“Barış akademisyenleri” mi?

 

George Orwell’in düşünce hayatımıza yaptığı önemli bir katkı, dille oynamanın ve kelimeler yeni anlamlar yüklemenin dezenformasyon ve beyin yıkama faaliyetlerinde ne kadar etkili ve yararlı olduğunu göstermesiydi. Yazarın Hayvan Çiftliği ve 1984 adlı önemli romanlarını okumuş olanlar ne demek istediğimi hemen anlayacaktır. Romanlarda, özellikle 1984’te, egemen güç çok sık kullanılan kelimelerin anlamlarını değiştirerek -meselâ savaşı aşka, işkenceyi sevgiye dönüştürerek- insanların düşünme melekelerini ortadan kaldırır ve onları kolayca manipüle edilebilecek zavallı yaratıklar hâkline getirir.

 

Kabul etmek zorundayız ki tüm devletlerin lisanında şu veya bu ölçüde kelimelerle bu şekilde oynama huyu ve yeteneği vardır. Devletler bu bakımdan ortaktır. Meselâ vergi artışları, yeni vergilemeler “yeniden yapılanma”, devleti büyütecek ve toplumdan emdiği maddî ve manevî kaynakları artıracak adımlar “reform” diye adlandırılır.

 

Mamafih bu tarz ve tavır yalnızca devletlerin hayatında ve uygulamalarında karşımıza çıkmaz. Bazen sivil toplumda da yansır. Radikal totaliter ideolojilerden esinlenmiş  güya “sivil” oluşumlar da kelimelerin anlamlarıyla oynayarak kafaları karıştırabilir, gerçek amaçlarını ve yüzlerini gizleyebilir. Biraz duraklayıp şöyle etrafınıza bakın, bunun birçok örneğini göreceksiniz.

 

Geçtiğimiz yıllarda Güneydoğu’da daha önce eşi benzeri görülmemiş bir olay yaşandı. PKK HDP ile işbirliğiyle birçok yerleşim biriminde hendekler kazıldı. Hendek başlarına silahlandırdığı grupları yerleştirildi.  Bu kimselerin çoğu zorla toplanan çocuk denecek yaşta kimselerdi. PKK-HDP hemen her ülke için önemli ve hassas meselelerden olan egemenliğin paylaşılması alanında tek taraflı bir adım atarak” özerklik” ilan etti. Özerkliği silahla ilan ettiği gibi silahla korumaya hazır olduğunu, yani savaşacağını da beyan etti. Türkiye devleti PKK-HDP’nin bu hamlesine karşı şiddetle cevap verdi. Ne yazık ki aylar süren ağır çatışmalar yaşandı ve pek çok insan hayatını kaybetti.

 

İşte o günlerde içinde çok sayıda akademisyenin de yer aldığı bir grup bir bildiri yayınladı. Daha sonra “barış bildirisi” adını verdikleri bu bildiride devlet ağır şekilde eleştirildi, katliam yapmakla suçlandı. Hendeklere yönelik operasyonlarn hemen durdurulması talep edildi.

 

Bu bildiriye siyaset katından -bana göre olmaması gerektiği kadar- sert tepkiler geldi. Bildiriciler ihanetle, teröre destek vermekle suçlandı. Bu kadarla kalsa iyiydi. Söze sözle mukabele edilmiş olurdu. Ancak, ne yazık ki, bildiriye imza koyanlar hakkında hukukî soruşturmalar başlatıldı. Bazıları üniversiteden uzaklaştırıldı. Olağanüstü hâl ilanından sonra da uzaklaştırmalar ve davalar devam etti

 

Yayınlandığı zaman birkaç yazı yazarak bildiriyi eleştirdim. Ama bildiricilerin cezai işleme maruz bırakılmasının ve üniversiteden uzaklaştırılmasının yanlış olduğunu da söyledim. Bildirinin ne kadar saçma ve ahlâksız olursa olsun ifade özgürlüğüne girdiğini ve aynı fikirde olmayan yazar -çizerlerin ona gereken cevabı vereceğini belirttim. Maalesef bu tür çağrılar dikkate alınmadı.

 

Benim dile getirdiğim türden eleştirilere karşı bildirinin amacının Türkiye’yi katliam yapan bir ülke olarak göstererek uluslararası yargılamalara tabi utulmasını sağlamak olduğu söylendi. Öyle bile olsa bence bildiricilere yapılan muamele yanlıştı. Evet, belki de bildiricilerin niyeti oydu. Ama ceza hukukunda niyetler yargılanamaz, eylemler yargılanır. Bildiri zaten bildiri olarak kaldı. İddia edilen şeye basamak, araç olamadı.

 

Hâlâ aynı noktadayım. Açılan davaların düşürülmesi, görevden alınanların işe iade edilmesi ve birikmiş maaşlarının da ödenmesi gerektiğini düşünüyorum. İmzacıların gereksiz ve haksız yere mağdur edildiği kanaatindeyim. Bu mağduriyetin bildirinin muhtevasının önüme geçtiğini ve olayı çarpıttığını düşünüyorum. Gelgelelim bildiricilerin kendilerini ”barış akademisyenleri” adıyla anması da tam bir Orwelyen çarpıtma örneği. Ne bildiri barış bildirisiydi, ne de bildiriciler de barış talep etmekteydi.

 

Çatışmaların durmasını istemek meşruydu. Hatta bu çerçevede, devletin ölçülü şiddet kullanıp kullanmadığının sorgulanması ve aşırı şiddet emaresi olan durumlarda bunun üzerine gidilmesi de. Ama ortada çatışan iki taraf varken sadece birini görmek ve bu birinin de bir karşı şiddetle oraya çıktığını görmezden gelmek ahlâk dışıydı. Barış isteniyorsa tüm taraflara “silahı, kurşun sıkmayı bırak” vs. denmeliydi. Bu yapılmadı. PKK’ya tek kelime edilmezken aslında sadece egemenlik meselesi için değil halkın olağan hayatını sürdürmesi için de mücadele vermesi gereken güvenlik güçlerini hedef almak olsa olsa manen PKK şiddetine hizmet edecek bir tavırdı.

 

Gerçek bir barışçı tavır iki tarafı da şiddetten uzak durmaya çağırmak olurdu. Bunun örneği de vardı. Merhum Tahir Elçi öldürülmeden önce yaptığı açıklamada “Devlet operasyonları durdursun, hendekler kapatılsın, hendek başlarındaki silahlı adamlar çekilsin”  mealinde sözler söyledi. İşte bu, gerçek bir barışçı tavırdı. Barış kelimesini sahiplenmeye çalışanlarınki ise aslında PKK şiddetini görmezden gelerek bir bakıma meşrulaştırmak ve hatta bir anlamda teşvik etmekti.

 

Siz kimi kandırıyorsunuz Allah aşkına! Ne bildiriniz barış bildirisiydi ne de siz barışçı akademisyenlersiniz.  İyi şiddet kötü şiddet ayrımı yapan kimselersiniz. (Türkü ile Kürdü ile) Türkiye solunun klasik şiddet meftunluğuna yakalanmışsınız.  Barıştan, barışçılıktan söz ederek İnsanları kendinize güldürmeyin!

 

 

Önceki İçerikSarraf vakasıyla yüzleşmek (*)
Sonraki İçerik21 Aralık’ta neler değişecek?