RÖPORTAJ | “Şi’nin sosyalizmi meşruiyetini milliyetçilik ve muhafazakârlıktan alıyor”

Kadir Temiz: “Şi öncesinde Uygurlar, Hong Kong gibi insan hakları krizleri bu kadar derin değildi. Çünkü bürokratlar bu kadar sert, bu kadar muhafazakâr, bu kadar milliyetçi değildi. Daha uzlaşmacı ılımlı bir siyasi anlayış vardı. Bu anlayış Şi ile milliyetçi ve muhafazakâr bir hale büründü. Bunun iç siyasetteki karşılığı da Şi’yi kült ilan etmeye kadar vardı. 2016 yılında Şi ‘liderliğin özü’ anlamına gelecek bir kavramla taltif edildi. Mao’dan sonra ilk kez olan bir şey."

Yeniden yazılan Çin Komünist Partisi (ÇKP) tarihinde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in öne çıkmasını, Şi’nin liderliğindeki Çin’in dünden farklarını ve geleceğini İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi Kadir Temiz ile konuştuk.

ÇKP tarihinin yeniden yazılacağı ve Şi Cinping’in bu tarihte çok geniş bir yer alacağı duyuruldu. Bunun, Çin’in bugünkü ve gelecekteki politikaları açısından nasıl bir anlamı var?

Geçtiğimiz hafta ÇKP’nin 19. Merkez Komitesi’nin 6. Genel Kurulu toplandı. Yaklaşık bir haftalık toplantı sürecinin sonunda bir sonuç bildirgesi yayımlandı.

Daha öncesinden de partinin tarihsel meselelerine dair önemli hususlara değinileceği belirtilmişti. Bu sosyal medyada da tartışma konusu olmuştu. Ancak metnin geneline bakılınca çok da tahmin edildiği gibi olmadığı, Şi vurgusu olmakla beraber, kendinden önceki dönemleri dışlamak yerine onları da içine alan bir perspektifle Çin’in reform sürecinin tanımlandığı görülebiliyor.

Kamuoyunda iki temel tez vardı. Birincisi, Mao’nun 1945’te ve Deng’in 1981’de yaptığı gibi Şi’nin de üçüncü dönemine girerken kendinden önceki dönemden ayrışmak için bazı tarihsel yorumlar yapacağı tahminiydi. Kendinden önceki dönemleri biraz daha eleştirel alıp, kendi iktidar alanını güçlendirecek bir yorumda bulunması bekleniyordu.

İkinci tez ise Şi’nin 3. dönemine parti içindeki farklı fraksiyonları da kapsayan yeni bir liderlikle gireceği ve hiç de öyle radikal bir kırılma olmayacağıydı.

İkinci tez gerçekleşti. Önümüzde yaklaşık bir sene var. Bu dönem içinde bazı değişiklikler olabilir. Henüz Çin’de beklenen büyük Şi anlatısı gerçekleşmiş değil.

Bu durumu anlamak için biraz da Şi’yi anlamak lazım. 2012’nin Kasım’ında parti genel sekreteri oldu. 2013’ün Ocak ayında ise Hu Jintao’dan devlet başkanlığını aldı. O dönemden bu yana Şi’nin otoriter bir lider olduğu, ikinci bir Mao olduğu yorumları özellikle uluslararası basında fazlasıyla yer aldı. Şi, bunları doğrulayacak politikalar da uyguladı.

Şi’nin kendisinden önceki devlet başkanlarından farkı, kişisel farklılıklardan ziyade Çin’deki siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel dönüşümün bir parçası olarak ortaya çıktı. Şi de diğerleri gibi parti içinde önemli konumlarda bulunmuş ÇKP içinde elit bir siyasi aileden geliyor. Yine kendinden önceki liderler gibi otoriter.

Çin’de iç siyasetin genel yapısını parti belirler. Siyasi mücadele daha çok parti içindeki gerilimlerle tanımlanabilir. Parti içindeki siyasi mücadele ve gerilimi Mao sonrasından bu yana ikiye ayırarak incelemek mümkün. Bir yanda Şangay kliği olarak tanımlanan, ekonomik reformları destekleyen, daha liberal, açılımcı elitler ve diğer yanda açılım ve reformlara mesafeli, Batı’yla entegrasyon yerine yerel değerleri vurgulayan daha muhafazakâr bir ekip var.

