Batı hakkında doğru bilinen yanlışlardan: Üniversiteye dair bir değerlendirme

 

Yazmaya koyulduğumda, başlığın, “Batı’daki Bilimsel Gelişmeyi Sağlayan Üniversite miydi?” şeklinde olmasında karar kılmıştım. Sonra meramım için ifadenin yetersiz kaldığını düşünüp başlığı değiştirmeye niyetlendim. Kontrol için tekrar okuduğumda başlığın değişik bir biçimde de kurgulanabileceğini fark ettim. Ancak nasıl kurgulanabileceğine ilişkin bir yaklaşımı bir türlü başaramadım. Doğrusu, konunun çetrefilliğinden kaynaklanan zorluklar yüzünden de bir ölçüde çekindim. Sonunda bu şekliyle kalmasına karar verdim.

 

Gün geçmiyor ki ümranın birkaç iyi üniversitenin kurulmasından geçtiğini okumamış yahut duymamış olalım. İyi üniversitelerin hangi derde deva olacağı ise ayrı bir tartışmanın konusu. Çünkü dünyanın geri kalan kısmı Batı ile mukayese edilmeye başlandığında iş gelip bir şekilde bilimsel ve teknolojik gelişmeye dayanıyor. Kabul ediliyor ki refah, ümran ve bayındırlık biraz da bilime, teknolojiye ve akla dayanıyor. Öyle olunca bazen içten içe bazen de aşikar bir şekilde öykünülen Batı denli güçlü olmak için onun yaptıklarını yapmak, bir insiyak haline dönüşüveriyor. Acaba Batı deneyimi hakikaten öyle, sanıldığı gibi mi? Refah ve zenginliğini bilim ve teknolojiye muhtaç olan Batı’nın bu başarısını anlamada tek kurum üniversite mi? Eğer Batı dışı dünyaya bakılacak olursa öyle. Oysa Batı’daki bilimsel devrim de denilen dönüşümün başka failleri ve metodolojik reformu inşa eden başka kurumları var. Ne yazık ki Batı tarihi ince elenip sık dokunmadığından, bu hassa bir de azla yetinmekle birleşince az bilgiyle çok kanaat mümkün oluyor. Böylece ortaya Batı hakkında doğru bilinen yanlışlar çıkıyor.

 

Görünenin kökleri

 

İnsan tam bilmediğine veya yarım bildiğine bazen şüpheyle yaklaşır bazen de görmezden gelerek yok hükmünde bir tavır sergiler. Meraksızlık ise bu olumsuz yaklaşımı zorlaştıran bir unsur haline dönüşür. Sonuçta haberdar olunan ama bilinmeyen bir olgunun zihinde oluşan suretiyle yetinilmeye çalışılır. Batı ile dışındaki dünya arasında buna yakın bir ilişkinin tek taraflı bir biçimde geliştiğini söylemek muhtemel. Batı dışı dünyanın aleyhine, tek taraflı gelişen bu umursamazlığın sebeplerini saymak elbette mümkün. Batı dışı dünyanın Batı’yı tarih boyunca mukayese ederek bir sonuca vardığı da söylenemez. Keza zihni hesaplaşma da denilebilecek böylesi bir anlama çabasının kimsenin ilgisini çektiği de iddia edilemez. Öyle olunca Batı’ya ilişkin peçelenmiş gerçekler ve amorf hale getirilmiş bilgi kırıntıları Batı dışı entelektüellerinin ortamında dolaşıma girer.

 

Batı ile Batı dışı dünya arasında ikincisinin aleyhine gelişen ilişkideki tek taraflılık, ilkinin işine yarayacak hale de gelmekte. Batı, Batı dışı dünyaya ilişkin kendi değerlerine uygun olarak ürettiği bilgi ve geliştirdiği muhayyileyi durmaksızın geliştirirken bunu Batı dışı dünyanın kendi malı görmesine uygun imkanları da inşa etmekte. Batı aklının bunu yaparken ki esneklik, beceri ve tutarlılığı karşısında söz söyleyebilecek biri var mıdır, bilmiyorum. Bu minvalde reddiyeleri hatırlamak faydalı olmakla birlikte bunların işlevleri ne yazık ki ilişkiyi anlamada yetersiz kalmakta. O yüzden Batı ile Batı dışı dünya arasındaki ilişkilerin entelektüel arka planının çoğu defa ve kuvvetlice bir tevatürden ileriye gidemediği son derece barizdir.

