Bak bir varmış bir yokmuş eski günlerde

Viyana kapılarından döneli asırlar oldu ama… “Türkleştirme”, olmadı öz be öz bir refleksle “Türkçeleştirme” merakımız bâki. Lâkin tarihimizde “aranjman”ın yeri ayrı. Bir zamanlar aranjman, millîleştirme sevdalı bünyemizin tam da ihtiyaç duyduğu bir ithalat kalemi. Popüler yabancı şarkılar Türkçe sözlerle tedavüle girip, “Susanna” filan “Ah Fatma” aranjesiyle dizimizin dibine oturunca, bünyeye daha iyi geliyor tabii. Duygu tercümeyle olmuyor, iyice evirip çevirince hissediyorsun.

Bir varmış, bir yokmuş; dereler derya, deryalar berrak iken, Salâh Birsel Boğaziçi’ni “şıngır mıngır” sallar iken bir delikanlı varmış…  Sabahın köründe Boğaziçi’nde dolaşırken, iskelede tatlı bir kıza rastlamış: “Bakışmışlar göz göze, gören kimse olmamış /Fakat denizle dalga oynamaya başlamış”. Ardından delikanlı “Ben bir erkek meleğim, bırak yanına geleyim /Elimi hiç sürmeden gözlerimle seveyim” diyerek, o günlerde henüz masum anlamıyla “yürümüş”kıza… Bir zamanlar Türkiye’de dünyayı aranje eden masal böyle başlamış işte.

Yaygın kabule göre 1961’de “taş plak” formatında piyasaya çıkan “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş”, Türkçe Pop’un “aranjman” halinin ilk örneği. Lübnan asıllı Fransız şarkıcı Bob Azzam’ın bir yıl önce meşhur ettiği şarkının İlham Gencer’in yorumuyla taze aranjmanı… Aynı şarkı, Febri Ebcioğlu’nun Türkçe Pop Müziği’ne “aranjör” sıfatıyla yerleşmesinin de miladı.

O yıllarda imkân, tesis, altyapı olsa, şarkının klibinin yahut 35 mm kısa filminin senaryosu da güftesi/hikâyesiyle hazır aslında. (¹) Dizelerindeki o kadar aşk-ı muhabbetin ardından şarkının finalinde delikanlı muradına ermese de… Daha ilk bakışmada “Şayet beni istersen, bize yolla anneni” diyen kızı kılpayı başkasına kaptırsa da… “Giriş-gelişme-sonuç” bölümleriyle tastamam, aile değerlerine, Türk örf ve adetlerine tas-hamam bir aşk masalı.

Gerçi kız vefasız biraz. Ama yanına kalmayacak; Gencer o değer bilmez kızdan intikamını arayı soğutmadan, “Şu zamane kızları” şarkısıyla alacak elbet. Nâmeden nağmeye, o kızlara haddini layıkıyla bildirecek… O yıllarda (da) bir tuhaf zaten afedersiniz “gezen kızlar”: “Renk renk peruk alıp, takıyorlar başlarına /Sürme, kalem çekiyorlar, gözlerine kaşlarına /Girmeden daha henüz /13-14 yaşlarına…” Ötesi, “Kimseden yok korkuları /Hürriyeti tüm seçmişler”… Hürriyetin biraz değil tüm seçilmesinin yine ayıp olduğu o devirde, nenem-anam-babam usulüne uymayan “gezişleri bağrını eziyor” erkeklerin.

Zamane kızları Çita maymunu

Her dizesinde “ceddin deden” hevesiyle dozunu da arttırıyor şarkı. Kızların tipleri de feci: “Çita maymununa benzer! /Günlük moda olmazsa /Çarşıda gezmezler /Berberden bezmezler /Fingir fingir fingirdeyip /Otolardan inmezler /Mutfak işinden ne haber /Vallahi bilmezler”.

