11’e 10 Kala: Hayat hakkında delil toplayan adam

 

Yaşadıkça anılar acılar sevinçler birikip üst üste yığılıyor. İnsan önceliği şimdiye verir ama geçmişin yükünü taşımaktan kurtulamaz, kurtulmak da istemez çoğu kez. Bu yüzden toplayan biriktiren bir varlık. Hafıza derin bir kuyu gibi içine atılan nice duyguları, görüntüleri, izlenimleri, şahitlikleri belli bir düzenle istiflerken boş durmayız, bir yandan da nesnelere aşırı anlamlar yükleyip tutkuyla yığarız yaşadığımız mekânlara.

 

Pelin Esmer’in ilk uzun metraj filmi olan “11’e 10 Kala” bir yanıyla biriktirme hikâyesi. Yönetmen filmde amcasını anlattığını söylüyor ki zaten kendini bizzat oynayan da amca Mithat Esmer’in ta kendisi.

 

Seksenli yaşlarında olan Mithat Bey vaktiyle Sümerbank bursu almış, tam da 2. Dünya Savaşı sıralarında bir gemiyle Stanford Üniversitesi’nde okumak üzere Amerika’ya gitmiştir. Elektronik mühendisi olarak döndüğünde uzmanlığına uygun düşen iş yerine bir bez fabrikasına atanır. Bu ülkemizde herkesin istediği mesleğe ulaşmasının güçlüğü kadar, mezuniyetten sonra kendi alanında çalışma imkânlarının da geçmişteki kısıtlılığına işaret eder.

 

Bir tutkusu var Mithat Bey’in; yaşamının her anını koleksiyonuna eklediği bir nesneyle belgeleyip dün, bugün ve geleceği birbirine bağlamaktadır adeta. Biriktirdikleri arasında gazeteler de vardır yediği ekmeğin üzerindeki küçük etiketler de. İçeceklerin şişeleri, saatler, kitaplar, dergiler, kataloglar, resimler, eski model daktilolar, tedavülden kalkmış radyolar.

 

 Dünyanın dört bir yanından ödülle dönen film, her kültürden coğrafyadan insanı etkilediğine göre insanlığımızın ortak bir haline denk geliyor belli ki. İnsan seyrederken klinik bir vaka olarak tanımlanıp rızayla ya da zorla boşaltılma yoluna gidilen çöp evlerden birinin mahremiyetine girmiş gibi hissetmekle, bunun başka bir durum olduğu kanaati arasında muhayyer kalıyor. Kendine göre ilkeleri olan, yaşanan gerçekliklerin kıymetini bilen, olanların unutulmasına izin vermeyen bir adamın hiç kimseye aldırmadan doğru bildiği yolda ilerlemesi son derece etkileyici. Sakin bir akışla tutkularının peşinden gidişi, sorgularken dayanışma duygusuna yol açıyor öte yandan.

 

Yoksul bir ortamda büyüyen kişilerde ileride lazım olduğunda bulamazsam duygusuyla başlayan atamama hali, zamanla faturaları, çöpleri, pet şişeleri, yoğurt kaplarını biriktirmeye kadar varabiliyor. Dünyanın bütün ülkelerinde hatırı sayılır sayıda insan evde yatacak yer kalmayıncaya kadar başkaları için lüzumsuz ve çöp olan ama kendisi için anlamlı nesneleri yığabiliyor. Günümüzde de bilgisayar yazışmalarından telefon mesajlarına kadar her şeyi digital ortamda saklayan kişiler var. Atmak, elemek adeta varlığın eksilmesi, telafisi imkânsız bir erime ve yok olma. Özellikle de kaybedilen yakınların bir çöpünü bile atmak, elden çıkarmak onlara ihanetin, unutuluşa terk etmenin ta kendisi.

 

Sosyal yaşamdaki kopukluklar, apartman sakinleriyle diyalog kuramama gibi belirtiler bir davranış bozukluğunu ima ediyor ama zaten Mithat Bey, eşi Cahide Hanım “ben mi yoksa bu evdeki devasa gazete dağları mı” dediğinde, karısını silebilmiş bir adam. Depreme dayanıklı olmayan eski binanın yıkılıp yeniden yapılması için bütün apartman sakinleri ittifak halindeyken imzayı atmayıp, boşalan binada biriktirdiklerini koruma uğruna tek başına savaş verebilen tutku insanı.