 

Yukarıdaki cümleden olarak Batı ile Batı dışı dünya arasındaki ilişkinin ikincisinin aleyhine bir gelişme içinde olduğu tekrarlanabilir. Buna karşın Batı’nın Batı dışı dünya hakkındaki yaklaşımı dünya ölçeğinde sağlam kaynaklara erişilmiş olması yüzünden yetersizlikle de suçlanamaz. Temel kaynaklara erişmiş olan Batı aklı, bunları kendi gelenek ve metodunda harmanlayıp mantık süzgecinden geçirerek kendisi için sağlam bir zemine oturtması yüzünden de eleştirilemez. Çünkü kimi haksızlıklarda bile yine kendi içinden çıkanlarca yapılan müdahalelerle meseleye gelecek halelin önüne geçilmiş olması Batı geleneğini kıymetli kılmakta. Batı’nın bu titizliği yüzünden bugün Batı dışı dünya kendini öğrenmek istediğinde bile ilk başvurduğu bilgi kaynakları, metot ve kütüphaneleriyle Batı’nınkiler oluyor. Bu çok açık ve net bir dilemma sonuçta!

 

Batı dışı dünya kendisini anlamak konusunda içinde bulunduğu ikilemin bir benzerini Batı’yı anlamak ve bilmek hususunda da yaşamakta. Batı dışı dünya öncelikle Batı’yı çeşitli sebeplerden ötürü, belki de son iki yüzyıldan beri, yoğun bir biçimde yok saymakta. Ona dair her şeyi görmezden gelmekte ve görünür olanları da ilginç bir tarzda içselleştirerek görünmez kılmakta. İçselleştirme yine ilgi çekici bir derinlik ve yoğunlukta yapıldığından zamanla geliştirilen eleştiri niyetindeki reddiyeleri de anlamsız hale getirmekte. Yaşamın her alanına sirayet etmiş durumdaki Batı aklı ve ahlakının Batı dışı dünyanın her şeyiyle bütünleşmiş olması bu yüzden şaşırtıcı gelmemeli. Batı dışı dünyanın Batı ile girdiği güç mücadelesini biraz zamanın ruhu biraz da olanları anlamadaki gecikme yüzünden kaybetmesi, etkisinin yıkıcı bir şekilde bugün bile sürmesine yol açtı. Süreç, muhayyilesini yerle bir ettiği yetmezmiş gibi bir de muhakemeyi mümkün kılacak araçları da darmadağın ettiğinden Batı dışı dünyayı çaresiz bir hale soktu.

 

Batı ile Batı dışı dünya arasındaki ilişkileri Jung’un arketipleri ile de açıklamak mümkün. Bunu yapmak belki dikkat çekici olmasının yanı sıra meseleyi eğlenceli de kılabilir. Ama şimdilik buna gerek yok. Ancak meselenin psikolojik arka planının hayati kıymeti haiz olduğuna şüphe duyulmamalı. Jung adını da bu yüzden zikrettim zaten. Batı dışı dünya, Batı’ya yaklaşımında, derinlerindeki tarihi köklerle sarmaş dolaş olmuş toplumsal psikolojiyle de ilintilendirilirse şaşırtıcı olmaz. Batı dışı dünyanın Batı’ya ilişkin söylemlerinin meraktan çok bir ret niteliğini içinde barındırması mühimdir. Çünkü ilişkinin bu niteliği Batı dışı dünyanın bir türlü toparlanıp meseleye eğilmesine de mani olmakta. Oysa Batı dışı dünya bir felsefe kuramadan tarihi de yazamayacaktır. Tarih ise toplumsal hafıza ve zeka yüzünden bir tutkal ve kimlik olduğundan yaşamsaldır. Olan bitene karşın Batı dışı dünya esaslı bir tefekkür ve tarih yazımından uzaklaşmaktadır. Batı’nın reddiyse kimi zaman temelsiz kimi zaman da eksikli bir tarih yazımıyla sonuçlanmaktadır. Kurumlara ve olaylara olmayan anlamların yüklenmesi Batı’nın somut olarak tecellisine de halel getirmektedir. Bugün Batı dışı dünyadaki ortalama bir okumuş için Batı her şeyiyle bir olumsuzluklar abidesi, haksızlıklar kaynağıdır. Zamanla Batı dışı dünyanın bir bölümünde Batı’nın ilmini alıp ahlakını almamak şeklinde formüle edilen bir yaklaşım geliştirilmiş olsa da bu tavır değişikliği de olumlu bir dönüşme yol açamamıştır. Bu yüzden kurumların ve ilişkilerin belirleyiciliği üzerinde bir yargı geliştirilememiş, Batı ve onun kurumlarına ilişkin olarak yeni bir tarih yazımına başlanamamıştır.