Bunlar Çin siyasetinde dönem dönem değişmekle birlikte iki ana akımı oluşturuyor. Şi aslında muhafazakâr kanadın lideri. Onları konsolide edebildi. Reformcu kanat Şi dönemine kadar çok etkiliydi. Özellikle Jiang Zemin ve Hu Jintao o ekip içinden çıkan hem parti içinde hem toplumsal boyutta zemini oldukça kuvvetli liderlerdi. Ancak Şi döneminde bu kanat eskiye göre gücünü kaybetti.

Şi gücünü nasıl konsolide edebildi?

Şi’nin bu güçlü figüre nasıl dönüştüğünü anlamak için 2012’de iktidara geldiğinde dünyada neler olduğuna bakmak lazım.

Şi iktidara geldiğinde dünyada bazı değişiklikler vardı. 2008 yılında büyük bir küresel ekonomik kriz olmuş, 2009 yılında ilk defa Çin ekonomisi ciddi anlamda daralmış, 2010-2011’de Avrupa borç krizi ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla ABD ve Avrupa’da ortaya çıkan bu krizler, Çin’in ihracat pazarı olan bu coğrafyaya karşı bakışını önemli ölçüde etkiledi. Çin bu zamana kadar ihracatla büyüyen klasik Doğu Asya ülkelerini; Japonya’yı, Hong Kong’u, Tayvan’ı, Güney Kore’yi takip eden, bu modeli satın almış bir ülkeydi.

O tarihlere kadar ABD’yle, Avrupa’yla bu kadar sert bir çekişmesi olduğu söylenemez. Ama Çin 2012 yılına kadar yeni bir strateji ve yeni bir siyasi ve ekonomik model inşa etti diyebiliriz.

Açılımın artık daha tedbirli bir şekilde yol almasını, Çin’in artık ekonomik bağımlılık konusunu göz önüne alarak iç tüketime ağırlık vermesi gerektiğini ortaya koyan bir siyaset başlattı. Çin’de bunun karşılığı da yeni normal oldu. Artık çift rakamlı büyüme oranları yerine yüzde 6 gibi tek haneli ve mütevazi ekonomik büyüme rakamları görülmeye başlandı. Çünkü artık “eskisi kadar ihracat merkezli büyüme olmayacak, içe döneceğiz” gibi söylemler belirleyici olmaya başladı.

Bu dönüşümün iç siyasetteki karşılığı ister istemez kolektif liderlikten ödün vermeyi getirdi. Çünkü reformları destekleyen liberal eliti dışarıda bırakacak bazı politikaları uygulamaya karar verdi. Burada parti-devlet kurumunu elbette çok iyi kullandı ancak klikler arasındaki mücadeleyi de kendi lehine başarılı bir şekilde kullandığını söyleyebiliriz.

Burada önemli bir konu da bu bahsettiğimiz dönem, Çin’de siyasetin meşruiyet krizine girdiği bir ortama denk geldi. 2012 yılına kadar kesintisiz bir ekonomik büyüme gerçekleşti. Batıda akademisyenlerin, ekonomi çevrelerinin Çin’in de diğer Asya modelleri gibi modernleşerek bir rejim değişikliğine gideceği, demokratikleşeceği, daha Batılı bir ülkeye dönüşeceği beklentisi vardı. Batı kamuoyu buna ikna olmuştu.

Çin’de siyasal meşruiyet krizi, ekonomik büyüme ve Batı’yla entegrasyon şu soruyu ortaya çıkarttı: “Çin’de siyasetin meşru ideolojisi nedir?”

Görünürde Çin Komünist Partisi ve sosyalizm. Sosyalizm söylemsel olarak her yerde var. Ancak komünist bir ülke, oldukça kapitalist bir ekonomik büyüme politikası izliyor. Bunun adına “sosyalist market ekonomisi” demek de pek bir şeyi değiştirmiyor. Eşitsizlik, emek sömürüsü, ucuz işgücü sürüyor. Demografik anlamda tek çocuk politikası gibi baskıcı uygulamalar var.

