O kitabı okuduğunuza emin misiniz?

     

    “23 Mart 1983 sabahının ilk saatlerinde, Hasana Kikica Sokağı 14 numaranın üçüncü katındaki dairemin kapısının vurulmasıyla uyandırıldım. Kapıyı açtığımda on kadar Yugoslav Gizli Polisi içeriye daldı.”

     

    Hayatının altı yılını hapiste geçirmesine neden olacak Saraybosna Davası’nın nasıl başladığını Aliya İzzetbegoviç, hatıratı Tarihe Tanıklığım’da böyle anlatmaya başlıyor.

     

    ‘Tarihe Tanıklığım’, Türkiye’de 2003 yılında Klasik Yayınları’ndan çıktı.  Şu anda 23’üncü baskısında. Yine aynı yayınevinin bastığı İzzetbegoviç’in ‘Doğu ve Batı Arasında İslam’ 37’inci, ‘Özgürlüğe Kaçışım’ 32’inci baskılarında. Kitaplar tüm dünyada en çok Türkçe’de satmış.

     

    Yani, Türkiye’deki her muhafazakar/dindar okur yazarın kütüphanesine muhakkak bu kitaplardan en az biri girmiştir.

     

    İzzetbegoviç, Türkiye’deki muhafazakarlar için “Aliya” dır, “Bilge Kral”dır, örnek bir Müslüman lider ve Avrupa’nın ortasında yalnız bırakılmış halkını büyük mücadelelerle katliamlardan kurtarmış bir kahramandır, çok sevilir, takdir edilir, onun veciz sözleri sık sık hatırlanır, hatırlatılır, yazılarda, konuşmalarda, tweetlerde, whatsapp yazışmalarında kullanılır.

     

    Ama kitapları ne kadar okunmuştur, söyledikleri, yaptıkları ne kadar anlaşılmıştır sorusunun cevabı epey meçhul.

     

    Aliya İzzetbegoviç, bütün titrlerinden önce bir düşünce adamıydı ve bir fikir suçlusuydu.

     

    Onun bir siyasi lider yapan Saraybosna Davası da bir ifade hürriyeti davasıydı.

    Davaya konu olan 40 sayfalık İslam Deklarasyonu’nu Aliya 1969’da kaleme almıştı. Deklarasyonun muhatabı İslam dünyasıydı. İçinde Yugoslavya’nın adı dahi geçmiyordu.

     

    Ama alıngan Yugoslav devleti, kitapçığı Yugoslav Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin toplumsal düzenine yönelik karşı-devrimci bir tehdit olarak algıladı, Aliya’yı da karşı-devrimci bir grup kurmakla suçladı.

     

    Bu suçlamalarla ülkenin her yerinden yüzlerce kişi gözaltına alındı.

     

    100 gün boyunca mahkemeye çıkarılmadan sorgulandılar.

     

    Aliya, kitapta Yugoslavya’nın adının bile geçmediğini, deklarasyonun muhatabının İslam dünyası olduğunu anlatmaya çalıştı, örnekler verdi.

     

    Gerçekten de deklarasyonda şimdi bile İslam dünyasının duymaya çok ihtiyacı olan şöyle eleştiriler yer almaktaydı:

    “Belirli İslam ülkelerinde fedakar dost veya azılı düşman aramak ve bulmak alışkanlığımız oldu ve bu durumu dış siyaset olarak isimlendirdik. Ne gerçek dost ne de hakiki düşman olmadığını anladığımız ve kendi sorunlarımız için “düşmanın felaket planlarını” değil, kendimizi suçlu gördüğümüz zaman, daha az hayal kırıklığı, sorunların azaldığı, olgunlaşmamızın başladığı bir dönem yaşarız.”

     

    “Ben olsam, Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım. Batı’nın aksine Doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafının kaynağı budur.”

     

    Ama yine de kendisi ve arkadaşları hakkında, Yugoslav Ceza Yasası’nın “devlete karşı fesat tertibi” ve fikir suçlarını düzenleyen maddelerinden ağır cezalar istenmesini engelleyemedi.

     

    En ağır ceza da devleti yıkmaya çalışan örgütün lideri olarak Aliya için isteniyordu.

     

    Halbuki Aliya, tutuklananların çoğunu ilk kez mahkemede görmüştü.

     

    İddianame yayınlanmadan sosyalist Belgrad rejimin gazeteleri çoktan Aliya’yı “milliyetçi, karşı-devrimci ve devlet düşmanı” ilan etmişlerdi.