 

Batı kurumlarının tanımlanması

 

Zaman ve mekan boyutunda varlığın isimlendirilerek konumlandırılması felsefe ve tarihi oluşturduğundan buna duyulan ihtiyaç açıktır. Çünkü varlığın kendini konumlandırabilmesi buna bağlıdır. Batı dışı dünyanın Batı’yı ve onun kurumlarını görmezden gelse de tanımlaması bu bakımdan kaçınılmazdır. Ne var ki tanımlama işinde bir eksiklik ve yetersizlik yanında alakasızlığın olduğundan da bahsetmek gerekir. Batı’nın ilişkileriyle kurumlarına nüfuz edebilmek yukarıda zikredildiği üzere metodu gerektirdiğinden mevzu ayrıca anılmalıdır. Metot, felsefe ve tarih olmayınca tanımlamayı da illetli hale dönüştürmektedir. İlletler ise Batı dışı dünyanın belleğini meydana getiren kabuller ve retler olduğundan temas ettiği yerleri de kendi renklerine boyamaktadır. Böylece bir kurum veya mefhum tanımlanır ve tarihlendirilirken illetler sürece hakim olmakta, Batı dışı dünyanın tahayyülleri hakikat haline dönüşmektedir.

 

Batı dışı dünyanın Batı’yı ve kurumlarını tanımlaması iki safhalıdır. Birinci safhada tanımlamanın gerçekçi bir yaklaşım sergilediği iddia edilebilir. Batı ile kabaca harp ve ekonomi sahalarında girişilen rekabet sonrasında Batı dışı dünya geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu zorunlu ve muvakkat bir ricattir. İlk yapılan Batı’nın bu güce nasıl eriştiğinin anlaşılmasından çok bunu hangi araçları kullanarak başardığının keşfedilmesidir Öncelikle harp sahasındaki başarının faillerinin tespiti dikkat çekicidir. Bunun için askeri okullar, tıp ve bürokrasi gibi kurumların hızla ıslah edilmelerine girişilmiştir. Islahata kalkışmanın birinci safhanın kendisi olduğu burada not edilmelidir. Çünkü bu kurumlar ve başarısızlık somuttur ve somut kurumlar üzerinden hareket etmek soruna bir çözüm bulmak bakımından isabetli bir adım olarak telakki edilmelidir. Nicelik kapsamında ele alınabilecek reformlar ve ıslahatlar yapılarak vaziyete bir çeki düzen verilmeye çalışılır. Böylece Batılı kurumların ithal ikamesi aracılığıyla tanımlanmasına girişilir. İlk safha somut vaka ve örnekler üzerinden gittiği için ikinci safhadan daha çok konuşulmayı hak etmektedir. Dolayısıyla hakkında daha çok veri mevcuttur.

 

İkinci safha ise Batı’ya ilişkin psikolojik betimlemelerin işe koyulmasına karşılık gelir. Bu safhada halk arasında anlatılan öyküleri andırır bir çerçeve kendine çarçabuk yer bulur. Normal şartlarda bükülemeyen bileğe ilişkin anlatılar çoğalır. Anlatılar çoğaldıkça da tevatürlere yenileri eklenir. Böylece öykünün sonunda nitelik ve nicelikçe ortaya bir dev konulur. Bu yaklaşım tarzı Batılı kurumlar için de az ya da çok uygulanmışa benziyor. Yenilginin müsebbiplerinden görülen üniversite bu tanımlamaya neredeyse tıpa tıp uyuyor. Bu yaklaşıma göre Batı’nın Batı dışı dünyayı takatsiz bırakacak tüm hamlelerini üniversite tasarlamıştır. Sınırların çizilmesi, petrolün bulunması, ceditçiliğin icadı gibi şeyler üniversitenin işidir. Bu türlü iddialar aslında kısmen doğrudur da. Dolayısıyla ona benzer kurumlar kurmak elzem haline gelmiş ya da getirilmiştir. Hakikatte bunun deruni başka bir sebebinden daha bahsedilebilir. Gözlerden ziyade akıllarda büyütülen Batılı kurumların müdahilliğinden kaynaklanan hayranlığı hep ikinci safhanın dahilinde görmek gerekir.

 

Batı dışı dünyanın Batı’ya ve kurumlarına ilişkin tanımlamaları bu muvacehede olunca inşa edilecek yeni kurumların tanımlarının da bu nitelikleri taşımaları bir mecburiyet haline dönüşmüştür. Yukarıda da anıldığı üzere en önemli üç kurum asker, tıp ve bürokrasidir. Her biri birbiriyle alakalı ve entelektüel yetiştiren merkezler haline gelmiştir. Batı ile temas yanında yabancı dil bilme becerileriyle kültür aktarımında bulunmaları toplum için özgün ve kıymetli bir konum kazanmalarına yol açmıştır. Böylece yıllar ilerledikçe mevzi ve mesleki kurumlardan daha çok Batı’nın başarısını üniversitelere borçlu olduğu kanısı yerleşmiştir. Bu kabulle 19. yüzyıldan sonra bu defa hızlı bir üniversiteleşme hareketine girişilmiştir. Coğrafyanın her bir köşesinde üniversiteler yahut o seviyedeki kolejlerin açıldığına şahit olunmuştur. Bu yeni kurumların ardı ardına açılması ile Batı’daki benzerleriyle bir eşzamanlılıktan bahsedilebilir. Özellikle Alman tecrübesi bu bakımdan çok önemli ve dikkat çekicidir.

 

Üniversite nasıl ortaya çıktı

 

Peki Batı’da üniversite kurumu nasıl ortaya çıktı? Bu konuda farklı gelenekler ve farklı tarihler var. Batı dışı dünyada Batı’nın monolitikliğine dair yıkılmaz bir fikir olduğundan bu konuda da kabulleri kırmak neredeyse mümkün değil. Batı dışı dünya istediğine inanmakta elbette özgür ama Batı’nın yükseköğrenimi farklı geleneklerden beslenmektedir. Faklı gelenekleri ise üç ana başlık altında toplayarak özetlemek mümkün. İleride üniversiteye dönüşecek okulların ilki din merkezliydi ve katedral ile pariş kiliselerinin duvar diplerinde yahut yakınlarında inşa edilmiş kurumlardı. Fiziki varlıkları onların kurum olarak görülmelerini mümkün kılmaktadır. 14. yüzyıldan itibaren örneklerine rastlanan bu okulların dünyadaki tüm toplumların ihtiyaç duyduğu eğitim meselesinden kaynaklı bir amaçla ortaya çıktıkları söylenebilir. Ancak özellikle Sicilya ve Endülüs’teki Müslüman teması Batılılarda yenilenme emarelerine yol açmıştır. Kilise diplerindeki bu okullar Katolik Kilisesi’nin Vatikan başta olmak üzere yerel kiliselerde istihdam edeceği koro üyelerinden bürokrasiye değin geniş bir yaygınlık gösterecek şekilde ihtiyaç duyulan yetişmiş insan gücünün eğitildikleri yerler haline geldi. Bu okullar sonrasında Katolik Kilisesi’nin kaleleri mesabesinde yükselmeye başladılar. Bilhassa Fransa ve İspanya gibi koyu Katolikliğin yaşandığı ve Katolik krallar tarafından idare edilen ülkelerde din eğitiminin yapıldığı okullara dönüştüler. Paris Üniversitesi’nin bu türlü üniversitelerin en meşhurlarından biri olduğu not edilmelidir.

 

İkinci yükseköğrenim geleneğinin ise bir İtalyan deneyimi olduğuna şüphe yoktur. Ticaret becerileri dolayısıyla Doğu ile daha sık ve yoğun ilişkiler kurmuş olan İtalyan şehir devletlerinin bu temasları ticari becerileri de beraberinde getirmekteydi. Yunan ve Roma geleneğinin ihyası beraberinde hümanizmayı hakim düşünce kılmıştır. Öyle olunca eskinin ilmi ve sanatının yeniden canlandırılması mümkün olmuştur. Ekonomik faaliyetlerin finansal imkan sağlaması, durumu daha da belirgin hale getirmiştir. Böylece görece refah içinde yaşayan İtalyan şehirleri Alplerin kuzeyinde kalan Cermenik kavimleri de cezbetmiştir. Hem bu hem de sağlanan tahsil imkanları pek çok kimseyi kendine çekmiştir.

 

Bu akış diğer Avrupa milletlerine de sirayet etmiştir. Fransa, İspanya, Doğu Avrupa ve Kanal Ülkeleri’nin öğrencileri yoğun bir şekilde hukuk ve tıp eğitimi almak üzere İtalyan şehirlerini doldurmuşlardır. Ders almak için hoca aramaya koyulan öğrenciler kendi aralarında birlikler oluşturarak daha uyguna hoca bulmanın önemli olduğunun farkına varmışlardır. Böylece öğrenci birlikleri ve buna karşı da hoca kooperatifleri ortaya çıkmıştır. Böylece modern üniversitenin ilk fiziki ve zihni temelleri İtalyan şehirlerinde atılmıştır. Vatikan, Roma’da olmasına karşın din eğitimi veren hiçbir üniversite İtalya’da kurulmamıştır. Aksine buradaki hukuk ve tıp okulları Roma ve Yunan geleneğinin devamı niteliğindeki bilgilerin öğretildiği okullar olarak kalmışlardır. İtalyan üniversiteleri yanında genel anlamda Batı üniversiteleri birer pazar ve ticari işletme olarak vücut bulmuş, böyle de devam etmişlerdir. 16. yüzyılda büyük ekonomik dönüşümle öğrenci hareketliliğinin de ciddi ekonomik girdilere yol açtığını gören şehir yönetimleri bu kurumlara el koymaya başlamışlardır. Kimi yerde öğrencileri destekleyici önlemlerin alındığı da olmuştur. Çünkü öğrenciler okumaya geldikleri şehirlere birer ekonomik kaynak imkanı sağlamaktaydılar. Keza böylece öğrenci hareketliliği Batı’yı birbirine entelektüel anlamda bağlayan bir tutkala da dönüşmekteydi. 

 

Üçüncü gelenek ise İngiliz kolej sistemiydi. Karmaşık finans imkanları ile güçlendirilmiş İngiliz kolejleri hem din yani hukuk eğitimlerini öncelemekte hem de fizik, matematik ve astronomi derslerinin verildiği kürsülerle öğrenci kabul etmekteydiler. Kolej sistemini kıta Avrupa’sından sonrasına tarihlemek doğru olacaktır. Böyle olunca İngilizlerin kolejlerle her iki geleneğin bir karışımını ortaya koyduklarını ileri sürmek mümkün görülebilir. Diğer alanlarda da görüldüğü üzere İngilizler Avrupa’nın genelinden farklı olduklarını yüksek öğrenimde de göstermişlerdir. Onların kürsü kurmaktaki becerilerinin Avrupa akademilerindeki özgünlük ve özgürlükleri destekler bir niteliği ürettiği ileri sürülebilir. Bilhassa zengin, soylu ve din adamlarının gelirlerini eğitim için sarf ettikleri fen bilimleri alanında kurdukları kürsüler zamanla kolejlerin asıl motivasyonu haline dönüşmüşlerdir.

 

Her bir gelenek Avrupa’nın yükseköğreniminin kurulmasına bir şekilde katkı sunmuşlardır. Bununla beraber üniversitelerin genel anlamda hayri örgütlenmeler olmadığının ilk elden belirtilmesinde fayda vardır. Üniversitelerin, formal eğitimin verildiği, hele hele Martin Luther’den sonra devlet destekli din eğitiminin sistematize edildiği kurumlar olarak kaldıkları not edilmelidir. Özgünlük ve özgürlük hususunda İtalyan üniversitelerini Avrupa’daki diğer benzerleri geçemeyecekse de üniversitelerin ekonomik birer enstrüman olduğunun görülmesi bunları da özgünlük ve özgürlükleri aleyhine bir konum almaya zorlamıştır. 16. yüzyıldan sonra üniversite bir meşruiyet kazandırma kurumu haline temayül etmiştir. Cermen topraklarında ortaya çıkan yerel prensler de dahil yaşanan kanlı savaşlarla birlikte İngilizlerin mezhep ayrışması durumu daha da zorlaştırmıştır. Yerel güçler de dahil olmak üzere kudretli hükümdarlar üniversiteleri finanse ederek kitlesel eğitimi bir şekilde desteklemişlerdir.

 

Avrupa’daki temel parametreleri değiştiren işlerden ilki siyasi ve dini mücadeleler tarihiyse diğeri ekonomik genişleme ve para arzının artışıyla sonuçlanan iktisadi farklılaşmadır. Afrika ve Amerika’dan kıtaya akan ucuz para ve değişen iklim şartları yanında yeni dominyonların ihdası, nüfusta bir yükselişe ve tarımsal verimliliğin artışına yol açmış bunlar da kıta sathında nitelikli insan ihtiyacını beraberinde getirmiştir. Öyle olunca, hızla, tek bir formda kimselerin yetiştirilmesi bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmıştır. Üniversiteler ise kendilerini bu ihtiyaca çok çabuk uyarlamasını bilmişlerdir. Bunun haricinde soyluların hiç de mecbur olmamalarına karşın tarih ve dini kaynaklara vukufiyet sağlamalarının onları daha da yücelttiğini keşfetmeleri üniversiteleri bir şekilde tek taraflı unvan ve meşruiyet sağlayan kurumlar haline dönüştürmüştür.

 

Genel anlamda birer din, dolayısıyla da hukuk okulu olarak formal eğitim merkezi olan üniversiteler zamanla fakülteleşme ve ihtisaslaşma yolunda ilerlemişlerdir. Üniversitelerin bugün kazandığı formun önemli dönüm noktalarından bir diğeriyse Alman idealizmi ile yaşanmıştır. Wilhelm von Humboldt’un eklektik aydınlanmacı zihni Johann Fichte ve Friedrich Schleiermacher gibi filozoflarla başka bir boyuta evrilmiştir. Humboldt’un felsefi anlamdaki ülküsü Alman yükseköğrenimini şekillendirmiş ve bugün görülen sistematik iş bölümleriyle sonuçlanmıştır.

 

Batı’nın akademik geleneği

 

Belki Avrupa zihninin asıl kurucu babasının üniversiteden ayrı ve kendiliğinden ortaya çıkan akademilerin olduğunu söylemek gerekir. İlginç bir şekilde akademilerin kurulması ve Batı sathında hemen her bir bucağında ortaya çıkmaları resmiyetten uzaktadır. Şehirlerde kendilerine eğitim ve öğretim imkanı bulmuş entelektüel ve akademisyenlerin birinci dayanakları üniversiteler olmuştur. Batı geleneğinde üniversitelerin siyasi ve dini bir kimlikten uzakta tamamen pazar ekonomisi şeklinde ortaya çıkmaları şehirlerin eğitim merkezleri haline gelmesini de mümkün kılmıştır. Akademilerin de üniversitelerin bulundukları yerlerde neşvünema bulmaları bu bakımdan mümkün olabilmiştir. Üniversitelerde ders vermek imkanı bulabilen akademisyenler derslerin dışında bir araya gelerek bilgi ve kanılarını tartışmak imkanlarını geliştirebilmişlerdir.

 

Üniversitelerin mecbur kıldığı düzenlemelerin dışında fikirlerini rahatça paylaşmak imkanı bulunan akademiler bilim insanları için bir soluk alma alanları haline dönüşmüştür. Bugünkü metodolojik dönüşümle beraber bilimsel keşiflerin kuluçka merkezlerinin bu kurumlar olduğu söylenebilir. Resmiyetten uzakta ve kendiliğinden gelişen bilim insanlarının bir araya gelme istidadı bilimi fiziken olduğu kadar ruhen de beslemekteydi. Kilise, şehir yönetimleri yahut soyluların baskılarına maruz kalmaksızın düşüncelerin paylaşılma imkanı bulunan bu yerler Avrupa’nın değişik yerlerinde ardı ardına görünmeye başlamalarıyla sonuçlandı. Akademilerin ortaya çıkmasında ve yaygınlık kazanmalarında kuşkusuz hümanizma ile de bir ilgisinin kurulması gerekir. 