Sayıp saydırdıktan sonra finale giderken, “İlham Gencer diyor ki /Yalan mıdır sözlerim /Yalanım yok hakikat var /Her gün görür gözlerim” dizesiyle imzasını da atıyor. Ama sürpriz! “İki ileri bir geri” makamından mıdır bilinmez… Şarkının en sonunda “Sakın kızmayın kızlar /Şakadır hep sözlerim /Şu İstanbul’un kızları /Elma şekerine benzer” cümleleriyle işi şakayla -usulen- karışık toplamaya çalışıyor. O kadar “benzetme”den sonra, o düşündükçe şaibeli “elma şekeri” metaforu, iltifat niyetine…

Neyse… O ilk aranjmanımızın finali hüsranla sonuçlansa da, acıklı ama herkesi oynatan türküler misali öyle hoplatan, el çırptıran bir şarkı ki… Dönemin müessese keyfine/gramerine göre üç farklı yazılışıyla ünlü “Klüb, Klüp ve Kulüp”lerinde, Casino ve dahi Gazino’larda hemen her grup, her solist onu seslendiriyor. Masal hâlâ popüler o yıllarda zira.

“Bak Bir Varmış, Bir Yokmuş”un tescilli markası Azzam’ı “Mustapha” şarkısıyla, “Ya Mustafa, ya Mustafa” nakaratıyla da seviyoruz o günlerde. Öyle ki, listelerde, 45’lik plak satışlarında ilk sıraya o şarkı oturuyor. Aranjesi zor değil, kendinde, bir bakıma hazır zaten. Tribünlere bile -güftesi Fenerbahçeli amigodan- oryantal marş oluyor: “Ya Mustafa ya Mikro Mustafa /Kornerden gol atıyor kerata…” Laf arasında söyleyeyim; minyon fiziği nedeniyle “Mikro” olarak anılan Mustafa Güven, 1958-59 sezonunda Lefterli, Can Bartulu FB’nin gözde futbolcularından.

“Susanna” “Ah Fatma” olunca millî

Aranjmanın tarihi aslında Türkçe sözlü kantolarla, iki kişilik “düetto”larla, Amelya, Peruz, Şamran Hanımlarla Osmanlı’ya kadar uzanıyor. 20. Yüzyıl’ın başlarında Türkçe sözlü tangolar da katılıyor araya. Ama bir Yardımcı Müzik Dalı olarak rüştünü Türkçe güfteli Pop’la ispat ediyor. Zira o tarihe kadar “aranjman” kelimesine sadece “şundan biraz, bundan biraz Çiçekçi”lerden aşinayız.

Aranjman aslında millî, olmadı millîleştirme sevdalı bünyemizin,  tam da ihtiyaç duyduğu bir ithalat kalemi… Popüler yabancı şarkılar Türkçe sözlerle tedavüle girip, “Susanna” filan “Ah Fatma” tercümesiyle dizimizin dibine oturunca, bünyeye daha iyi geliyor tabii. Duygu tercümeyle olmuyor, iyice evirip çevirince hissediyorsun.

Yabancı şarkının sözlerini tıpkı çevirisinden anlaman yetmez, lisanınca, gönül dilince hissetmen, “Ve aleyküm selam” diyebilmen lazım. Can Yücel “Türkçeleştirdiği”değil “Türkiyelileştirdiği” çeviri şiirlerinde duygunun dibine vuruyor mesela: “Allasen söyle nedir aşkın aslı astarı” diyor, aşkı Küçüksu’da, Çamlıca’da arıyor, komşusuna sorduğunda “Aşkedecekti tokadı” diye ürküyor, aşkı “şıpıdık terliğe”, “kalp kuruş”a, “Hacıyağına”,  “kandil çöreği”ne benzetiyor ki… Tadından yenmez. 

Marş verilmez, alınır bazen…

Enrico Macias, Adriano Celentano, Dalida, Charles Aznavour, Adamo, Marc Aryan gibi dönemin ünlü yabancı şarkıcılarının hemen her hit şarkısını aranje ediyoruz. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca, Yunancadan Türkiyelileştirdiğimiz şarkıların bazılarını bestesi, müziğiyle de bizim sayıyor/sanıyoruz o günlerde.