“Siyasal meşruiyeti liberalizme gitmeyecekse, iki yanıt çıktı: milliyetçilik ve muhafazakârlık”

Bunların hepsi Çin’deki siyaseti 2012 yılına kadar gittikçe daralttı. 30 yıllık reformların sonunda 2012’ye gelindiğinde, Şi iktidara geldiğinde bazı sorunları kökünden çözeceğini ilan etti. Toplumsal eşitsizlikler, gelir adaletsizliği, yoksulluk gibi…

Şi, köylere kadar uzanan bir toplumsal refah sistemi kurdu. Bu kadar sosyal refaha yönelik politikalar Çin’deki açılımcı liberalleri rahatsız ediyor. Çünkü bir yerde para onlardan çıkıyor, daha fazla vergi ödemek durumunda kalıyorlar.

Bu politika değişimi de büyümeyi bir miktar azalttı. Zaten bunları amaçlayan biri Çin’in yeni zenginleriyle mücadeleye girmek zorundaydı. Şi de bunu yaptı. Siyasal meşruiyeti liberalizme gitmeyecekse, ne olacak sorusuna iki yanıt çıktı: milliyetçilik ve muhafazakârlık.

Şi ile sosyalizm vurgusu çok artmasına rağmen sosyalizm söylemi meşruiyetini milliyetçilikten ve muhafazakârlıktan almaya başladı.

Artık daha muhafazakâr bürokratlar, savaşçı kurtlar görmeye başladık. Eskiden Çin bürokratlarını sosyal medyada görmek imkânsızdı. Şimdi oldukça sert yerli söylemlere sahip bürokratlar ortaya çıktı.

Batıyla mesafeli, reformlar konusunda aceleci değiller. İnsan hakları meseleleri umurlarında değil.

Mesela Doğu Türkistan meselesi uzun zamandan beri kanayan yara. Uygurlara yapılan insan hakları ihlalleri sadece Şi döneminin konusu değil ama Şi döneminde had safhaya çıktı. Toplama kampları veya Çinlilerin söylediğine göre eğitim kampları kuruldu. Ne olursa olsun bunlar insanların evlerinden alınıp, gözlemleyemediğimiz bir sürece dahil edilmesi. Bunlarla ilgili uluslararası basına yansıyan dehşet verici olayları görüyoruz. Uygur Mahkemesi’nde de bunlarla ilgili tanıklıklar devam ediyor.

Şi öncesinde Uygurlar, Hong Kong gibi insan hakları krizleri bu kadar derin değildi. Çünkü bürokratlar bu kadar sert, bu kadar muhafazakâr, bu kadar milliyetçi değildi. Daha uzlaşmacı ılımlı bir siyasi anlayış vardı.

Bu anlayış Şi ile milliyetçi ve muhafazakâr bir hale büründü. Bunun iç siyasetteki karşılığı da Şi’yi kült ilan etmeye kadar vardı. 2016 yılında Şi ‘liderliğin özü’ anlamına gelecek bir kavramla taltif edildi. Mao’dan sonra ilk kez olan bir şey.

2018’de ilk defa bir ÇKP lideri, “devlet başkanlığında iki dönem sınırını kaldırıyorum” dedi. Bu kolektif liderlikten geri dönüyorum demektir. Şi demek ki ciddi bir şekilde başarılı ve iç siyaseti kendi etrafında konsolide etmiş.

Bunun dış politikaya yansımaları da oldu. Bu en net bahsettiğim küresel ekonomik kriz ortamında görüldü.

Çin ve ABD arasındaki ilişkiler karşılıklı iş birliği ve bağımlılığa dayanıyordu. ABD sermayesi olmasa Çin mucizesi ortaya çıkamayacaktı. Bunun Çinliler de farkında. Çin’de 2010’larla beraber bu anlatı da değişti.

Aynı dönem ABD Obama ile birlikte imaj değiştirme çabasına başladı. Afganistan’dan asker çekme süreci ilk 2014 yılında gündeme geldi. ABD’nin Ortadoğu’da etkinliğinin azaldığı dönemde, 2011’de Hillary Clinton Asya mihveri politikasını açıkladı.