 

Öyle ya da böyle bilginin akışına doğru seyir izleyen Batı ve Batı aklı köklerine dair bir dizi kaynağa ulaşma çabasında olmuştur. Sonrasında bunca gayret karşılıksız kalmamış eş zamanlı olarak temel metinlerin keşfedilmesi ve işlenmesi ile başka bir dönemin kapısı açılmıştır. Açılan kapılardan ilki hümanizmaya ait olandır. Batı’nın Yunan geleneğini kendine mehaz addetmesi hem doğal hem de makuldür hiç kuşkusuz. Batı aklı böylece kendine köken olabilecek parlak bir geçmişi keşfetmiştir. Çünkü parlak geçmiş içinde farklı, ahlaki ve işlevsel gelenekler barındırmaktaydı. Akademi işte bu işlevsel ve bilimi önceleyen, kıymetli hale getiren bir gelenekti. Eflatun’un akademi olarak adlandırılan ve gölgesinde öğrencilerine hakikati anlattığı ağaç bir metafor olarak ele alınabilir. Batı bu metaforu akıllıca kullanmasını bilmiş önce İtalya’da görünür olmaya başlayan akademi geleneği müdahalesiz ve özgür bir biçimde hakikatin keşfine ve müşahadesine delalet edecek bir kuruma dönüşmüştür. Böylece hem Batı’nın felsefi dönüşümüne kaynaklık edecek bir ortam inşa hem de Eflatuncu gelenek ihya edilmiştir.

 

Kurumsal anlamda ilk akademilerin İtalya’da kuruldukları görülüyor. Bilhassa zengin şehir ve zenginlerin bulunduğu, ticari hayatın sosyal yaşamı desteklediği bölgelerde akademilerin ortaya çıktıkları ifade edilebilir. Kayıtlara bakılırsa ilk modern akademinin 1440 gibi oldukça erken bir dönemde Firenze’de zamanın bilim ve sanat hamisi Cosimo de Medici tarafından desteklenerek ortaya çıkması mümkün olabilmiştir. Büyük Medici’nin hem Grek kültürüne, hem hümanizmaya hem de sanata dair ilgisi ve katkısı hemen herkesin malumudur. Zaten bu ilk akademiden sonra İtalya’nın ticaret bakımından hareketli şehirlerinde farklı konularda odaklanmış benzerlerinin açıldığına şahit olunmaktadır. Bunlara örnek olarak Venedik’te Senatör Federigo Badoer’in finansal açıdan desteklediği Accademia della Fama gösterilebilir. Akademilerin üniversitelerin de bulunduğu şehirlerde farklı fonksiyonlarla örgün eğitimin dışında bilim insanlarına başka ortamlar sağlaması önce işlevlerini sonra da ünlerini artırmış olmalıdır. Böylece 15.yüzyılın ardından neredeyse tüm İtalyan şehirlerinde benzerleri açılmıştır. İlk örnekleri Siena’da Accademia ole’ Fisiocritici, Padua’da Accademia degli Infiammati ile Accademia de’ Ricovrati, sonrasındaysa Napoli, Ferrara, Bologna ve burada sayılmasına gerek görülmeyen diğerleri izlediler.

 

16. yüzyıl İtalya’da olduğu kadar Avrupa’nın diğer bölgelerinde de bir bilimsel keşifler, büyük bilim insanları devri olduğu söylenmekte. Zira bu dönem Galileo, Toricelli, Riccioli, Lana ve Grimaldi gibi önemli bilim insanlarının bilimsel çalışmalara yön verdiği, Müslümanlardan alınan bilgi ve geleneğin yeni bir metot ve teknikle geliştirildiği zamana denk düşmektedir. Öyle olunca hukuk eğitiminin verildiği ve yerine göre tıp tahsilinin de olduğu üniversitelerin yanı sıra yeni tartışma mekanlarının ortaya çıkması zaten bir gereklilik halini almıştır. İtalya’da ortaya çıkan bu kurum Avrupa’nın diğer bölgelerine de sirayet etmiş başta Fransa, Almanya ve İngiltere de olmak üzere diğer ülkelerde de kurulmuşlardır. Akademi formunun farklı bir boyut kazanması 1662 tarihinde Londra’da kraliyetin himayesinde kurulan the Royal Society ile olmuştur. 1666’ta Académie des Sciences Fransa’da, 1770’te de Akademie der Wissenschaften Viyana’da teşekkül ettirilmiştir. Sonrasındaysa hemen her ülkede irili ufaklı akademiler ortaya çıkmıştır.