Ayten Alpman’ın Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra “darbe repertuarları” arasına da yerleşen “-Bir başkadır benim- Memleket”imin de aranjman olduğunu öğrendiğimizde yüreğimiz burkuluyor biraz. Hele birileri, önce Mireille Mathieu’nün “L’aveugle” etiketiyle sunulan o aranjmanın kökenine inince iyice canımız sıkılıyor. Meğer o ulusal pop-marşımız, aslında Hahamlı filan geleneksel Yahudi Halk Şarkısı “Rabbi Elimelekh”miş. Gerçi kim bilecek, hatta inanacak gürül gürül söylerken. Hem marş verilmez, alınır bazen.

Yeri gelmişken… 12 Eylül’ün fon müziği olarak “Memleketim”den daha net, daha yerli, daha marş, daha mesajlı “Türkiyem (Türkiyem, Türkiyem Cennetim)”e değinmeden darbe olmaz tabii. Müşerref Akay’ın bayraktan abiyesiyle sabah akşam biteviye söylediği, tüm meseleyi girişinde “Kahraman ırkıma sızmış ihanet /Bütün yüreklerde acı ve nefret /Düşmanlarım mert değil hepsi de namert /Türke Türkten başka yoktur dost nimet”le özetlediği şarkı marşı (“fantâzî marş”), insanların bir anda “istemsiz çalışan kas türleri” arasına katılan diline, mırıltısına takılmıştı mesela. Mezarlıktan geçerken ıslık çalasın gelse; “Türkiyem, Türkiyem, cennetim”…

Türkleştiremezsek Türkçeleştiririz hey aman

Viyana kapılarından döneli asırlar oldu ama… “Türkleştirme”, olmadı öz be öz bir refleksle “Türkçeleştirme” merakımız, “yayılmacı” mevzularda hevesimiz bâki. Mesela yabancılara Türkçe öğretme sevdamız. Öğretmek/belletmek bir yana, o kelimeyi durmadan söyleterek eğlenmeye de bayılırız… İnce, kalın ünlüsü, sert ünsüzüyle “ı”yı, “ö”yü, “ç”yi, “ş”yi filan söyleyemeyip, “yumuşak g”de pes eden dublajlı Miki Mouse gibi konuşmaları egomuzu da okşar. O şirin kendi telaffuzlarıyla bize sunturlu küfür etseler, bize olmasa da, dilimize iltifat olarak alırız.

İngilizce öğrenme adına, örgün (saçı örülü) eğitimde 5+3+3+hazırlık dâhil 5 yıl olmak üzere, en az 16 yılını -saçma sapan müfredatlarla- heba etmiş bir millet olarak… Biz diyemiyorsak onlar bize bir “Maraba” desinler, kendi dilimizle bir “teşkur” edip, kıymet bilsinler. “Yes” “Okey”, “Velkam”lı içten adımlarımıza karşı onlardan da bir adım beklemek hakkımız. 

Koca Kızıl Ordu’yu “Şıkıdım Şıkıdım” oynattık

Belki de imparatorluk ruhuyla intikam alıyoruz biraz; bir zamanların ünlü, sonrasında “malum” ve “mâlûl” Türkçe Olimpiyatları misal… Ben böyle engel atla(t)mayı hiçbir olimpiyatta görmedim. Getiriyoruz Çinli kardeşimizi… Hayatında değil dilinin, bilumum enstrümanlarının bile semtinden geç(e)mediği şarkıyı seslendiriyor sahnede: “Muhabe sokagi numero doksen /Icim urperdiyor ya evde yoksen.” Olimpiyat zaten her yerde; Tarkan’ın şarkısıyla o koskoca Kızıl Ordu’yu oynatıyoruz, “Şıkıdım Şıkıdım”…

Futbol âlemi desen, lisansı Türkçe Sempati Sınavı’yla verecekler neredeyse. Yurtdışından bir transfer olmasın… Futbolu teferruat kalır, kırık çarık Türkçesine bakar, sırtını pat patlarız. O sevdanın en reytingli versiyonu ise “O Ses Türkiye” ve “Yetenek Sizsiniz”di herhalde… (Es vermeden okursanız; yeteneksizsiniz.) Yarışmacı Burkina Faso’dan dün gelse fark etmez. Acun Ilıcalı hemen dönerdi tercümana: “Sor bakayım, Türkçe biliyor muymuş…” Biliyorsa ne âlâ, bilmiyorsa da dert değil hemen, o andan başlayarak öğretiriz evelallah.

Bitmedi, bitmez o sevdamız, “Turkce” konuşan yabancılara sempatimiz. Aynı kanaldaki reyting şampiyonu MasterChef’in İtalyan şefi, millî ama dul damadımız olma yolundaki Danilo Zanna mesela… Yanındaki iki yerli şefi Instagram’da ikiye katlayan iki milyon takipçisiyle de meşhur.

Türk yemeklerine “Törkiş şişh kebab çok güzel yine gelecek ben”den öte bayılan, Türk mutfağını yalayıp yutan Zanna’nın esas reytingi, o epey kırık Türkçe soslu tatlı dilinden geliyor öncelikle. En olmadık Türkçe, dile yerleşmiş Farsça, Arapça kelimeleri, deyimleri, hatta en tekerlemelik atasözlerini her fırsatta ona söyletmek, onun aranjesiyle dinlemek programın örtülü şablonu.

“Maraba essker”den “Maraba Televole”ye

Bir aralar cümle yabancı futbolcular, belki de biraz “Maraba essker” diye askeri birlik denetleyen bilcümle NATO zevatı, sonradan “Maraba Televole”yi doğurdu da… Clinton, Türkiye ziyaretinde tören kıtasının önünde muhtemelen telaffuzuna önceden çalıştığı “Merhaba”yla kıyısından kurtuldu. Çırağan’da rakısını içip şarkılar söyleyen “Çapkınım, hovardayım” adamı sempatik bulmamızda, o düzgün “Merhaba”sının da bir yeri olmalı.

Değil sıradan bir turist, adam dünyaca ünlü profesör filan olsa da boş… Hemen iki buçuk kelime Türkçe öğretiriz. O da bazen malum “ı”ları, “i” diye telaffuz edip, maalesef en popüler, en sunturlu küfrü şirin şirin sempozyumda deyiverir: “Sıkılmayın diye, kısa tutacak ben…”

Yeniden musikimize dönersek, aranjman furyasında “ecnebi” sanatçılara kırık, biraz da melodik Türkçe’yle Türk Pop, Türk Hafif Müziği söyletmek de “acaip” modaydı zaten. Farklı kaynaklara göre, İzmir Efeler ya da Aydın Germencik’te doğan Dario Moreno’nun (David Arugete) o hoş aksanının gazına mı geldiler. Bilemiyorum… Ama 60’lı yıllarda o tür “Sahibinin Sesiyle”, onun Türkçesini, vurgularını andıran aranjmanlar, esti inletti ülkeyi.

Kumsalda da olur: “Her yerde kar var”

Bir yabancının, ecnebi bir starın Türkçe şarkı okuması, mest etti o kuşağı. Juanito Fransa’dan geldi “Arkadaşımın Aşkısın”ı okudu, ikinci vatanı anında burası oldu. O da gaza geldi, “Canım Vatanım” diye Türkçe sözlü şarkılarından 33’lük albüm çıkardı. Gazinocu Fahrettin Aslan’dan aldığı teklifle Bebek’e yerleşti, gazinoların, tavernaların yıldızı oldu o dönem. O furya durulunca, Fransa’ya dönüp taksi şoförlüğü yaptığını öğrendik gazetelerden.

Aynı süreçte Ermeni asıllı Fransız Marc Aryan “Dünya Dönüyor” derken, İtalya’dan Pepino Di Capri ünlü “Melancolie im Septembre” şarkısını sünnetleyip, “Melankoli ne güzelsin…” diye girdi araya. Sacha Distel ise “Kime değler, sana değler bênim sevgilli”yle gönül kaldırdı.

Ecnebi sesli, aksanlı aranjman yeni nidalar da katıyordu dile, hayata. Anne Marie David’in “Neşeli gençleriz biz /Yaşamayı severiz /Bir pantolon bir gömlek /Şibidibidip şibidibidip dip…”i mesela. Yani düşünün… Aranjman furyasında, o kült Jesus Christ Superstar rock-operasının Fransız versiyonunun başrolünde Maria (Mary) Magdalena’yı oynayan David’e o şarkıyı söylettik ya… Bizden elbette korkulur.

SüperStar Ayşe Pekkan’ın yaman ikilemi

Ama o kuşak Adamo’yu tek geçer. “Her yerde kar var” dört mevsimin ulusal marşıydı; ki kumsalda insanlar o şarkıyla dans eder, buram buram terlerken “Her yerde kar var” derdi. Bir kuşağın ayak izleri, dans adımları öyle kaldı kumsalda, karda… Söylemesi kolay şarkılardandı. Zaten güftesi de herhal söylerken Adamo’yu yormasın diye kelimelere yer değiştirme oyunu gibiydi: “Karda zordur yürümek” diye başlayıp, “Yürümek zordur karda” filan diye aynı minvalde devam ediyordu.

“Ecnebi”lerin söylediği şarkılar 45’likleri pikaplarda iğne bırakmadı, aksanları doğma büyüme Türkiyeli şarkıcılara bile bir nevi “sosyal medya dili” yarattı o dönem. “Sound”u, telaffuzu o kadar yerleşti ki, sonradan aynı şarkıyı seslendiren Ajda Pekkan bile vurgusunu, tonlamasını Adamo’nun aksanıyla aynen ecnebileştirdi. Ardından “aranjman”ın bayrağını zirveye taşıdı şarkılarıyla.

Doğrusu yabancı gibi yerli olmak, Türkçe “Sanat Güneşi” filan değil de “SüperStar” olarak anılmak yakışıyordu da ona. Mesela nüfusundaki ikinci ismi olan “Ajda”yı değil de ilk ismi “Ayşe”yi kullansaydı, bence işi daha zor, belki de imkânsız olurdu. “Ayşe” şarkılı-türkülü tarihimizde “Gül Ayşe”, “Gelin Ayşe”, “Ayşem”di zira.

Devrimci “Gemim gidiyor baştan” marşı

Aynı furya, filmin gişesini, müziğini, başrolünü ünlü, hatta o filmle çıkış yapan aranjmanlara dayandıran “Yeşilçam Aranjmanları” modasını, o dalda da “Yeşilçam Şarkıları”nı yarattı. Aranjman ve “aranje”nin dönem efsanelerinden “Haydi gençlik hop hop” Erol Büyükburç, 30’a yakın filmde, 20 fotoromanda yer aldı mesela.

Bir zamanlar aranjmanın gücü adına!.. Siyasi versiyonlarından da söz etmeliyim. 60’ların son çeyreğinde devrimci marşlarda/şarkılarda “aranjman” dönemi başladı. Uluslararası “devrimci müzik”, Victor Jara’nın, başta Inti-Illimani, Quilapayun gruplarının yorumladığı Şili halk şarkıları, marşları Türkiyelileştirildi. Bazısı Venceremos, Bella Ciao gibi nakaratına sadık kalınarak, gerisi aranje edildi. Fransız sinema oyuncusu, biraz da şarkıcı Nathalie Cardone 1999’da Che Guevera’ya ithaf edilen  “Hasta Siempre (Sonsuza Kadar)” ile dünya disko yıldızı oldu.

Bu konuda önemli, farklı bir başlık da, halk türkülerinin aranje edilmesi… Mevzuya -ikinci yazımda değineceğim için-  ayrıntılarıyla girmeden, Sadettin Kaynak’ın bestelediği, Safiye Ayla’nın okuduğu “Gemim gidiyor baştan”ın, devrimcilerin “Geliyoruz zincirleri kıra kıra” marşına dönüştürülmesini de araya sıkıştırmalıyım. Orijinalinin güftesinin “Deniz eri”ne, “Ayyıldızlı bayrağa” ithaf olması, taaa o yıllarda dizelerine “Akdeniz bizim deniz olmaya çok yakışır”ı alması da, tam bir “Nereeeden nereyeee”dir doğrusu.

