Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Kimsesizler coğrafyası

Kimsesizler coğrafyası

Ortadoğu, küresel güçlerin satranç tahtasına dönüşmüş; bölge halkları bu tahtada piyon dahi sayılmayan birer "kimsesiz" haline getirilmiştir. Temeli Sykes-Picot zihniyetine dayanan yapay sınırlar, etnik ve dini dokuyu hiçe sayarak istikrarsızlığı kalıcı hale getirdi. Petrolün ve stratejinin gölgesinde "insan" faktörünün unutulduğu bu coğrafyada, "din kardeşliği" söylemi maalesef edebi bir metinden öteye gitmiyor. Bu makûs talih ancak dış müdahaleleri reddeden yerel ve güçlü bir iradenin doğmasıyla yenilebilir. Her şeye rağmen, Türkiye’nin bir Ortadoğu kaderine geçit vermeyecek o köklü nüvesine olan inancımızı korumalıyız.

Kuleli Askeri Lisesi ve Kara Harp Okulu mezunu olmama, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bilfiil 20 yıl görev yapmama rağmen; ekrandaki bazı “çubuklu” sivil arkadaşlar kadar bile askeri konularda kendimi nedense yetkin hissedemedim.

Bu yüzden de yıllardır devam eden vekâlet savaşları konusunda yazı yazmak bugüne kadar içimden gelmedi.

En basitinden “düşman imkân ve kabiliyeti” denen kavram; hem taktiksel hem de istihbari bir veri sürecini çözme pratiğini gerektirir.

Bunun için de öncelikle elinizde veri olması gerekir. Dolayısıyla her “babayiğidim” diyenin harcı değil bu.

Şöyle örnek vereyim: “İmkân ve kabiliyet”, ham verinin işlenmiş halidir.

Bir birliğin elindeki tank sayısı “bilgi” (information) iken; bu tanklarla gece harekâtı yapıp yapamayacağı veya ne kadar sürede intikal edebileceği istihbarat (intelligence) konusudur.

İstihbarat deyip geçmemek gerekir; o da kendi içerisinde bölümlere ayrılır. Mesela stratejik istihbarat, operasyonel istihbarat gibi…

Stratejik İstihbarat; düşman ordusunun genel lojistik kapasitesi, teknolojik düzeyi ve personel sayısı gibi uzun vadeli verileri kapsar.

Operasyonel İstihbarat ise belirli bir bölgedeki düşman gücünün, o arazi şartlarında neler yapabileceğini analiz eder.

Kaldı ki; askeri terminolojinin sivil lügatle imtihanı da ayrı bir mesele.

Öyle ki; Balyoz Davası sürecinde müdafi olarak “hareket” ve “harekât” arasındaki o keskin farkı mahkeme heyetine anlatana kadar göbeğimiz çatladı.

Hele ki “jenerik senaryo” kavramı gündeme geldiğinde, sanırım birçok kişi bunu bir Yeşilçam projesi zannetti.

Gördüğünüz gibi, elime çubuk almayı hak etmesem de hiçbir şey bilmiyor da değilim.

İşte bu teknik verilerin ve stratejik haritaların ötesinde, asıl mesele o haritaların üzerinde yaşayan ‘insan’dır.

Böyle bir girişe beni sevk eden; sevgili avukat meslektaşım Zekeriya Çetin’in “Kimsesizler Coğrafyası” isimli romanı.

Şahsen bir solukta bitirdim; naçizane sizlere de tavsiye ederim.

Roman örgü olarak 6 Şubat Hatay Depremi ile giriş yapsa da esas itibarıyla Ortadoğu coğrafyasının kimsesizliğinden dem vuruyor.

Romanın kahramanı, Iraklı bir Kürt olan Ali.

Ali’nin kişiliğinde; kaçışlar, kayıplar, toplama kampları, şiddet ve yoksulluk sayfa sayfa yüzümüze çarpıyor.

Nasıl çarpmasın ki? Sınırları cetvelle çizilmiş bir coğrafyadan söz ediyoruz.

Oysa bu bölge, semavi dinlerin doğduğu bir merkez olarak bunları hak etmiyor.

Zira tüm bu semavi dinler, sözde “kardeşlik kültü” olarak kendini lanse ediyor.

Gerçekte ise önce kendi aralarında sonra kendi içlerinde bir ayrıştırma mekanizmasına dönmüş durumdalar.

Kendi içinde bile birliği sağlayamayan dışarıya karşı nasıl bir olsun?

Hatta kendi içlerindeki rekabet bazen dışarıdan daha kanlı olabiliyor.

Örneği kapı gibi İran Meselesi…

Sözde körfez ülkeleri de Müslüman İran da…

Dinler durdukça bu işin durulacağı yok.

Kısacası “din kardeşliği” söylemi sadece edebi bir metinden öteye gitmiyor.

Bölgenin doğalgaz ve petrol açısından zenginliği aslında her şeyi özetliyor.

Bu yüzden de İran’dan Suriye’ye, Irak’tan Filistin’e uzanan bu hat, küresel güçlerin satranç tahtasına dönüşmüş.

Bölge halkları bu tahtada piyon dahi sayılmayan, sesini dünyaya duyuramayan birer “kimsesiz” haline getirilmiş durumda.

Malumunuz üzere bölgenin bugünkü sahipsizliğinin kökleri, 20. yüzyılın başındaki Sykes-Picot zihniyetine dayanır.

Anlaşma, adını müzakereleri yürüten diplomatlar Sir Mark Sykes (İngiltere) ve François Georges-Picot (Fransa) isimlerinden alır.

