Balkonsuz…

Bir zamanlar evlerin balkonları, “hayat”a çıkma teklifi yapardı. “Gel otur, gel bi bak” derdi insana… Cürmüne göre yemek odası olurdu ahalisine, mevsimine göre oturma odası, sıcak yaz gecelerinde bir şilte… Akşamcının rakı sofrasıydı kimi evlerde. Üstünde kravatı-gömleği, altında pijamasıyla Mahir Amca elinde kadeh balkona çıktığında, saatini ayarlardın.

Sonra balkonlar bozuldu… Lastikleri patlak, paslanmış bir bisiklet, merdaneli çamaşır makinesi, telleri yırtık, tek kapağı sarkık kiler dolabı oraya taşındı önce. Üstü mevsim lekeli muşambalarla güya çirkinliği-dağınıklığı saklanan isli-paslı “açık hava deposu”.

Değişen/yenilenen ihtiyaçlar nedeniyle artık lüzumsuz eşyalarla, “Taşınmada ilk atılacak şeyler” dolabı. Sokaklarda iri bir bebek arabası şasisinden devşirme nakliye aracıyla gezinen Eskiciii’nin önerdiği mandal, plastik leğen, maşrapa vs. ile takasına kıyılamayan eşyalar… Balkonda terk edilmiş, unutulmuş “şey”ler, “fazlalık”lar gibi alışa alışa balkonu da unuttu çoğu insan. Yer ve zaman aleyhine işledi o seyirliğin.

Terk edildi; ötesi çirkin, plastik kulübelere, puslu, kirli camlı çıkıntılara dönüştürülüp, eve eklendi sonra. Balkondu, bal(kon)kondu oldu. “Evde tadilat” dedin mi, bütçeye “balkon kapatma” da ekledi artık pek de sakin olmayan apartman sakinleri… Baktı müteahhit pek itibar kalmadı balkona, evin “m²”sine kattı, kimi adım atılamayacak o alanın, pencereye dayanan metal parmaklığın adını “Fransız Balkon” yaptı.

Antoine de Saint-Exupéry’inin Küçük Prens’i, “büyüklerin merakları”na dair okkalı siteminde yerden göğe haklı: “Büyükler rakamlara bayılırlar. Eğer büyüklere, ‘Kırmızı tuğlalı güzel bir ev gördüm, pencerelerinde sardunyalar ve çatısında kumrular vardı…’ derseniz, bu evi bir türlü hayallerinde canlandıramazlar. Onlara şöyle demeniz gerekir: ‘Yüz bin franklık bir ev gördüm.’ O zaman hemen haykırırlar: Ah, ne kadar da güzel!”

Düş odaları ve beton mezarlar

Haklı… Aslolan rakamlar, mesela “m²”… Oysa Enis Batur’un “Balkon: Cesur Körfez” denemesinde vurguladığı gibi, dışarlıklı olmasıyla önemliydi aslında o “m²”: “İnsanlar, balkonu salona, yatak ya da oturma odasına dâhil ederken metrekare kazandığına sevindi de, her evden bir düş odası eksildiğini bilmedi, bilmek istemedi.”

Evi, “kıyı” yapardı balkon, çıkmaydı hayata. Zaten “balkon”un İtalyanca iskele anlamına da gelen “balcone” kelimesinden türediğini yazıyor kaynaklar. O bile çağrışımıyla hayata temasını, “hayat”a çıkmayı hissettiriyor. Sokaktı… Sokak balkondan içeri, salona-odaya girerdi, insan balkondan sokağa sarkardı. Evet, bir düş odasıydı nihayetinde. Halil Cibran’ın 100 yıl önce yazdığı gibi evlerin de düşleri vardı zira:

“Eviniz sizin büyümüş gövdenizdir. Güneş altında büyür ve gecenin sessizliğinde uyur. Üstelik düşsüz de kalmaz. Sorarım size evleriniz düş görmüyor mu? Ve düşünde kentten çıkarak korulara gitmiyor mu? Tepelere tırmanmıyor mu? Evleriniz bir yarayı örten parlak bir perde değil, gözünüzü koruyan bir gözkapağıdır. Siz ölülerin canlılar için yaptığı mezarlarda oturamazsınız.”