     

    Kitaptan okumaya devam edelim:

    “Bütün toplumlarda şiddet ve adaletsizlik vardı. Komünist zulmün kendine özgü doğası ise yasa ve biçim kılıfı altına gizlenmiş olan hukuksuzluğudur. Bu ikiyüzlülük yaygın bir kafa karışıklığına yol açmıştır. Bazı insanlar, bu tür sistemler altında neyin doğru, neyin yanlış olduğunu hiç bilmeden yaşar ve ölürler. Basına, yetkililere, resmi açıklamalara safça inanarak, yanlışlığı ve adaletsizliği istemeden ve bilinçsizce destekleyerek sürekli hayal aleminde yaşarlar. Bu tür insanların, insanı dehşete düşüren şu safça açıklamayı yaptığı sıkça duyulur: ‘Tamam ama gazetelerin söylediği bu.’ Diktatörler ile cahil, aptallaştırılmış kitleler birbirlerini besleyerek el ele giderler.”

     

    Uzun ve komik mahkeme oturumları sonrası nihayet karar açıklandı. Aliya İzzetbegoviç 40 sayfalık bir kitapçık için 14 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı:

    “Kalbim çarpıyordu ama başımı dik tuttum ve aldırmaz bir tavır takındım. Kamera uğradığım şoku kaydetmek için oradaydı ama kaydedebildiği tek şey benim tavana bakışım oldu.”

     

    Karar ertesi gün Oslobodonje gazetesinin manşetindeydi:

    “Düşmanlara 90 yıl hapis”

     

    Tarihe Tanıklığım’dan okumaya devam:

    “Rejimin bu denli sert davranmasının hiçbir rasyonel açıklaması yok. Bu çoktan çöküşe geçmiş olan bir yönetimin umutsuz bir hamlesi miydi? Güçlü rejimler insanları söyledikleri sözler nedeniyle mahkum etmezler; zayıf alanlar korkarlar ve varoluş sürelerini uzatabilme çabası içinde şiddete başvururlar. Halka gelince, onları siyasi mahkumları çoğunlukla kendi bencil nedenlerinden dolayı suçlu kabul ederler. Bu bir tür savunma mekanizmasıdır. Halk, yasa ve düzenin korunmasına sahip olmadığı bir toplum içinde yaşadığı gerçeği ile barışamaz. Çünkü bunu yaptıkları takdirde, nasıl sessiz kalabildikleri sorusu ile yüzleşmek durumunda kalırlar.”

     

    Fakat sessiz kalmayanlar da vardı. 

     

    Davanın ve suçlamaların düzmece olduğunu savunan Sırp, Hırvat, Sloven ve Boşnaklardan oluşan Belgrad’ın en tanınmış 20 aydını, Yugoslavya Cumhurbaşkanı’na bir mektup yazmış ve şöyle demişti: “Bu dava modern Yugoslavya adli tarihinde ibret alınacak bir vakıa olacak, ifade ve düşünceye verilen cezanın arketipi olarak hatırlanmaya devam edecektir.”

     

    Ama çağrılar, eleştiriler, tepkiler devlete geri adım attırmadı. Yıllar geçmeye devam etti. Aliya hapiste yeise kapıldı, bir daha çıkamayacağını düşündü.

     

    Nihayet üç yıl sonra bir hukukçu olarak salt hukuki argümanlarla yazdığı 30 sayfalık itiraz dilekçesiyle başvurduğu Yugoslavya Federal Mahkemesi, cezanın “devlete karşı fesat tertibi” maddesinden olan kısmını iptal etti, sadece bir düşünce suçu mahkumiyetine dönüştürdü, böylece cezası 14 yıldan 9 yıla düşürüldü. 

    Yine de çok uzun yıllar hapiste kalması gerekiyordu.

     

    Çünkü Yugoslav Ceza Kanunu’nun fikir suçlarını düzenleyen 133’üncü maddesine göre “devletin düzenine sözle, yazılı olarak ya da imgeler yoluyla saldıran ya da tahkir edenler 10 yıla kadar hapis cezasına” çarptırılıyordu.

     

    Aliya, Tarihe Tanıklığım’da düşünce suçu için şöyle yazıyor:

    “Okulda insanlık tarihinin, insanın yazmayı öğrenerek “tarihsel bir hayvan” haline geldiğini öğrenmiştik. Yani insan ancak konuşmayı, düşündüklerini söylemeyi öğrendiğinde insan türüne dönüşmüştür. Ve sonra ona konuşmayı yasaklayan, utanç verici düşünce suçunu ve ifade suçlarını tasarlayan ve insanı tarih sahnesine ilk çıktığı zamanların karanlığına döndüren birileri çıkmıştır.”

