(4) Avrupa Parlamentosu nerede, 1128’ler nerede

[15 Nisan 2016] Üç gün önce ortaya attığım temel sorulardan devam edeceğim. Sadece kısa bir ara veriyorum, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’ye ilişkin dönem raporunda PKK ve güneydoğudaki durum hakkında neler dendiğine dikkat çekmek için.

 

Başka herşey gibi bu raporları da illâ indirgemeci bir şekilde değerlendirme alışkanlığımız var nedense. Ya mutlaka ve her bakımdan “Türkiye yanlısı” olacak, ya da mutlaka ve her bakımdan “Türkiye karşıtı.” İlkiyse iyi, ikincisiyse kötü. Ya iktidar sevinecek, iç ve dış karşıtları kahrolacak, ya da tersine, iktidar üzülecek, iç ve dış karşıtları zafer çığlıkları atacak.

 

Oysa realite hemen daima çok daha karmaşık. Ya ak ya kara değil; grinin çeşitli tonlarını taşıyor. Ne ki, sözünü ettiğim kolaycı yaftalama ve kompartımanlaştırma ihtiyacı, ilgili bütün tarafların dikkatle okuyup düşünmesi ve öğrenmesine engel oluyor. 

 

Bu sefer de aynı sendrom tekrarlanacak gibi. Türkiye raporu iade edecekmiş; bu, hükümet yanlısı basında raporu toptan ve alelacele çürütme, muhalif basında ise raporun davulunu çalma reflekslerine yol açıyor. Neden böyle, çok anlaşılır değil. Daha doğrusu, belki anlaşılır da, aynı ölçüde rasyonel değil. Çünkü birincisi, Türkiye’nin raporu iade etme eğilimi, AP’nin güncel konularda ne dediğinden çok, Ermeni soykırımı sorunundan kaynaklanmakta. İkincisi, bana sorarsanız (16 yıldır bu konuda bütün söylediklerimi tekrarlamadan da) soykırım tabii soykırım ama, spesifik olarak bu raporda yer alıp almaması noktasında hükümet haklı, çünkü bu güncel bir sorun değil, tamamen tarihsel bir sorun ve bildiğim kadarıyla Avrupa Birliği, elbette bütün aday ülkelerin güncel performanslarını gözden geçiriyor ve geçirecek ama, başka hiçbir aday ülkeye, geçmişleri hakkında böyle sorular sormuyor, kıstaslar getirmiyor, tarihindeki şu veya bu olayı öyle değil böyle tanımlayacaksın, illâ falanca tarifi kabul edeceksin diye bir dayatmada bulunmuyor. Galiba bir tek Türkiye, böyle seçici ve ayırımcı bir muameleye tâbi tutuluyor: genel olarak AB koşulları veya Kopenhag kriterleri ile hiçbir ilgisi olmadığı; üstelik tarihe (ve bilime) hukuk ve siyaset karıştırmanın, herhangi bir tarih sorununun çözümü için hukukî ve siyasî yaptırımlara başvurmanın bütün mahzurları Avrupa elitlerince de herhalde bilindiği (bilinmesi gerektiği) halde, 1915’te Osmanlı Ermenilerinin yaşadığı facianın soykırım olduğunu hemen şimdi ve kestirmeden kabul etmesi “şartı” (!) ikide bir Türkiye’nin önüne konuyor. Ben de Türkiye’nin Ermeni soykırımını er geç kabul etmesinden yanayım, kabul edeceğini umuyorum, 2014 ve 2015 “24 Nisan” taziyeleriyle buna yaklaştığını da düşünüyorum — ama tartışa tartışa, sindire sindire, anlaya anlaya. Yoksa, kesinlikle böyle değil. Dışarıdan, hırçın bir ültimatom havasıyla değil. Herşey bir yana, bu sorunun çözümünü zerrece kolaylaştırmıyor; tersine, büsbütün çözülmez ve içinden çıkılmaz kılıyor.