I. Dünya Savaşı devam ederken 16 Mayıs 1916 tarihinde İngiltere ve Fransa arasında gizlice imzalanan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Doğu’daki topraklarını paylaşmayı hedefleyen bu anlaşma, bölgeyi tarumar etmiştir.

Anlaşma neticesinde; Suriye kıyıları, Lübnan, Adana, Antakya ve Güneydoğu Anadolu bölgesi Fransız kontrolüne bırakıldı.

Bağdat ve Basra merkezli Güney Mezopotamya (Irak) ile bugünkü Ürdün ve Hayfa limanı İngiliz kontrolüne verildi.

Kudüs ve çevresi, kutsal yerlerin durumu nedeniyle uluslararası bir yönetime bırakılması kararlaştırıldı.

Bugün “Sykes-Picot” terimi, Orta Doğu’da Batılı güçlerin müdahalesi ve yapay sınırların dayatılması ile eş anlamlı hale gelmiştir.

Bölgedeki pek çok siyasi hareket ve örgüt, bu anlaşmanın yarattığı düzeni yıkmak istediklerini sık sık dile getirmektedir.

Bugünkü fiili durum böyle olmasa bile emperyal güçler; yerel halkların etnik, dini ve kültürel dokusunu hiçe sayarak çizdikleri suni sınırlarla istikrarsızlığı kalıcı hale getirdi.

Yani bütün mesele: İstikrarsızlık.

İstikrar adına yapılan bütün müdahalelerin ise sonuçları ortada.

Modern tarihin en büyük yıkımlarından birini yaşayan Irak, “demokrasi getirme” vaadiyle işgal edilmiş; ancak geriye harabeye dönmüş bir altyapı ve derin mezhepsel uçurumlar bırakılmıştır.

On yılı aşkın süredir devam eden iç savaşta Suriye halkı, küresel ve bölgesel güçlerin nüfuz mücadelesi arasında sıkışıp kalmıştır.

Milyonlarca mülteci; sığındıkları topraklarda “yabancı”, kendi vatanlarında ise “hedef” haline gelmiştir.

“Kimsesizler” tanımının en somut ve en acı verici örneği şüphesiz Filistin’dir.

Uluslararası hukukun, insan hakları beyannamelerinin ve küresel vicdanın her gün yeniden katledildiği bu topraklar, dünyanın gözü önünde sistematik bir yalnızlığa terk edilmiştir.

Filistin halkı, sadece topraklarını değil, aynı zamanda seslerini duyurma haklarını da kaybetmekle karşı karşıyadır.

Batı’nın stratejik çıkarları ve bölgedeki askeri dengeler, Filistinli bir çocuğun yaşam hakkından daha değerli görülmektedir.

Son olarak İran; bölgedeki diğer aktörlerden farklı olarak merkezi bir devlet yapısına sahip olsa da uygulanan ağır ambargolar ve diplomatik tecrit ile halkı düzeyinde bir “yalnızlaştırma” politikasına maruz bırakıldığını hep birlikte gördük.

Emperyal güçler önce bölgeyi kendi içinde kutuplaştırma stratejisiyle, İran’ı bölgenin geri kalanından soyutlamayı ve bu yolla kontrol altında tutmayı hedefledi.

Ancak bundan istenilen sevap hasıl olmayınca bu kez savaş açıldı.

Hem de göz göre göre…

Kısacası Ortadoğu halklarının “kimsesizliği”, onların güçsüzlüğünden değil; zenginliklerinin, coğrafi konumlarının ve kültürel miraslarının küresel sermaye ve silah endüstrisi için birer iştah kabartıcı malzeme olarak görülmesinden kaynaklandığı gün gibi ortada.

Bu coğrafya; petrolün, jeopolitiğin ve stratejinin gölgesinde kalmış, “insan” faktörünün unutulduğu bir yer haline getirilmiştir.

Ortadoğu’nun bu makus talihini yenebilmesi; dış müdahalelerin dayattığı parçalanmışlığı reddedip, kendi ortak paydalarında buluşabilen, “kimsesizlerin kimsesi” olacak yerel ve güçlü bir iradenin doğmasıyla mümkündür.

Mustafa Kemal’in bu konuda “”Cumhuriyet, bilhassa kimsesizlerin kimsesidir,” cümlesini de yeri gelmişken bir tarafa not edelim.

Aksi takdirde, cetvelle çizilen sınırlar sadece toprağı değil, bir medeniyetin geleceğini de bölmeye devam edecektir.

Peki, ufukta böyle bir ışık gözüküyor mu?

Ben yakın bir zamanda görmüyorum.

Ama yine de umudu kesmemek lazım.

Örneği biziz.

Eğer biz Osmanlı sonrası böyle bir çıkış yapabildik ise diğerleri neden yapamasın?

Gerçi içimizden bu çıkışı bile tu kaka ilan etmeye çalışanlar var.

Allahtan sayıları az da sadece kendileri çalıp kendileri söylüyor.

Hukuk, demokrasi, insan hakları, ekonomi ayaklar altında olmasına rağmen ülkedeki nüvenin bir Ortadoğu kaderine geçit vermeyeceğini düşünenlerdenim.

Hatta ve hatta birilerinin memleketi Ortadoğulaştırma çabalarına rağmen….

Ülkemizdeki mülteci sayısına tersten bakıldığında  aslında olumlu bir kriter.

Nitekim Zekeriya Çetin’in Kimsesizler Coğrafyası’ndaki Ali, her ne kadar kurmaca bir dünyanın evladı olsa da nihayetinde Türkiye’nin şefkatli sinesinde bulduğu o nisbi huzurla, adeta kavrulan yüreklerimize serin bir vaha oluyor.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın