30 senelik Rus büyüsü ve Yunan bir şoför

 

1900’lerin ilk yılları. Rusya’da serflik kaldıralı 40 sene olmuş, özgürleşme ve Avrupa’daki modern akımlarla etkileşim toplumsal yaşamın her alanında değişim taleplerine sebep oluyor. 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında bilim ve teknolojideki ilerleme büyüyen kentler, fabrikalar, uçaklar, trenler, yeni yapılan binalar olarak Rusya’da hayata geçiyordu. Moskova, St. Petersburg, Kiev gibi kentlerde entelektüel ve sanatçı çevreleri belki de hiç olmadığı kadar coşkulu ve enerji doluydu. Öte yandan savaşlar sebebiyle derinleşen ekonomik zorluklar özellikle köylü halkta reform taleplerini güçlendiriyor, köy ve kent enerjisi birleşiyor, Komünist ideoloji her geçen gün daha fazla taraftar buluyordu. 

 

O zaman Rusya henüz kapalı bir toplum değil; sanatçılar Avrupa kentlerine gidip geliyor, Avrupa’nın modern akımları Rusya’da hemen yankı buluyor. Bu yüksek devinimli yıllarda sanat dünyasının her alanında; edebiyattan tiyatroya, resimden heykele, mimariden tasarıma müthiş bir canlılık yaşanıyor, her gün yeni bir manifesto yazılıyor, yeni bir akımın ismi duyuluyordu. Bu manifestoların içinde belki de en dikkat çekeni Fütüristlerin 1912’de açıkladığı “Yaygın Beğeni’ye bir Şamar” adlı manifestoydu. Rusya’daki alışılmış sanatsal zevklere ve tasarımlara bir şamar indirmek isteyen Fütüristler, o zamana kadar var olan dile karşı şairin sözcük icat etme hakkını ilân etmiş ve klasiklerin, yani Puşkin, Dostoyevski ve Tolstoy’un, “çağdaşlığın gemisinden fırlatılıp atılmasını” talep etmişlerdi. Fütürizm, Suprematizm, Konstruktivizm, Akmeizm, Elektro-Organizm, Kozmizm gibi birçok akımın doğduğu bu dönemin bütününe (sonradan) Rus Avangardı (1) ismi verildi. Ortak yaklaşımları geleneksel kalıpların bir tarafa atılması, sanatın sanat için değil bütün insanlık için yapılması, sanatın sadece üst sınıflara değil tüm sınıflara ait olduğu ve en nihayetinde iletişim ve birlik için kullanılması gerektiğiydi.

 

Bu dönemin sanatçıları 1900’lerin ilk yıllarından devrim gerçekleşene kadar sosyal hareketlerin parçası ve hatta itici gücü oldular; devrim herkes için bir kurtarıcı, yepyeni ve alabildiğince özgür bir ortamın teminatı olarak hayâl edildi. 1917 devrimi sonrası artarak gürleyen bu sanatsal enerji büyük kentlerin caddelerini festival alanına çevirdi, yeni sanat için yeni eğitim kurumları doğdu, her yerde sanat atölyeleri kuruldu. “Kliseye hayır, tiyatroya evet” sloganıyla sahne sanatlarında yeni teknikler, yeni sahne ortamları sergilenmeye başlandı. Politika ile el ele yürüyen sanat, politikayı besliyordu; tiyatro oyunları, afişler, binalar, şiirler, işçi giysileri, sloganlar hepsi devrim için tasarlandı, yazıldı, kullanıldı. Sonraki yıllarda bu dönem “sanat için beş senelik bir zafer” olarak değerlendirilecekti.

 

Ancak 1923’lere gelindiğinde siyaset sanatın bu yeni formlarına karşı toleransını kaybetmeye başladı, artık bir arada yürümektense, sanatın rejime hizmet etmesi talep ediliyordu. Yönetim dogmalaştıkça tüm nüansları ortadan kaldırmaya yönelik bir anlayış yerleşti. Ve sonunda Stalin’in Sovyet Sanatı ile, yani Sosyalist Gerçeklik ile, karşı karşıya kalındı. 1925 sonrası artan baskı sonucu bazı sanatçılar Rusya’dan ayrıldı, bazıları ise geleneksel formatlara dönüş yaptı. Birçoğunun ismi silindi.  Sosyalist dogmayı inkâr edenler ve buna direnenler arasında ise kurşuna dizilen, işçi kamplarında esir düşen, intihar eden birçok değerli sanatçı oldu. 1932’de “Devrimin 15. Yılı Sergisi” yapıldığında, avangard eserler bu sergiden tamamen dışlandı. 1930’lardan sonra avangard ressamların sanatı kabul edilmez eserler olarak, burjuva ürünü ve Sovyet Rejimi düşmanı ilan edilmişti. Moskova müzelerinin çoğu avangard sanat eserlerini ya imha etti ya da herhangi bir kültür değeri taşımadıklarını açıkladı. Derin buhran içinde kendi eserlerini yok eden ressamlar bile vardı.

 

Bu 30 senelik büyülü dönemde ortaya çıkan eserlerden oluşan etkileyici bir koleksiyon 18 Ekim’den beri Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergileniyor. “Rus Avangardı: Sanat ve Tasarımla Geleceği Düşlemek” sergisi benim gördüğüm en iyi kurgulanmış ve akademik içerikle zenginleştirilmiş sergilerden biri. Bu döneme ait resimlerin yanında tasarım objeleri, fotoğraflar, filmler, belgeseller ile desteklenen sergi Rus Avangard akımlarının geniş yelpazesini yansıtmayı da başarıyor. Bu dönemde altın çağını yaşadığı söylenen tiyatroyu ele almak için Meyerhold Tiyatrosu’nun bir rekonstrüksiyonu bile sergi salonuna yerleştirilmiş. Ayrıca Prof. Dr. Halil Berktay tarafından hazırlanan sergi içi bilgilendirme çok zengin ve son derece derinlikli. Bir de serginin katalog kitabı var, Rus Avangard dönemi hakkında çok başarılı makaleler içeriyor.

 

Bu sanatsal dönem coşkusuyla, etkisiyle, büyüsüyle, acısıyla ve tarihsel koşulları ile diğer akımlara nazaran insanı çok başka etkiliyor, duygulandırıyor, hayrete düşürüyor. Ancak benim sergi ile sizlerin dikkatini çekmek istediğim konu bu serginin olabilmesini mümkün kılan kişi. Sadece bizim görmemizi değil aslında bütün bu eserlerin bugün hala hayatta olmalarını sağlayan kişi; koleksiyoncu George Costakis.

 

Koleksiyoncu deyince aklınıza öyle varlıklı, soylu biri gelmesin. George Costakis 1913’te Moskova’da dünyaya gelen bir Yunan. Annesi ve babası Yunanistan doğumlu olup, devrim öncesinde Rusya’ya göç etmişler. Genç yaşta bir kardeşini ve peşinden babasını kaybeden George ve kardeşlerini anneleri büyütmüş. Kardeşleri çok iyi eğitim alırken George üniversiteye gitmemiş, liseden sonra Moskova Yunan Büyükelçiliği’nde çalışmaya başlamış, 19 yaşında evlenip, baba olmuş.

 

George elçilikte şoför olarak çalışıyordu. Sanat ve antika meraklısı diplomat ve ziyaretçileri antikacı dükkanlarına götürüyor, onlara tercümanlık yaparken pazarlık işini de üstleniyordu. Bu şekilde – elçilikten aldığı maaş evin geçimini fazlasıyla karşıladığı için – bazı beğendiği objeleri iyi fiyata almaya başladı. Avangard dönemde yapılan tablolarla karşılaştığında çok etkilendi. Fransa’ya gittiğinde gördüğü Fransız Avangard tablolar ise George’un gözünü açtı, ve Rusya’da orada burada rast geldiği resimlerin değerinin farkına vardı. “Chagall Yarım Kilo Patates Kadar Değerli Olmadığı” (2) günlerde o eserlerin kurtarılması gerektiğine, sonraki yıllarda önemlerinin yeniden anlaşılacağına dair güçlü bir inanca kapıldı.

 

Savaş sırasında Moskova’daki Yunanistan Büyükelçiliği boşaltılınca Costakis Kanada Büyükelçiliği’nde idari memur olarak çalışmaya başladı. Avangard hareketin içinde bulunmuş sanatçılar ve onların yakınları ile dost olmuş, avangard sanat hakkında bulabildiği her şeyi okumuş ve bir uzman haline gelmişti. Arşiv malzemesi, kitap, broşür, gazete, katalog, her şeyi topluyordu. Kenara atılmış, zarar görmüş, aile evlerinde saklananların peşine düşüp tüm eserleri alıyordu. Artık tutkulu bir koleksiyoncuydu. Yeni bir parça almak üzere gerekli parayı toplamak için karısına iki gün önce aldığı arabayı bile sattığı oldu. Marc Chagall, Alexander Rodchenko, Kandinsy’nin eşi Nina Kandinsky ve daha birçok sanatçı ve aileleri ile yakın dostlukları sayesinde tüm bilgiler ona akıyordu.

 

Costakis Koleksiyonu’nun şöhreti 1960’ların sonu, 70lerin başı sırasında doruk noktasına ulaşmıştı. Koleksiyon hakkında batıda birçok makale ve söyleşi yayımlanıyor, bir taraftan da katalog çalışması yapılıyordu. Bu sırada aile Moskova’nın bir kenar mahallesinde (Vernadskogo 59 adresi) büyük bir daireye taşınmış, tabloların duvarlara asılmasıyla evleri bir müze halini almıştı. Kapılarında her gün bir ziyaretçi grubu beliren Costakis ailesi kendilerini gayri resmi bir müze işletir halde bulurlar. Ev, sanatçıların, yazarların, sanat severlerin toplandığı buluşma merkezidir artık. Batıda basılan Moskova şehir rehberlerinde ziyaret edilmesi gereken yerler arasına giren Vernadskogo 59, turist ve öğrenci grupları, üst düzey politikacılar ve iş adamları tarafından da ziyaret edilir. Costakis, Moskova’da bir Avangard Müzesi kurma hayaline yakındır.

 

Ancak devlet yetkilileri bu gayri resmi müzeye kayıtsız kalmazlar. Rejim tarafından lanetlenen avangard sanatını yeniden dünya sahnesine kazandıran Costakis’i yakın markaja alırlar. Costakis ve tüm ailesi Yunan vatandaşı olduğu için Stalin döneminde yabancı olmanın zorlukları altında yaşıyorlardır artık. Dairelerine iki kez girilir, kır evleri soyulur, sürekli tehdit telefonları alırlar. Hayatları her geçen gün huzursuzlaşır ve ailesi Moskova’dan ayrılmak ister. Costakis Rusya’yı yürekten sevmesine rağmen ailesini tehlikeye atma riskini alamaz ve Rusya’dan ayrılmaya karar verir. Ama koleksiyon ne olacaktır?

 

Rus yetkililerle uzun ve zorlu geçen tartışmalardan sonra koleksiyonun büyük bir bölümü Costakis bağışı olarak Tretyakov Galerisi’nin malı olurken geri kalan eserlerin Sovyetler Birliği’nden çıkartılmasına izin verilir. Costakis kendi kararı ile Kandinsky’nin Kızıl Meydan’ını, Kliment Redko’nun Ayaklanma’sını ve Chagall’ın erken dönem eserlerinin içinde olduğu en iyi parçaları Rusya’ya bırakır. 1977 yılında Rusya’dan ayrılır.

 

Costakis’in elinde kalan koleksiyon Avrupa ve Amerika’nın en iyi müzelerinde sergilenir. 1982 yılında sergi New York’ta Guggenheim Müzesi’nde açıldığında ünlü sanat tarihçisi Margit Rowell “20. yüzyıl sanatının tarihi yeniden yazılması gerekli” demişti. Sergi inanılmaz bir ilgi ve başarının peşi sıra diğer Amerikan şehirlerine de götürülür. 1983’te Londra Kraliyet Akademisi’nde sergilenir, sonra da Stokolm, Münih, Hanover, Helsinki gibi Avrupa şehirlerinde. Costakis 1984’te İsveç Kralı’ndan Kraliyet Kutup Yıldızı Şovalyelik Nişanı alır.

 

1980’lerin ortasında sağlığı zayıflayan Costakis 1990’da Atina’da yaşama veda etti. Sonraki yıllarda Yunan Devleti Costakis Koleksiyonu’nun tümünü satın alarak Selanik’teki Devlet Çağdaş Sanat Müzesi’nde topladı. George Costakis’in 40 yıl boyunca topladığı ve “tıpkı çocuklarım gibi hepsini seviyorum” dediği Rus Avangardları hayal ettiği üzere sonunda tek bir çatı altında toplanmıştı.

 

Yunan bir şoförün tutkusu sayesinde 30 sene süren Rus çılgınlığına bugün İstanbul’da şahitlik edebilmek hayatın bir güzelliği. Bunun İstanbul, Selanik ve Moskova müzelerinin ortaklığında son derece özverili bir çalışma ile ortaya çıkmış olması ise ayrı bir memnuniyet sebebi.

 

                                                                 ***

 

Yazının fotoğrafı George Costakis’in Moskova’daki müze-evinde çekilmiş.

 

(1) Avangard: askeri bir terim olan “öncü”yle (vanguard) eşanlamlı kullanılır. Daha sonraları, belirli kişilerin başlangıçta büyük bir çabayla oluşturdukları, sonradan güçlenebilen, yerleşebilen, kanıksanabilen ve gelenekselleşmeye mahkûm, yeni, yaratıcı bir kuramın ya da eylemin en önünden giderek saldıran olarak kullanılmıştır.

 

(2) Chagall Yarım Kilo Patates Kadar Değerli Olmadığında, Belgesel, 1996, Yönetmen: Zervas Giorgos, Prodüksiyon Şirketi: Post Reality

 

Kaynakça:

 

Rus Avangardı, Sanat ve Tasarımla Geleceği Düşlemek, Sergi, Sakıp Sabancı Müzesi

Prof. Dr. Halil Berktay. “Bir Zamanlar Rusya’da.” Rus Avangardı, Sanat ve Tasarımla Geleceği Düşlemek, Sergi Kataloğu, 2018.

Dr. Maria Tsantsanoglou. “Rus Avangardı: Tanım, Tarihsel Arka Plan, Ortaya Çıkış Koşulları ve Yeni Estetik.” Rus Avangardı, Sanat ve Tasarımla Geleceği Düşlemek, Sergi Kataloğu, 2018.

Aliki Costakis. “Bir Koleksiyonun Serüveni.” Rus Avangardı, Sanat ve Tasarımla Geleceği Düşlemek, Sergi Kataloğu, 2018.

Zervas Giorgos, Post Reality. “Chagall Yarım Kilo Patates Kadar Değerli Olmadığında”, Belgesel, 1996.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Önceki İçerikAir France İstanbul’da
Sonraki İçerikGenç Siviller, Carl Schmitt ve bir İstanbul Barosu öyküsü