 

Üçüncüsü, raporun Türkiye’nin güncel performansına ilişkin değerlendirmeleri tekdüze değil; olumlu ve olumsuzun içiçe geçtiği parçalı bir mozaik manzarası arzediyor. Bir miktar haksızlık, evet, var; öte yandan, bazı haklı eleştiriler de var (1128’ler bildirisini imzalayan akademiklerin tutuklanması gibi; öte yandan “Türkiye lehine” denebilecek birçok konu da raporda yer alıyor. Ve bunlar, sadece mülteciler konusunda Türkiye’nin üstlendiği sorumluluklarla da sınırlı değil. Asıl PKK’ya bakış ve Avrupa Parlamentosu’nun güneydoğudaki savaşı nasıl değerlendirdiği, önemli tesbitleri içeriyor.     

 

Çeşitli haber ajanslarından, şunları öğreniyoruz örneğin: PKK’yla mücadelenin “Türkiye’nin meşru hakkı” olduğu vurgulanıyor. İster AB, ister AP, ister başka herhangi bir uluslararası kuruluş, elbette “güvenlik önlemlerinin hukukun üstünlüğü ve insan haklarına uygun bir şekilde gerçekleştirilmesini” de vurgulayacak; “terör operasyonlarının orantılı gerçekleşmesi ve bunların toplu cezalandırmaya dönüştürülmemesi gerektiğinin” de altını çizecek; bunları her adımda hükümet de söylüyor, Türkiye’nin bağımsız, eleştirel aydınları olarak bizler de söylüyoruz zaten. Nitekim 1128’ler bildirisinin bu noktadaki (ve sadece bu noktadaki) ifadeleri de bir bakıma eleştiriden vareste. Öte yandan, Avrupa Parlamentosu’nun dönem raporunda, “AB terör örgütleri listesinde olan PKK’nın şiddete dönmesini kınıyor ve meşru bulmuyoruz. Kürt sorununun şiddetle çözülemeyeceğini vurguluyor ve Türk hükümetine sorumluluğu alarak kapsayıcı ve sürdürülebilir bir çözüm için görüşmelere yeniden başlaması çağrısı yapıyoruz. PKK’yı silahlarını bırakmaya, terör yöntemlerini terk etmeye, barışçıl ve yasal yollarla isteklerini duyurmaya çağırıyoruz. PKK’nın güvenlik güçleri ve sivillere yönelik saldırılarını şiddetle kınıyor, YDG-H militanlarının barikat kurmaları ve hendek kazmalarından ciddi kaygı duyuyoruz” şeklinde çok kritik bir paragraf da yer alıyor ki…  

 

İşte bu, “Barış İçin Akademisyenler”in son tahlilde PKK-HDP apolojisti kafa yapısından çok farklı bir zihniyet. Olgular mı dediniz; bakın, bunlardır aslında. Dengeli ve dolayısıyla gerçek bir barış çağrısı veya barış bildirisi mi dediniz; bakın, olursa böyle olur. Koyun iki metni yanyana; kendiniz görün farkı. 1128’lerin militanca tek-yanlılığının gerçekleri tümüyle karartamadığı; bazen Oryantalist, bazen İslamofobik önyargılarına karşın meselâ Avrupa Parlamentosu’nu pek de etkilemediği, apaçık ortaya çıkmakta.

 

Bir de işin “muhatabımız kimdir, kime seslenebilir, kime çağrıda bulunabiliriz” boyutu vardı ya. Hani, 1128’lerin “biz istesek de PKK’yı etkileyemeyiz ki; elbette sadece devlete hitap edebiliriz” gibi adamakıllı komik ve saçma bir mazeretin arkasına saklandığı nokta…

 

Ne tuhaf; Türkiye’de yaşayan Türkiye vatandaşları kendilerini PKK’ya herhangi bir şey söyleme sorumluluğundan muaf kılmaya çalışırken, Avrupa Parlamentosu’nun tâ Strasbourg’dan PKK’ya “bak, senin bu savaşın meşru değildir; onun için silahlarını bırak, şiddeti terket, hendek ve barikatlardan vazgeç, sivillere ve güvenlik güçlerine saldırma” demekte hiçbir sorun görmediği anlaşılıyor.      

 

Önceki İçerikZirvede İran’a ağır eleştiri
Sonraki İçerikKutuplaşmaya karşı