“1+0”ın içinden çıkılmaz aritmetiği

Ama biz oturduk mezar evlerde, mahkûm edildik. Kiminde “stüdyo tipi” denilince başımızı göğe erdiren o beton kulelerin dar hücrelerinde, kiminde metrekaresi heybetli, balkonsuz, hayata çıkmasız boylu-poslu beton zindanlarda…

“Yuva” dedik oraya, bazısı ismiyle-cismiyle zaten kuş yuvası kadar olduğu için. Lâkin neredeyse hiç birini dişi kuş yap(a)madı o beton yuvaların. Kadın memura “memure” diyen bir dil az biraz kaldı ama müteahhidin o formuna gerek görmedi sözlük yazarları…  Google’a “kadın müteahhit” yazılınca, karşına “Kadın müteahhit nasıl olunur?” gibi abuk bir sorunun çıkması ondan. “Kadın müteahhit eseri” binalarla ilgili erkek haberleri de pek hoş. “Projeye estetik ve zarafet”lerini eklemişler.

Aritmetiği de bir tuhaf “yuva”ların… Matematikte “1+0”ın bir yeri, denklemi, problemi, teorisi filan var mıdır bilemiyorum ama mimaride varmış mesela. Öğrendik… Üşenmedim baktım, “+0”lı satılık daire ilanlarına… O rakamla “0”ın cürmünü, mânâsını aradım, taradım.

De ki, mini-mm bütçenle her şeyi “milimalist” ölçüp, içinde her şey dâhil “Nohut oda bakla sofa” bir yerde oturacaksın. İç geçirip, toplam 20 m²’ye indireceksin mesela bütçesi sınırlı, “1+0” hayallerini… Kelimenin mecazî değil gerçek anlamıyla o dertli başını sokacak bir ev alıp, minimâlik olacaksın bir sitede. Kat Mâlikleri toplantısında bir taburen de artısı…

20m²’ye sığdırılan Valhalla Ikea

Tamam da… Bakıyorum ilanlara, Antalya’da “1+0” 20 m² daire fiyatı 450 bine ulaşıyor. Yarım karış büyütüp brüt 29m²’ye genişletirsen hayalini, o zaman 950 bin… Yok kıyıda değil bari Isparta’da olsun dersen, 26m² “1+0” dairenin ederi, 865 bin lira. Eğer gökdelense, İstanbul’un sınırlarındaki bazı kardeşleri gibi deniz de görüyordur belki uzaktan. Zaten 20m² ev ilanlarında -prefabrik de olsa- tekerleklisi bile var; manzaranı beğenmezsen bavul gibi topla götür istediğin yere.

Bazısı “20 m²+0”lı ilanına “Tiny House” cilasını da eklemiş. Çok şirin; tiny miny yahut tin tin tini mini… Bir dolabı açınca içi mutfak, öbürünü açıp indirdiğinde yatak, yatak da aynı zamanda oturma grupçuğu olabiliyor belki. Nihai çözümü, Valhalla Ikea… Çamaşır makinesi ise odaya rengârenk akvaryum havası katıyor. Afedersiniz her şey ankastre, yani oturanı dâhil gömülü. Acep iki insan kaç metrekaredir, biraz yayıldığında…

Uzun lafın kısası, elde var 1 oda, artısı ise aynen 0.  Hiç olmazsa “solda sıfır” değil diyeceksin belki… Zira artının ardından yine solda, başta gibi dursa da bir bakıma sağda sıfır. Böyle bir problemi, o “+0”ın anlamını çözmek bana nasip olmayacak anlaşılan. O cinlikle “yok”un adını bâd-ı sabâ koyuyorsun galiba.

Yok  o kadar da değil deyip o “1+0”ın bari 1’i büyükçe olsun dersen… “1+0” stüdyo dairelerin fiyatları Şişli’de 11.5 milyon, Beşiktaş’ta 10 milyon, Sarıyer’de 8 milyon TL’ye filan çıkıyor. Ama artı değeri, artı “0”ı önemli. Çünkü süper plaza, hiper gökdelen, bilmem kaç kilometreden -kuşbakışı- denizi bile görüyor bazısı. Lâkin tabii ki balkonsuz; o kadar yüksekte balkon olsa bile çıkamazsın, tüneyemezsin zaten. Rüzgârıyla Hezârfen Çelebi olur, uçarsın…

Balkonu özel kılan ona ayrılan zaman

Velhasıl balkonsuz çoğu hayatlar. Yok o serin cereyan… Elektrik alamıyoruz, sokaktan! Kabahat kimin diyorsan, ne demişti Edip Cansever; “Açtın mı kapısını balkonunun /Saksıda görünen de sen /Sulayan da senin elin. /Düş sensin.” Belki  düşler de “1+0” artık; görürken, kurarken elde var bir, sonrası 0. Tabiri ise kim bilir kime emanet.

