğumuzu düşünüyorum. 18 yaş üzerinde herkes kolay şekilde aşılanabiliyor şu an Türkiye’de. Tabii çalışıp da hafta içi aşı olmaya gidemeyen insanlar için kolaylaştırıcı çözümler üretilebilir.

Dört, arafta kalanları ikna etmeniz lazım. Hafif bir dürtmeyle bir tarafa gidebilecek insanlar bunlar. Bu insanların ciddi anlamda bir korkusu yok ama aşı olmaya gerek duymuyorlar. Motive edilmeleri lazım. Burada da hesaplama kısmı devreye giriyor. Aşı olmanın ve olmamanın bedelleri gösterilmeli. Aşı olursan ne olur, olmazsan ne olur? Birçok insan kalp kası iltihabından endişeleniyor. Ama şunu da bilmiyorlar ki bu çok düşük bir ihtimal. Aşı olduktan sonra kalp kası iltihabı yaşama ihtimaliniz hayat boyu üzerinize yıldırım düşme ihtimalinin yirmide biri. Üstüne üstlük kalp kası iltihabı olsanız bile iyileşiyorsunuz, ölümcül değil. Öte yandan Covid olma durumunda kalp kası iltihabı yaşama ihtimaliniz daha yüksek, bir de hastalığa yakalanırsanız ölme ihtimaliniz ekleniyor bunun üzerine. Bunları değerlendirip bunlardan hangisi benim için daha kârlı diye düşünüp ona göre davranmaları gerekiyor. Ancak bu hesabı herkes kendi yapamıyor. Bu hesaplamayı yapıp bu kişilere sunmak, anlatmak gerekiyor. Bunlar yapıldığı sürece tereddüdü olan insanlar aşı olmaya daha yatkın hale gelecektir.

Son zamanlarda başta Fransa olmak üzere çeşitli Avrupa ülkelerinde kapalı alanlara girerken aşı sertifikası ya da negatif PCR testi zorunluluğu gündeme gelmeye başladı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bu uygulama insanları aşı olmaya teşvik eder mi?

Evet, teşvik eder. Fransa’da bu uygulamaya karşı protestolar oldu, devam da ediyor ama aynı zamanda birçok kişi de aşı olmak için randevu aldı. İnsanları aşı olmaya ikna etmek için argümanlar belli. Yepyeni bir argüman bulup da aşı karşıtlarını ikna etmeniz mümkün değil. Dolayısıyla aşı olmayanlara yönelik kısıtlamalar getirdiğiniz zaman bu onların aşı olma ihtimalini yükseltecektir.