Çin bunu bir tehdit olarak algıladı. Buna hızlı ve sert cevaplar üretmeye başladı. Şi’nin içerideki iddialı iç politikasının temelinde ABD olmaya başladı.

“Kuşak-Yol gerçekçi bir proje değil, ambalaj”

Bunlardan biri Kuşak-Yol girişimi. Şi 2013 yılında ilk duyurduğunda bunun Çin ve diğer ülkeler arasında kazan-kazan anlayışıyla ilerleyeceğini söylemişti. Kuşak-Yol, Çin’de birikmiş sermaye ve teknolojinin kalkınmakta olan ve geri kalmış ülkelerle paylaşılması esasına dayanan, sözde sosyalist ve eşitlikçi bir perspektifle devam ettirileceği anlatısıyla alternatif küreselleşme projesi olarak sunulmuştu.

Bu 21 yüzyılda gördüğümüz en kapsamlı ve iddialı proje olarak karşımıza çıktı. Proje Şi’nin dış politikasının temel sac ayaklarından birini oluşturdu. Çin eskiden ikili anlaşmalarla ticaret ve yatırım yapıyordu. Artık bütün işlemler Kuşak-Yol şemsiye organizasyonu altında yapılmaya başladı. Bu durum da ister istemez “Çin merkezli dünya düzenine mi gidiliyor” sorularını sordurmaya başladı.

Kuşak-Yol’un ürettiği yeni bir şey varsa o da eşitsizlik oldu. Son 10 yılda ortaya çıkan projelerin hiçbiri tamamlanamadı. Demiryolları, altyapı yatırımlarının ne zaman biteceği belli olmayan bir dizi yatırım planı ortada. Çinliler halen bu afaki soyut projenin altını tam olarak dolduramadı.

Bence bu gerçekçi bir proje değil bir ambalajdı. Çin’in ülkelerle arasında var olan kendi lehine ticari ortamın artık dünyanın birçok yerinde “bu bir Çin emperyalizmi mi” şeklinde sorgulanması üzerine Çin’in bulduğu bir kılıf olduğunu düşünüyorum.

Kuşak-Yol’un hedefinde olan planlamaların hiçbiri gerçekleşmedi. Mesela Türkiye’ye gelen bazı yatırımlar var ama bu oranlar hala çok düşük.

Benim kanaatimce Şi’nin böyle bir amacı da yok. Amaç Çin’in var olan ekonomik üstünlüğünü sürdürmek, eşitsiz küresel dağılımı yine Çin lehine sürdürmek.

Mesela iddialı bir adım olarak Çin, Asya Altyapı ve Kalkınma Bankası’nı kurdu. Dünyada II. Dünya Savaşı’ndan bu yana IMF, Dünya Bankası, Tokyo merkezli Asya Kalkınma Bankası gibi kurumlar var. Çin Pekin merkezli Asya Kalkınma Bankası kurdu.

“Made in China 2025” projesi duyuruldu. Buradaki temel iddia da şuydu, Çin 2025 yılına kadar Batı’ya olan teknoloji bağımlılığından kurtularak bağımsız bir teknoloji üretimine kavuşacak. Bunun ardından hızla yeni Çin teknoloji markaları duymaya başladık: Huawei, Xiomi gibi.

2015 sonrasında Huawei dünyayı sarstı. Çin’in teknoloji şirketleri Amerika’nın, Kore’nin, Japonya’nın büyük teknoloji firmalarıyla yarışmaya başladı. Özellikle tüketici ürünlerinde ve telekomünikasyon sistemlerinde. Bunları başka ülkelerle kıyasladığımızda teknolojik üstünlüğün Çin’in eline geçmesi demek.

Kısa bir süre sonra, ticaret savaşlarında da ABD’nin buna bir dur dediğini gördük. Özellikle Huawei krizinin altında yatan sebep tam da buydu.

Ticaret savaşlarını başlatan kriz

Kimse Çin’in teknoloji üretmesine karşı olamaz. Sonuçta kapitalist bir dünyada yaşıyoruz. Bu serbest piyasa içinde bir inovasyon olabilir.

Ancak buradaki temel iddia Çin’in bu teknolojiyi mülkiyet haklarına saygı duymadan, siber hırsızlık yoluyla ya da çeşitli istihbarat yollarıyla çalarak ele geçirmesiydi.