Hem bu sağanakta yastığa-yorgana ne kadar zam geldi, biliyor musunuz da yatınca ucu açıkta kalmayan, soğuktan donmayan, titremeyen düşler kuracaksınız abiler? Bir de “Ayağını yorganına göre uzat” diyor, her köşedeki eli-ayağı uzun utanmazlar. Ben de -içimi soğutmasa da- “Aça dokuz yorgan örtmüşler de, yine uyuyamamış” diyeyim bari, iyice sarındıkları “ata”sözlerinden.  

Zaman işte… Zaman ve zamâne meselesi. Balkonu da özel/güzel kılan, ona ayrılan zamandı da… Zamanımız mı kalmadı? Sokağa sadece cam ardından göz atmaya izin veriyor, o gerekli, ama bir o kadar sıradan, tekdüze meşguliyetlerimiz. Bir zamanlar “balkon mesaisi” diye bir deyim vardı, şimdi medâr-ı maişet yolunda “geçim mesaisi” var; zamanı, gönülleri kemiren.

Muallimin penceresi cam cama

Geçim yolunu bir şekilde denkleştireninin de hayatı/bakışı, uzaktan-mesafeli, kalın, geçirimsiz, çift camlı pencerelerden sessiz-sedasız… Sonu “pen”li pencere reklamları “Şşşt” diye fısıldıyor zaten, “Şimdi sessizlik lütfen” diyor sloganında. Web sitesi adresi de bence imalı, sehrisessizeal.com. Perdeleri aralayıp bakıyoruz, hayata. Pencere camın kara, seninki benden kara.

Balkonu güzel yapan, manzarasıydı da, o da mı bozuldu? Apartmanlar birbirine iyice dayanınca, güftesi “penceresi cam cama…”, “penceresi kapalı…”, “penceresi perdeli…” diye giden o türküdeki “muallim” yanlış şeyler mi öğretiyor bize… Yoksa “hayat-dünya görüşü”nde mi problem var?

Eğer manzarasıysa… Bir parka, koruya, doğaya bakan balkona mı meylederdi gönlümüz… Yoksa işlek bir caddeyi piyasalayan, fiskos bir balkona mı? Peki, böyle balkonları seçen insanlar arasında fark var mıydı acaba? İlki doğaya sevgili-saygılı, biraz Robenson? Diğeri meraklı, sosyal ve kalabalığın, “cemiyet”in parçası, rasatçısı mı? 

İlki ömür uzatır, ikincisi ömrü “sıkı”, eğlenceli mi geçirtirdi? Yoksa ilkinin yan etkileri, alkol-mangal-kolesterol; ikincisinin kükürt dioksit, karbon monoksit, gürültü, -kahrolsun- stres miydi… Koca şehirde, o küçücük balkonda, minicik mi kaldı “insanın anlamı” yoksa? Ve dev, yüksek, gökdelen sitelerle, biteviye intihar enstrümanına, fikrine mi dönüştü, balkonlar…

“Hayat”a çıkma teklifi yapan balkonlar

Ondan mı kaldırdılar? Yüksekten, yüksektekilerden korku, öyle de mi pekişti… 

Yaz kış 22 derece, mevsimi değişmez, yapay ışığı gece-gündüz parıldayan AVM’ler, penceresi açılamaz plazalar, işyerleri alıştırdı bizi belki, o yeknesaklığa. Havasız havaya…

Oysa pencere, balkon alacakaranlıktan sabaha geçiş, o taze uyanıştı. Başka bir zamandı. Seyrandı… Nazım Hikmet’in dizeleriydi: “Açtı kocaman mavi gözlerini pencereler /uyandı balkon /evin içinde dışında uyandı aydınlık /doldu saçlarına senin.” Sabah önce kuşlar, sonra balkon uyanırdı; ardından açardı -o yıllarda- küçük, çipil gözlerini pencereler.

Bir zamanlar evlerin balkonları, “hayat”a çıkma teklifi yapardı. “Gel otur, gel bi bak” derdi insana… Ferforje kıvrımlarıyla bezenen balkonlar, cürmüne göre yemek odası olurdu ahalisine, mevsimine göre oturma odası, sıcak yaz gecelerinde bir şilte… Akşamcının rakı sofrasıydı kimi evlerde. Üstünde kravatı-gömleği, altında pijamasıyla Mahir Amca elinde kadeh balkona çıktığında, saatini ayarlardın.