     

    Hapishanede geçen yıllar boyunca Aliya içeride, ailesi ise dışarıda cezalandırıldı.

     

    Bunu kızı Sabina’nın 1985’de kendisine yazdığı mektuptan anlıyoruz:

    “Bu sabah pasaportumu geri istemek için İçişleri Bakanlığı’na gittim. Aslında oraya bunun için defalarca gitmiştim…Fakat bir kez daha bana başvurumun geri çevrildiğini, ve yakından yazılı bir kararın elime geçeceğini söylediler. Sadece sebepleri öğrenmek için, pasaportsuz kalmaya razı olabilirdim… Ama öyle görünüyor ki, hem pasaporttan hem de nedenlerden mahrum kalmaya devam edeceğim.”

     

    40 sayfalık bir kitapçık için tam beş yıl sekiz ay hapis yattıktan sonra 1988 yılında Yugoslavya Cumhurbaşkanı’nın affıyla serbest kaldı.

     

    İki yıl sonra Bosna Hersek’in Cumhurbaşkanı seçildi:

    “1990 seçimlerinden muzaffer çıktığımda, en sık sorulan sorulardan biri komünistlere karşı, bana ve arkadaşlarıma yaptıklarından dolayı herhangi bir misillemede bulunulup bulunulmayacağıydı. Herhangi bir misilleme olmayacağı biçiminde karşılık verdim. Ve olmadı da. Davada yer alanların hepsi hayatlarını normal bir biçimde yaşamaya ve görevlerini yapmaya devam etti. Hatta bazıları mevkilerini bile muhafaza ettiler. Bir politikacı olarak onları affettim. Ama bir insan olarak değil.”

     

    Fakat bir fikir suçlusu olduğunu hiçbir zaman unutmadı. Birkaç yıl sonra patlak verecek Bosna savaşının ortasında bile fikir ve medya hürriyeti konusunda hassas oldu:

    “1994’de Saraybosna’daki bir konferansta halktan biri bana sansürü sorumuştu. ‘Sayın Cumhurbaşkanım neler yazıldığını biliyor musunuz, sonuçta savaş zamanındayız. Buna neden izin veriyorsunuz. Neden sansürü devreye sokmuyorsunuz?’ Yaşadığım onca şeyden sonra asla bu tür yasaklara taraftar olmayacağımı söyleyerek karşılık verdim. Bu yalnızca bir ilke sorunu değildir, aynı zamanda bir verimlilik sorunudur. Yasakların ve basının insanları ikna etmek konusunda yapabilecek bir şeyi olmadığına inanıyorum. Kuran’ın da en güzel ve en veciz ayetlerinden birinde bu noktaya işaret ettiğini hatırlattım: ‘Dinde zorlama yoktur.’ Eğer bu biraz daha geniş yorumlanacak olursa, ‘inançlarda, düşüncelerde herhangi bir baskının söz konusu olamayacağı’ sonucu çıkar. Eğer tehditlerle, dayaklarla, polis ve hapishanelerle düşüncelere set çekmek mümkün olsaydı, bu en çok komünistlere uyardı, çünkü bunlar herkesten çok onların kullandığı yöntemlerdi. Komünist sistem deneyimi ve onun yenilgisi, bunun mümkün olmadığını  bir tür tarihsel deney içinde gayet güzel göstermiştir.”

     

    Gerçekten de öyle yaptı. Savaş boyu ve iktidarı sırasında Bosna’da hiçbir gazeteci tutuklanmadı, hiçbir gazete ya da dergi kapatılmadı.

     

    Çünkü Aliya’ya göre özgürlük ve kalkınma arasında doğrudan bir ilişki vardı. Yine Tarihe Tanıklığım’a koyduğu 1999 yılında yaptığı bir konuşmada bunu şöyle anlatmıştı:

    “Otoriter rejimler özgürlükleri baskı altında tutarak, sağlıklı uzlaşmaları engelleyerek, ideolojik ölçütler koyarak, bunlara karşı durabilecek yetenekli insanları toplumsal çalışmalardan alıkoyup ikinci plana iterler ve her şeyin vasat bir seviyeye indirgenmesini sağlarlar. Sonuç ise özgür ülkelere kaybetmek şeklinde ortaya çıkar.”