 

Bir de kapıcı Ali var. Hasta çocuğunu karısıyla birlikte memlekete yollayan bakir Anadolu çocuğu Ali. Apartmanın bodrumunda kendisine ait alanı da karton kutular içinde sakladığı kitaplarla dolduran Mithat Bey, hiçbir zaman bilemeyecektir, eksik ansiklopedi sayıları ya da tamir edilecek eşyalar için İstanbul’un derinliklerine yollayarak yol yordam öğrettiği Ali’nin kitapları bir bir satmaya başladığını. Bozuk bir teybi, transistörlü fî tarihinden kalma radyosunu tamir için yolladığı yerlerde, şehrin öteki yakasındaki dünyalara giren Ali, başta çöp olarak gördüğü yığılı nesnelerin, sararmış matbuatın paha biçilmez değerini öğrenir zamanla.

 

Hayalleri, geçmişleri, dünyaları tamamen farklı iki adamın yolları garip biçimde kesişmiş, hayatın cilveleri içinde ayrılmaz ikili olmuşlardır. Mithat Bey’in doğal oyunculuğuna ayak uyduran Nejat İşler’in çizdiği Ali profili unutulmaz gerçekten. Yönetmen ona kötü ve fırsatçı bir adam rolü biçmiş de değil. Kızının hastalığı yeni iş ve yeni bir evi zorunlu kıldığından kartonlarda çürüyen birkaç kitabı satmaya kalkışmıştır sadece. 

 

Zaten Mithat Bey kendi kurduğu dünyasını yaşayabilmek için cansiperane mücadele verirken, seksenli yaşlardaki amcasının sakladıklarını bir fırsata çevirmek isteyen yeğeni harekete geçmiş bir sahaf dükkânı açmıştır bile. Mithat Bey, hiçbir şey satmak istemediğini, sadece hayatı belgelemek ve delillendirmek istediğini kesin bir dille söylediği halde.  

 

Bir de nesneler bozuk ve işlemez olarak saklanmıyor, saatten radyoya her birinin kendi fonksiyonunu icraya devam etmesi için başvurulacak, şehrin son tamircilerinin geniş bir listesi var. Eşyaya hürmet çok etkileyici. “Kullan at yenisini al” trendine karşılık eşyanın insana verdiği hizmete hürmeten, bakım ve onarım yapılarak kullanımlarının devam etmesini sağlamak kaybettiğimiz bir güzellik.

 

Bir kutu dürbün koleksiyonu. Hepsi nemden korunuyor tozları alınıyor. Dergilerin, gazetelerin eksik sayıları, ciltleri tedarik edilip koleksiyonlar tamamlanacak. Mithat Bey’in karşısında hayatı hakkını vererek değil atlayarak yaşadığımız zehabına kapılmamak ne mümkün. O hayatımız, varoluşumuz hakkında delil topluyor bir bakıma, fakat bunu marazi bir noktaya taşıyıp sevdiği karısını bile feda ederek başka bir hayatı kaçırıyor. Yaşamak mı, biriktirmek mi, insan mı, nesne mi gibi sayısız ikilem ve soruyla kalıyor insan.

 

Sürekli gittiği lokantanın sahibi dul hanımın seyrettiği kadın programlarında bir işaret, bir gönderme var sanki bu gidişata. Hayat tercihlerle ilerlemek zorunda ve buradaki kadınlar dul sayılmamak ya da kocasının sağladığı rahatı, serveti, statüyü kaybetmemek uğruna şiddete razı olabiliyorlar. Mithat Bey ise her şeyi bir arada istemenin imkânsızlığını sindirmiş bu yönde kalbi yatışmış biri.

 

Önceki İçerikEtyen Mahçupyan’ın kadim meselesi
Sonraki İçerikSerhat Tuğan: Hukukun katlettiği bir hayat