“Masal”ın “CD”si bile artık nostalji

Artık yaşayan müzik lügatimizde “aranjman” pek yok. Google’a “aranjman” yazınca ön sıralarda “aranjman çiçek”, “aranjman saksı”lar, hatta mobilyalar çıkıyor. Hop diye önünüze gelen aramanıza yardımcı sorular arasında “Aranjman çiçek canlı mı?” da popüler. Şarkı olarak yeri, rafı ise “Nostaljik müzikler”. Onun yerine “Cover” var ama etiketiyle, namıyla aranjmanı karşılayan bir kavram olduğunu söylemek zor.

Yazımda aktarmaya çalıştığım masalın “Bak bir varmış, bir yokmuş”u, yıllar sonra, Odeon Müzik’in o yılların sanatçılarını bir araya toplayan aynı adlı beş “CD”lik setiyle de gündeme geldi. CD deyince… Şimdi anında/yanında teknolojilerle, “YouTube’dan “Spotify”a, “iTunes”lara kadar müzik veri akış platformları, “Podcast”lerle, CD de nostaljiden payını alıyor. CD çalar, son model otomobillerin bir kısmında “bluetooth, USB, Apple Car Play bağlantılı” müzik sistemleriyle “oto pikap” muamelesi görerek, standart donanımlar arasında bile yer almıyor.

Bir dönemin nostaljisinin, müzikal hâlinin ana duraklarından birisi olan aranjmanı, “aranje edilen” türkülerimize, aranjmanın neon tabelalarında zirveye tırmandığı sahnelere, gazinolara, barlara, kulüplere değinmeye çalışarak noktalayacağım. Hani, tek cümleyle “bir varmış, bir yokmuş” diye de özetleyebileceğim günlerin bir başka renkli kesitine… Yine “her şey” var sahnelerde, yine tekmili birden ve yine masal.

(¹) “Yarı yerli” ilk klip: Türkiye’de çekilen ilk klibin 1965’de Gönül Turgut’un “Mühür Gözlüm” şarkısına nasip olduğundan söz ediyor kaynaklar. Ama seri üretilen ilk arabalarımız gibi “yarı yerli”… Zira 35 mm’lik filmin yönetmenleri Derek Williams ile James Allen. Kadro da kameramanından editörüne, prodüksiyonundan “sound”una “ecnebi”. İstanbul’da çekilen “klip” esasında bir turistik tanıtım filmi; Turgut kentin doğal ve tarihi görüntülerinin, o akışın arasında, sabit bir stüdyo çekimle bir kapının yanından ara ara görülüyor. Filmin finali de zaten üzerinde şehirlere göre tarihi eserlerin resimlemelerinden oluşan bir Türkiye haritasıyla geliyor.

“Koşma”nın koşa koşa yorumu: Şarkı ise Sıvaslı ozan, Âşık Ali İzzet Özkan’ın ünlü “koşma”sından… Gönül Turgut da halk edebiyatının o nazım biçiminin dümdüz anlamına ve o yıllardaki koşar adım Pop ritmine uyarak, o sözleri daha bir hızlı koşarak yorumluyor.  Çıkış o çıkış; “Mühür Gözlüm”, Zeki Müren’den Güneri Tecer’e, Erol Büyükburç’tan Ayla Dikmen’e, Kamuran Akkor’a yerleşiyor hayata.

Türküden aranje aynı şarkı bir yıl sonra, 1966’da gösterime giren “Düğün Gecesi”nde Zeki Müren’in yorumuyla, Yeşilçam’ın unutulmaz sahneleri arasına da giriyor. Şarkıyı gazino sahnesinden başrolü paylaştığı Türkan Şoray’ın kömür mühürlü gözlerine baka baka söylüyor ki, taş olsan dayanamazsın. Türkünün ana ya da tek teması “koyu kıskançlık” olunca, filmin “kara kedi” postuyla üçüncü aktristi de Ajda Pekkan. Bu furyadan bir yıl önce aynı türküyü Ruhi Su’nun yorumladığını da hatırlatmalıyım. Türkünün tüm bu sergüzeştinde, Neşet Ertaş yorumunun, “marka”sının yeri ayrı elbette.