     

    Avrupa’nın ortasında katliama uğramış bir Müslüman cemaatin lideri olmasına rağmen,  bu onun hamasete, kendi kendine hayranlığa, Batı düşmanlığına kaymasına da neden olmamıştı.. Sorunların tespitinde oldukça realistti.

     

    1997 yılında Tahran’da yapılan İslam Konferansı Örgütü toplantısında yaptığı konuşma salonda bir anda buz kesmesine neden olmuştu. Bu konuşmasını da Tarihe Tanıklığım’a koydu:

    “Çok açık konuştuğum için beni bağışlayın. Güzel yalanların yardımı olmaz ama acı gerçekler bir ilaç olabilir. Batı çöküntü içinde ya da dejenere olmuş değil. Kendi kendini kandıran komünizmin “çürümüş Batı” propagandası, bunu acı bir şekilde ödedi. Batı çürümüş değil. Güçlü, örgütlü ve eğitimli. Okulları bizimkilerden iyi, kentleri bizimkilerden temiz. Batı’da insan haklarının düzeyi yüksek ve fakirler ile sakatlara toplumsal yardım iyi örgütlenmiş durumda. Batılılar çoğunlukla sorumlu ve dakik kişiler. Onların ilerlemelerinin karanlık yönünü de biliyorum ve bunun gözümden kaçmasına izin vermiyorum. İslam en iyisi ama biz en iyisi değiliz. Bunlar iki farklı şey ve her zaman onları karıştırıyoruz. Batı’dan nefret etmek yerine onunla rekabet etmeliyiz. Kuran bize bunu emretmiyor mu; “Hayırlı işlerde yarışınız.”

     

    İnsan, Tarihe Tanıklığım’ı yeniden okuyunca, Türkiye’yi Aliya’yı “Bilge Kral” olarak gören insanların yönettiğine, bu kitabın Türkiye’de 23 baskı yaptığına inanası gelmiyor.

     

    Onun fikirlerini ve hayatıyla ortaya koyduklarını anlamak ve ondan ders çıkarmak bir tarafa bugün Türkiye’de Aliya’nın komünist Yugoslavya’da yaşadığı hukuksuzlukların benzerleri her gün birilerine yaşatılıyor.

    40 sayfalık kitapçıklar yüzünden bile değil, köşe yazıları hatta birkaç cümlelik tweetleri yüzünden insanlar hapiste yatıyor. Devleti yıkmaya çalışmakla suçlanıyor. Dışarıdaki ailelerine pasaport verilmiyor.

     

    Ama yeniden Tarihe Tanıklığım’ı açıp bakmaya neden olan artık rutinleşen bu uygulamalar olmadı.

     

    Geçen hafta bir zamanlar Aliya’nın belgesellerinin yayınlandığı muhafazakar bir kanalda komşularını listeleyip, öldürme planı yapmaktan gülerek bahseden dindar kadınları izlerken, düşman bellediklerini, eşleri ve çocuklarıyla tehdit eden karakterleri dinlerken insanın aklına ister istemez ilk olarak Bosna geliyor, bir sabah kalktıklarında Sırp komşuları tarafından öldürülen Boşnaklar geliyor.

     

    Haydi bu sözlerin sahiplerini yok sayalım, marjinal sapmalar olduklarını düşünelim. Böyle bir şeyin bu ülkede yaşanmasını pek mümkün görmeyelim.

     

    Ama Bosna’yı bilen, Aliya’yı dilinden düşürmeyen büyük bir kalabalık da bu sözlere sessiz kalarak ulvi bir dava, haklı bir sebep için bunların yapılabilir olduğunu zımnen onayladı. Halbuki bu sözler, ilk olarak Bosna’da olan bitenleri bilenleri, Aliya’yı sevenleri yerinden zıplatması gerekirdi. 

     

    Evet, Aliya’yı anlamak zor, onun gibi yapabilmek kolay değil. Onun yapmayın dediği hataları yapmak, ona reva görülen, kınadığımız muameleri başkalarına reva görmek de mümkün.

     

    Ama en azından onun düşmanlarına benzemek bu kadar kolay olmamalı.

     

    Gerçekten arkanızdaki kütüphanelerde duran o kitapları okuduğunuza emin misiniz

    Önceki İçerikAK Parti döneminde Kürt Sorunu’na çözüm çabaları (3)
    Sonraki İçerikFatma hanım