Balkon ve gerçekler

Başbakan “balkon”a çıktı. Ondan “öpüşelim barışalım” konuşması bekleyenler sanırım hayal kırıklığına uğramışlardır. Aynen arkalarındaki “stratejik akıl”a çok güvenip, sandığa gömüldüklerinde olduğu gibi…Başbakan’ın “balkon”dan gelen sesi, bu sert mücadelenin en kritik ayağında zafer kazanmış bir politikacının “büyük resmi” nasıl okuduğunu ve kararlılığını anlatıyor bize. O, kavganın cesameti karşısında ulaşılan yerin bir durak olduğunun farkında. Kaybedilseydi bedeli çok ağır olabilecek, hepimizin hayatında dalga dalga sonuçlar yaratacak hayati bir durak. Fakat bir son durak değil; saldırının durdurulduğu, bileğin masaya yatarken bükülmeyip yeniden doğrultulabildiği, ofsaytlar ve şike penaltılarla üst üste gelen gollerden sonra 3-3’ün yakalandığı; rakibe “ne yapsak olmuyor” dedirten o “büyülü an”. Evet, mücadele devam ediyor.Erdoğan ve ekibinin, 1994’te İstanbul Belediye Başkanlığı’nın kazanılmasıyla başlayan uzun ve badireli yükselişi boyunca, son üç ay kadar öğretici bir tecrübeyle karşılaşmadığını kabul etmek gerekir. 17 Aralık’la birlikte Erdoğan’ın, sadece bu günü değil, geçmişi de yeni bir prizmadan süzdüğünden kuşkum yok.Sandıklardan fışkıran oylar; Meclis salonunun üçte ikisini dolduran vekiller; kabine koltukları… Bunlar, bu tarihin içinden gelen, bu coğrafyaya yerleşik bir ülkeyi yönetmeye yetmiyor. Yeni bilgi bu değil. Askerî vesayet zaten bunu bize anlatıyordu. Fakat biz, bu vesayetin neyin pahasına ve hangi stratejik akılla tasfiye edildiğini bilmiyorduk. Şimdi artık kendimce eminim ki, Erdoğan da bunu bilmiyordu. Çünkü bu bir tecrübe işidir. Tek başına bir siyasi ekibi aşar. Güvenlik ve istihbarat sektörüyle doğrudan ilgilidir. Bu kurumlarda etkin olamayan bir siyasi ekip, büyük siyasi kavgalara girerse onu damdan itiverirler. Devletin dehlizlerinde neler olup bittiğini, süreçlerin uluslararası ayaklarını, “dostların” görünmeyen niteliklerini sofistike yöntemlerle izleyen, analiz eden, etkin işleyen bir istihbarat sistemi hayatidir. Türkiye’nin geleneği, bu yapıların kendilerini seçilmiş hükümetlere kapalı tutmaları ve onların üstünde görmeleri üzerine kuruludur. Erdoğan’ın en büyük zaafı bu alanda kadro birikiminin olmaması ve ittifaklara mecbur kalışıdır. Geçen 12 yıl boyunca sadece (kendi deyimiyle kalbura çevrilmiş) MİT’in içinde kısmi bir etkinlik kurabildiği anlaşılıyor. Sonuçta ister acemilik ve öngörüsüzlük, ister kadrosuzluk ve çaresizlikten olsun, nasıl bir “konsorsiyum”la dans ettiğini yeterince anlayabildiğini zannetmiyorum.Fakat şimdi durum değişti. Devletin nasıl vahim biçimde kuşatıldığının; bırakın siyaset tarafından yönetilebilmeyi, siyaseti tasfiye etmeye kalkabilen bir varlık oluşturduğunun bütün işaretleri ortaya saçıldı. Öyle bir yere geldik ki, ya bürokrasi üzerinden hükümet tasfiye edilip Türkiye “kolay yönetilen” bir ülke olacak, ya da siyaseti seçilmiş siyasetçiler kendi bildikleri gibi yapıp halka hesap verecekler. Erdoğan-devlet kavgasının tek kelimeyle tercümesi budur. Onun balkondan “istiklal mücadelesi” dediği sorun da budur. Muhafazakâr topluma kavganın küresel boyutunu anlatmak için seçtiği sözler kimilerine “hamaset” gelebilir. Fakat bu söylem avcılığı hakikati değiştirmiyor. Gerçekten, Türkiye’nin siyaseti hangi merkezlerden ve hangi yöntemlerle çizilecek? Soru bu kadar çıplak.Evet, bu gün aklı ve vicdanı olan herkes biliyor ki, Erdoğan Ortadoğu’da alışılmadık bir Türkiye rolüne soyunduğu için, dünyanın orta yerinde “one minute” çıkışını yaptığı için ve ciddi güç odaklarına kafa tuttuğu için cezalandırılıyor. Ortadoğu haritasını çizerken karşılarında daha “ehlileştirilmiş” bir Türkiye görmek istiyorlar; bu çok açık değil mi?Bu gerçeği olduğu gibi görmek hükümetin siyasetlerini tepeden tırnağa onaylamak anlamına gelmez. Bugünkü “oyun”da Erdoğan’ın tarafını tutmak, onun içeride ve dışarıda çizmeye çalıştığı Türkiye tasavvuruyla ilgili değildir. Konu demokrasiyle ilgilidir. Hem de tam kalbiyle. Meşru siyaseti biz nerede arayacağız? Biz toplum olarak kendi siyasi kaderimizin neresinde duracağız? Tartışmalarımızın, oylarımızın, seçtiklerimizin değeri olacak mı? Hesap merci biz mi olacağız? Onları biz mi seçeceğiz ya da indireceğiz?Bu sorunun ilk etabını cevapladık.Balkona dönersek…Seçimlerden önceki düşüncemi değiştirmiş değilim. Erdoğan kavganın boyutunu doğru okuyor. Ayakta kalabilmenin hayati adımı seçimleri kazanmaktı ve bunu başardı. Şimdi bileğini bükmek isteyenleri olabildiğince yalnızlaştırması gerekecektir. Batı ile yeniden ve daha büyük bir özgüvenle masaya oturabilir. İçeride ve dışarıda çatışmayı tırmandırmayı değil, kapsamayı, güven vermeyi önemseyeceğini umuyorum. Fakat bu karanlık kuşatmada bileğini bükmek isteyenlerin masada yeri olmayacaktır. Erdoğan’ın Balkon’dan gelen sesi bu haklı “kırmızı çizgiyi” işaret ediyor. “Yeni sayfa açalım, siyaseti meşru zeminde yapalım” daveti çıkartıyor. Fakat ekliyor: “İnlerine gireceğiz”.Çağrı legal muhalefetedir. Tehdit ise illegal konsorsiyuma.Balkon’a cevap biraz gecikmeli olarak geldi. Kılıçdaroğlu’nu da dinledik. Kemal Bey’in sesi bir “balkon” açıklığından çok, kirli nemli bir “bodrum” katından yankılanıyor gibi…O da kavgayı doğru okuyor. İllegal konsorsiyumun siyasi kaderimiz üzerindeki etkisinin farkında. Bu güce ihtiyaç duyuyor. İlk işaretler CHP’nin bu karanlık cephedeki yerini terk etmeyeceğini gösteriyor.Haftaya buradan devam edelim.