 

İlk örneklerinden itibaren akademiler ya bilim insanlarının kendi inisiyatifleri ile kurup yaşattıkları ya da yörenin zenginlerince desteklenen kurumlar olmuştur. Ancak formal bir çerçeve çizmediklerinden kendilerine üniversitelerden ayrı bir konum geliştirmişlerdir. Akademilere iştirak eden bilim adamlarının hareketlilikleri Batı dünyası için önemli bir beraberlik zihniyetine karşılık gelmelidir. İngiliz Edward Pococke, Francis Vernon, William Ford, Edward Bernard ve Edmund Halley olmak üzere diğer ülke bilim insanları akademileri dolaşarak kendi bulgularını paylaşmak ve yeni bilgi kaynaklarına erişmek, yeni kitaplar elde etmek için uğraş vermişlerdir. Bilim insanları arasındaki bu hareketlilik bilimsel alış verişe imkan tanımakta, yaygın ve etkili eleştiri mekanizmasına işlerlik kazandırmaktaydı. Böylelikle üniversiteye koşut olmasa da o nitelikteki bilim merkezleri Avrupa’da kurulmuş oldular. Bu türlü etkinlik ve hareketliliğin içine Müslümanların da dahil oldukları hatırlanmalıdır. Fas’ın İngiltere nezdindeki sefirlerinden Muhammed ibn Haddu 1682 yılında, Muhammed bin Ali Abgali 1726, Trablusgarp Dayısı’nın İngiltere’deki elçisi Kasım Ağa ise 1728 yılında İngiliz the Royal Society’sinin ilk Müslüman üyeleri olarak seçilmişlerdir.

 

Batı bu geleneği 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyıla değin yenilik ve değişikliklerle sürdürmüştür. Özgün bir biçimde bilim insanlarına tartışma olanağı sunmuştur. İmkanlar laboratuvar, sınıf, araç-gereç yanında yetişmiş insan gücü ve kütüphane gibi fiziki olanlarla sınırlı kalmamıştır. Bilim insanları ayrıca özgürlük, düşüncenin yayılabilmesini mümkün kılan basın yayın ve konferans gibi teşkilatlarla da desteklenme yoluna gidilmiştir. Uluslararası bir boyut kazanmasına özellikle ihtimam gösterilmiştir. Sağlanan burslarla da hareketlilikler mümkün kılınmıştır. Böylece her düşüncenin ve teklifin araştırılabilmesinin imkanları oluşturulmuştur. Diğer Batı kurumları gibi 16. yüzyılın akademileri de 20. yüzyılda değişime uğrayarak ileri teknolojik ve sosyal bilim araştırmalarının yapıldığı enstitüler ve araştırma merkezleri halini aldılar. Gelenek bir şekilde korunarak devletler, varlıklı kimseler ve vakıflar tarafından idari ve mali alanlarda akademileri desteklemeye özen gösterdiler. Bununla birlikte benzer alanlardaki muhtemel müdahalelerden de özenle kaçındılar. Max Planck Enstitüsü, the Royal Society, the Dumbarton Oaks, Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi [CERN], Fermilab, Trieste Uluslararası Teorik Fizik Merkezi, Smithsonian Enstitüsü, Fransa Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi [CNRS], Wellcome Vakfı ve burada adları anılmayan yüzlercesi ise bu çerçevede kurularak hizmet vermeye devam etmekteler.

 

Kıssadan hisse

 

Batı dışı dünya ile Batı ilişkisi, güç, dengeli bir biçimde sürdürüldüğünde dengeli seyreden bir sürece karşılık gelmekteydi. Ne zaman kuvvet, refah ve dolayısıyla başarı dengesi Batı lehine bozulmaya başladı ilişkinin dengeli biçimde sürdürülmesi de bozuldu. O zamandan sonra başarısızlığın sebepleri üzerinde tefekkür edilmeye başlandı. Böylece ıslahat düşüncesi ortaya çıktı. Islahat fikrinin işlenmesi neticesinde faydalı sonuçlar elde edilebilecekken değerlendirme mekanizmaları farklı şekilde çalışmaya başladı. Kümülatif bir değerlendirme yapılmaktan uzakta hataların parlak günlerde yapılagelenlerden uzaklaşılmasıy

Önceki İçerikDiyanet mi, cemaatler mi?
Sonraki İçerikKasım Süleymani’nin tuhaf temasları