Huawei krizi 2018’de çıktı. Ticaret savaşları da hemen hemen 2018’den pandemiye kadar sürdü.

Biden’la beraber yumuşayacağı söyleniyor ama ben böyle düşünmüyorum. Bu liderlerin sertliği ile açıklanabilecek bir durum değil. İki ülke arasında varoluşsal bir kriz bu. Çünkü teknolojik rekabeti haksız bir şekilde ele geçirmeye çalışan bir ülke ile kendi teknolojik üstünlüğünü korumaya çalışan bir ülkeden bahsediyoruz.

Asıl kriz bu ve benim öngördüğüm bu zamana kadar anlatmaya çalıştığım mevcut siyasi krizlerin hemen hemen hepsinde daha sert bir Çin göreceğiz muhtemelen. Bu dünyayı nereye götürecek tartışılır. Bu illa çok büyük kriz ve savaşların olacağını göstermez. Ama birçok cephede; Güney Çin Denizi’nde, Tayvan’da, Kore’de, Japonya’da, ABD-Çin ilişkilerinde, başta Uygurlar olmak üzere azınlıklarla ilgili meselelerde Çin daha da sertleşebilir.

Şi’nin, üçüncü dönemiyle beraber bu agresif dış politikanın sınırlarını zorlayacağını düşünüyorum. Ilımlı kanat Şi’nin karşısında muhtemelen denge unsuru olacaktır ama olup olmayacakları, yeni politbüronun nasıl şekilleneceğiyle ilgili. Bunları da önümüzdeki sene öğreneceğiz. Politburo içinde eğer biraz daha ılımlı kanattan isimler olabilirse bu agresif dili törpüleyebilirler.

Uluslararası kamuoyunda son dönem çokça işlenen Çin’in Tayvan’la birleşme daha doğrusu Tayvan’ı kendine katma hedefinin, iki Çin’in birleşmesi dışında ideolojik bir motivasyonu da var mı? Örneğin ÇKP için sosyalizm adına Berlin Duvarı’nın intikamı gibi bir motivasyonu olabilir mi?

Şi’nin üçüncü dönemini tam da bu şekilde askeri bir zaferle taçlandırmak isteyebileceğini düşünüyorum. Çinli yazarlar arasında çok ciddi uyarılar yapanlar var. Böyle bir müdahalenin maliyetinin birçok boyutta çok fazla olabileceğini söylüyorlar. Buradaki savaşın Tayvan-Çin savaşı değil ABD-Çin savaşı olacağını anlatıyorlar.

Bu defansif bir mücadele de olmayacak. Çin’in ordusunun defansif bir yapıda olduğu, askeri ekipmanların Çin’e karşı yapılacak saldırıları önlemek üzerine kurgulandığı, ofansif bir ordu olmadığı her zaman söylenir. Bu olası durumda saldıran taraf Çin olacağı için başarılı olup olmayacağı da öngörülemiyor. Ayrıca Çin ordusu savaşmayalı çok oldu. Çok uzun yıllardan beri Çin ordusu aktif değil.

Tüm bu eleştirilerin yanı sıra Çin böyle bir şeye kalkışır ve başarılı olursa bunun Çin’i bölgesel hegemonik bir güç haline getireceğini düşünüyorum. Tayvan’ı eline geçiren bir Çin Asya-Pasifik bölgesinin tek gücü haline gelir. Ama bu durumda diğer bölge ülkeleri de ABD ile ilişkilerini daha sıcak bir hale getirebilir.

Tayvan Çin için varoluşsal bir öneme sahip. Çin 1949’da devrim yaptı ama Çin’i birleştiremedi, böldü. Kabul etseler de etmeseler de ortada iki tane Çin var. Bu bir yandan sosyalist devrimin tam anlamıyla gerçekleşemediğini bir yandan da tarihsel Çin’in bir arada değil bölünmüş olduğu algısını veriyor.

Önceki İçerikAli Babacan’dan hükümete ‘ekonomi reçetesi’
Sonraki İçerikAlmanya’da yeni hükümetin yol haritası: “Türkiye’de demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan, kadın ve azınlık hakları büyük ölçüde ortadan kaldırıldı”