Balkon teleferiğiyle alışveriş keyfi

Balkona özel, yorgun, bacakları biraz dermansız masaları vardı ailelerin. Bazısı portatif, kışın duvara yaslı, muşambalı… Turşu küplerinin yanında. Mevsimin değiştiği, havaların ısındığı, ilkyazın geldiği önce balkon yıkandığında, o masa açıldığında anlaşılacak. Yahut balkondan balkona çamaşırlar asıldığında…

Sokakta oynamanın yeriyle elbette yarışamaz ama çocukluğumda severdim balkonları. Komşu arkadaşınla balkondan balkona uzattığın çamaşır ipinden/kablodan, çıkrığı makaralı teleferiklerle oyuncak, bilye, çizgi roman, ıvır zıvır alışverişini mesela… Üst kat balkonları da sepetli, poşetli asansörü vasıtasıyla ulaşırdı sokaktan alışverişe.

Düzayak bahçeye çıkan evlerin yerini tutmasa da, itibardı, “lüküs hayat”tı bir dönem gıcır apartmanların geniş balkonları: “Şişli’de bir apart(ı)man /Yoksa eğer halin yaman”… Bilhassa sardunyalarla balkonu saran küçük bahçe (¹) denemeleriydi.

Balkonsuz Romeo ve Juliet olur mu?

Balkon olmasa, “Romeo ve Juliet” de olmazdı mesela. O “ay ışığı ile gümüşlenmiş yıldızlı bir gecede Juliet balkonda, Romeo balkonun altında” konuşamazlardı. Tırmanamaz, sarılamazlardı birbirlerine… Biz de âşıkları bir şeye benzetemezdik.

Lâkin “muallim” de yanlış öğretmiş. Ve maalesef Shakespeare’in yazdığı oyunda “balkon” kelimesinin esamesinin okunmadığını da öğrendim bazı kaynaklardan: “Aslında Shakespeare balkonun ne olduğunu bilmiyordu. Shakespeare’in İngiltere’sinde bile öyle balkon yoktu…”

Ya işte… Feriştahı olsa, dünya çapında efsane bile olsa, öyledir biraz aşk hikâyeleri… Dinlerken güzeldir de, yazarken/yaşarken biraz yalan dolan, çokça bezeme ister. Olsun… Düş odası demiştik ya… O eserin halefleri, öyle düşlemiş, öyle canlandırmışlar demek. Eh, bereketli de olmuş, düzayak bir aşka nazaran. Gelecek pazar, biraz siyasette balkon meselesi var, biraz da dünyanın balkonu… Ve bir balkon tablosuyla özetlenen toplumsal değişme.

BİR FİLM/BİR OYUN

CUMBADAN RUMBAYA

Balkonun tarihi, cumbadanak “Sessiz Film” oyunlarımıza “bilinmesi imkânsız filmler” arasına yerleşti bir dönem. Başlangıçta kimsenin bilemediği ama giderek klişeleşmesi nedeniyle demode olan “Cumbadan Rumbaya” filmiyle… Yani hepsi yitirilen; Çolpan İlhan, Sadri Alışık, Adile Naşit, Vahit Öz kadrolu 1960 yapımı film. Peyami Sefa’nın romanından… Ne diyor Oğuz Atay; “Bizler seyirciyiz sadece. Dünya bir penceredir; her gelen öldü geçti”… Sonra cumbadan rumbaya yıkıldı o evler. Yerine cump diye o uyduruk Fransız Balkon, bırak gövdeni 41 numara ayağını sığdıramazsın…

(¹) Büyük acıların “küçük bahçe”leri: “Küçük bahçe” kelimeleri bile bana acı veren, yüreğimi sızlatan bir ifade oldu bu ülkede. Ne zaman o tanımlama geçse… 1980’de gözaltına altına alındığında dövülerek öldürülen İlhan Erdost’un çocuklarının gittiği “küçük bahçe”ler aklımda. Selda Güneysu’nun yazı dizisinde İlhan Erdost’un kızı Alaz anlatıyor o bahçeleri. Babaları 36 yaşında öldürüldüğünde ablası Türküler iki buçuk yaşında, Alaz ise henüz beş buçuk aylık: “Bize hem ölümü, hem babamızın gidişini birlikte anlatmaya çalıştılar. Önce ‘Uzaklara gitti’ dediler. Uzaklara düşman olduk. Son kez babamızı uyurken gördüğümüz için uykulardan korkar olduk. Yıllarca ‘Küçük bahçelere gidiyoruz’ diye, babamızın mezarına gittik.” Küçücük çocuklara Karşıyaka’daki o mezarı anlatmak için “küçük bahçe” nitelemesini seçmek, ne yaman yürektir, ne içe vuran acıdır.