Anti-Erdoğan siyasetin basit sonucu

 

Yaşanan siyasi kutuplaşma ortamında Cumhurbaşkanı’na nötr ve nesnel bir biçimde yaklaşmak giderek zorlaşıyor. Hele Erdoğan’ın karşıtları için bunu becermek neredeyse imkansız . Baştan söylemek lazım ki, Erdoğan her konumda kendi alanını olabildiğince genişletmeye çalışan bir siyasetçi. Öte yandan halk karşısında meşruiyet zeminini kaybetmemek için de elinden geleni yapan, epeyce pragmatik biri. Bu nedenle çelişkili gözüken tutumları bir arada sergilemekten kaçınmayabiliyor ve otoriterlikle demokratikliği bir arada yürütebiliyor.

 

Karşıtları açısından sorun, Erdoğan’a karşı adil olunamadığı takdirde onun parti içindeki ve halk karşısındaki prestijinin daha da tahkim olması. Sonuçta AKP zaten en büyük cemaat olan İslami muhafazakarlara dayanmakla kalmıyor, genişleyen orta sınıf üzerinden çok kimlikli ve çoğul bir seçmen kitlesini de temsil ediyor. Bu da uzak farkla en büyük parti olmasına ve AKP’yi dışarıda bırakan bir hükümetin oluşamamasına yetiyor.

 

Karşınızda böyle bir rakip varken temel amacınız tabanınızı militanlaştırmaktan ziyade AKP’den oy almak olmalı. Bu ise çatışma dilinden uzaklaşmanızı gerektiriyor. Eğer böyle bir durumda AKP gerilimi devam ettirmeye kalkarsa oy kaybedeceğinden kimsenin kuşkusu olmasın. Dolayısıyla şikayet edilen ‘Erdoğan dilini’ mümkün kılan şey aslında bizzat muhalefetin tutum ve söylemi.    

 

Örneğin Erdoğan Anayasa’nın cumhurbaşkanına verdiği yetkileri kullandığında rahatsız olunabiliyor. Oysa bu yetkiler 1982 darbesinden bu yana bütün cumhurbaşkanları tarafından kullanılageldi. Koalisyon görüşmeleri esnasında Erdoğan’ın seçimi tercih ettiğini söylemesi ‘vesayet’ olarak yorumlanabiliyor. Halbuki neredeyse bütün AKP’lilerin seçimi tercih etmesi bir yana, CHP ‘akıllı’ davransaydı şu anda koalisyon gerçekleşmişti. Erdoğan’ın hükümet kurma girişimi için Kılıçdaroğlu’na yetki vermemesi de neredeyse ‘diktatörlük’ olarak lanse ediliyor. Ne var ki MHP’nin tutumu devam ettiği sürece zaten bir hükümet alternatifi yoktu. Eğer Kılıçdaroğlu MHP’nin desteğini alabilmiş olsaydı, Erdoğan’ın CHP’ye yetki vermemesi mümkün olmazdı. Ayrıca AKP/CHP görüşmelerini ‘oyalama’ ve zaman kaybı olarak görenlerin Kılıçdaroğlu ile ilave bir hafta daha oyalanmayı nasıl doğru buldukları anlaşılır gibi değil… Bazıları ise görevi ikinci partiye vermenin bir ‘teamül’ olduğunu söyledi. Ama geçmişte pek uyulmamış ve göz göre göre anlamsız şekilde kullanılmamış olan bir teamül… Bunların ötesinde Cumhurbaşkanı’nın seçim kararı almasını eleştirmek ise iyice saçmaydı. Çünkü bu karar alınmasa ‘oyalanma’ daha da uzayacaktı. Öte yandan Erdoğan’ın bu sürece dahil olması istenmiyorsa yapılacak şey Meclis’te karar almaktı. Ancak Davutoğlu’nun çağrısına rağmen diğer partiler buna yanaşmadı.  

 

Aslında karşımızda basit bir durum var: AKP’nin sandıkta yenilmesinin tek koşulu kendi yapacağı hatalar. Nitekim Haziran seçimleri bunu açıkça gösterdi. Bunun dışında diğer partilerin AKP’yi yenme ihtimali yok. Toplum sosyolojisi ise AKP’siz bir koalisyonu olanaksız kılarken, muhalefet partilerinin toplumun geneline hitap edebileceği bir açılım gerçekleştirmelerini engelliyor. Kısacası muhalefetin siyaset imkanı kalmıyor. Siyaset sadece AKP ile toplum arasında yaşanıyor. Muhalefet ise kendisine yapay bir siyaset alanı üretmek zorunda… Bu da Tayyip Erdoğan’ın şahsında bulunuyor ve doğrusu Erdoğan da bundan hiç memnuniyetsiz değil. Sonuç bir sürü abes tartışmanın ciddiye alınıp gündemi işgal etmesi ve seçim ortamında toplumun yine karşısında AKP’yi görmesi, ona göre tavır alacak olmasıdır. 

 

Önceki İçerikBir ara geçiş: 1915 Ermeni soykırım kronolojisi-1
Sonraki İçerikBiz bu filmi ilk kez görüyoruz